Özelleştirme nedir?

Özelleştirme nedir?

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesiyle yeniden gündeme gelen özelleştirme nedir?

ÖZELLEŞTİRME NEDİR?

Milli ekonomi içerisinde, kamunun rolünün asgariye indirilmesi veya tamamen kaldırılmasıdır. Bu anlamıyla özelleştirme sadece kamu kuruluşlarının elden çıkarılması değil, piyasanın tam anlamıyla serbest piyasa koşullarına uygun hale getirilmesi, devletin elini ekonomiden neredeyse tamamen çekmesidir

Devlet, işletmeleri kurarken, inşa işleri, en elverişli koşullarla özel tekellere verilir. Kurulduktan sonra bu işletmeler genel olarak en ucuz fiyatla en büyük tekellere kiralanarak ya da en düşük fiyatla bu tekellere satılarak sömürü devam edip gider. Eğer devlet, özel işletmeleri ulusallaştırırsa bu kapitalistlerin çıkarına yapılır. İşletmelerin eski sahiplerine genel olarak ulusallaştırılan işletmenin değeri üzerinde bir ödeme yapılır; bunlar en büyük tekeller yararına işletilirler. Böylece, her iki halde de devlet, kapitalistlerin lehine müdahalede bulunur.

ÖZELLEŞTİRMENİN SONUÇLARI

1986 yılında başlayan Türkiye’nin özelleştirme serüveninde, bilinçli politikalarla zarar ettirilen kamu işletmelerinin adım adım tasfiye edildiği, özelleştirmenin temel hedefinin kamusal üretimi yok etmek, özelleştirme üzerinden yerli ve yabancı sermaye için yeni kâr alanları açmak olduğu görülüyor. Kamu işletmeleri zarar ediyor yalanıyla yola çıkanlar, en çok kâr edenleri ilk önce sattılar. Kamuya ait üretim tesisleri yok pahasına özelleştirilirken, çoğunun binaları yıkıldı, makineler hurdacıya gitti. Başta TEKEL fabrikaları olmak üzere, çok sayıda fabrikanın arsasına ya alışveriş merkezi yapıldı ya da daha yüksek rant geliri elde edilecek şekilde değerlendirildi.

Yıllarca özelleştirmelerden büyük gelirler elde edileceği, bu gelirlerin yatırım için kullanılacağı iddia edilmesine rağmen, özelleştirmelerin bırakalım yeni gelir kaynakları yaratmayı, sonuçları itibariyle ciddi gelir kaybına yol açtığı görülüyor. Yüksek kârlar elde eden kurumların özelleştirilmesi nedeniyle kamu, milyarlarca dolar gelir ve vergi kaybına uğrarken, özelleştirme politikalarının toplumun bugününe ve geleceğine maliyetinin çok daha ağır olduğunu anlaşılıyor. Bugüne kadar yapılan özelleştirmeler nedeniyle bütçeye girmeyen gelir, halka daha fazla vergi yükü, daha fazla zam ve daha az kamu hizmeti olarak yansıyor.

Devletin imkanları kullanılarak sermayeye kolaylık sağlayan “özelleştirme”ler, sürekli vurgulanan “yerlilik ve millilik” kriterini çürütürken hizmetlerin, halk için kamu hizmeti olmaktan çıkıp “her şey paran kadar”a dönüşmesini sağladı.

Türkiye’de özelleştirmelerin en yoğun yaşandığı dönemin 2002 sonrası olması tesadüf değil. 2001 krizi fırsata dönüştürülerek Dünya Bankası’nda görevli Kemal Derviş Türkiye’ye getirilerek ekonomiden sorumlu bakan yapıldı. Derviş, “15 günde 15 yasa” sloganıyla, birçok alanın piyasa koşullarına göre yeniden düzenlenmesini sağladı. Ayrıca, çalışma biçimlerini esnekleştiren, emek sürecini bütünüyle sermayenin insafına terk eden yasal düzenlemelerin temeli de yine onun döneminde atıldı. Derviş’in uygulayıcısı olduğu ekonomi politikaları sayesinde, gerçek ücretler düştü, işsizlik arttı, sosyal harcamalar daha da kısıldı. Böylece Türkiye, tamamen neoliberal politikaların hakimiyeti altına girdi.

1986 yılından bugüne kadar yapılan özelleştirmelerden elde edilen gelir 68 milyar dolar iken, bu rakamın yüzde 87’si (59.2 milyar TL) tek başına 2001 krizinden sonra iktidara gelen AKP döneminde yapıldı.

AKP iktidarı döneminde satılan kamu varlıkları şöyle;

– 94 kuruluşta bulunan kamu payları (halka arz ve İMKB’de hisse satışı yoluyla)
– 10 liman
– 81 elektrik santrali
– 40 Tesis/işletme
– 3 bin 483 taşınmaz
– 3 gemi
– 36 maden Sahası
– Araç Muayene Hizmetleri

Halka daha fazla vergi yükü, daha fazla zam ve daha az kamu hizmeti olarak yansıyan özelleştirmeler işçilerin çalışma koşullarının da kötüleşmesini beraberinde getirdi. Kamu işletmelerinde çalışan işçilerin özelleştirme ile birlikte kapanan fabrikalar nedeniyle işten çıkarılmaları, kapanan fabrikaların istihdamı azaltmasıyla birlikte güvencesiz çalışma koşullarını artırdı. Kapanan fabrikalar ulaşımdan hayvancılığa, tarıma kadar pek çok yan sektörü de etkiledi.

Büyük madenci yürüyüşünün zam talebinin yanında bir diğer nedeni de işçilerin özelleştirmelere karşı olmalarıydı. Türkiye’nin kağıt ihtiyacını karşılayan SEKA fabrikasının kapatılıp arazisinin belediyeye devredilmesi kararından sonra işçilerin iki aya yakın süren bir direniş başlatmaları, "Telekom halkındır satılamaz", "Özelleştirme güzelleştir", "Hükümet şaşırma sabrımızı taşırma" sloganları ile yapılan Telekom özelleştirmesine karşı eylemler, TÜPRAŞ ve PETKİM’in özelleştirilmesine karşı eylemler, TEKEL’in özelleştirilmesine karşı yapılan 78 günlük direniş, işçilerin özelleştirmeye karşı yaptıkları eylemlerden sadece öne çıkanları.

ŞEKER FABRİKALARININ ÖZELLEŞTİRİLMELERİ

Türkiye’deki 33 şeker fabrikasından 25’i devlete aittir. Devlete bağlı Türkşeker bünyesindeki bu fabrikalardan 14’ü 20 Şubat 2018’de “zarar ettiği” gerekçesiyle özelleştirme ihalesine çıkarıldı.

Zarar ettiği gerekçesiyle özelleştirme yoluna gidilen bu fabrikaların neden zarar ettiği sorgulanmadan özelleştirilmesi bunun sadece bir bahane olmasının bir tarafıyken aslında bu fabrikaların zarar etmediği, zarar “ettirildiği” hatta kağıt üzerinde türlü numaralarla zarar ediyormuş gibi gösterilmeye çalışılması işin başka bir boyutu.

Türkşeker’in kamuoyuna açıklanan en son 2016 yılı faaliyet raporunda, 25 şeker fabrikasının 28,2 milyon TL, şeker enstitüsünün de 2,7 milyon TL olmak üzere toplamda 31,9 milyon TL zarar ettiği belirtilmektedir. Bu zararda çalıştırılmayan Ağrı, Alpullu (Kırklareli), Çarşamba (Samsun) ve Susurluk (Balıkesir) fabrikalarının payı çok büyük ve toplam 90,5 milyon TL’dir.

Çalıştırılmayan bu 4 fabrika hesabın dışında tutulduğunda şeker enstitüsü dahil 21 fabrikanın kârı 103,3 milyon TL, zararı ise 44,7 milyon TL’dir. Sonuçta, sadece çalışan fabrikalar ve şeker enstitüsü üzerinden yapılan hesapta Türkşeker’e ait şeker fabrikaları 2016 yılında 58,6 milyon TL kâr etmiştir, zarar değil!

Sorun Ağrı, Alpullu, Çarşamba ve Susurluk fabrikalarının çalıştırılmamasıdır. Nedeni konusunda küçük bir araştırma yapıldığında, bu fabrikalar için çiftçimizin yeterli miktarda şeker pancarı üretmediği/ürettirilmediği sonucuna kolaylıkla ulaşılabilir. Buradan da şeker fabrikalarının zarar etmesinin kökeninde tarım politikalarındaki yetersizlikler net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Bu veriler çerçevesinde şeker fabrikalarımızın gerçekte zarar etmeyecekleri, buna karşın mevcut politikalarla zarar ettirildikleri açıkça görülmelidir.

Türkşeker’e ait fabrikaların sorunu, üretim kısıtlaması ve buna bağlı hammadde yetersizliğidir. Bunu aşmanın yolu da çiftçiyi üretime yönlendirecek tarım politikasının tesis edilmesi ile pancardan şeker üretiminin önündeki engellerin kaldırılması olmalıdır.
Sorunu çözmek yerine şeker fabrikalarını özelleştirmek, birçok fabrikanın kapatılması ve pancar şekerinin yerini nişasta bazlı şekerin alması anlamına gelecektir ki bu da toplum sağlığı açısından çok daha vahim bir konudur.

Türkşeker'e ait 25 şeker fabrikası ve şeker enstitüsü toplamda 32 milyon lira zarar ettiği halde, Türkşeker AŞ’nin toplam zararı 76 milyon lira olarak gözüküyor. Bunun nedenine bakıldığında ise kağıt üzerinde inanılmaz bir oyun oynandığı ortaya çıkıyor. Zira 76 milyon liralık zarar içinde en büyük pay, 31 milyon lira ile Türkşeker AŞ’nin kendisine ait arazi, bina yani mülklerinin özelleştirme yüksek kuruluna devredilmesi var. Bir devletin kurumundan, devletin bir başka kurumuna geçiş zarar mı yazılır? Yani kağıt üzerinden nereden zarar ettiririz diye uğraşılıyor. Bir diğer konu ise şeker enstitüsü için 2.7 milyon lira zarar yazılması. Milli Eğitim Bakanlığı kendi öğretmenine maaş ödediği için, Tarım Bakanlığı kendi personeline maaş ödediği için zarar mı yazılıyor? Ama Türkşeker’de zorla zarar göstermek için bu yapılıyor.

Şeker fabrikalarının kapatılması Türkiye’de şekerin Amerikan şirketi Cargill’in tekeline geçmesine ve nişasta bazlı şeker kullanımının artmasına neden olacak. Yani şeker fabrikalarının kapatılması aynı zamanda bir halk sağlığı sorununa da dönüşüyor.

Mısır şurubundan üretilen NBŞ sindirilmeden kana karıştığı için karaciğerde yağlanmaya neden oluyor. İnsülin salgılatmadığı için tokluk hissi hormonunu uyarmadığı ve aşırı yemeye neden olduğu, NBŞ ürünlerinde tüketilen yüksek fruktozun obeziteye kapı araladığı, çocuklarda yeme bozukluğu yarattığı biliniyor.

Cargill firması bu yılın başında AKP hükümetine ülkedeki şeker fabrikalarının neden özelleştirilmesi gerektiğini, pancar yerine Nişasta Bazlı Şeker üretiminin neden daha verimli olduğunu içeren bir rapor sunmuştu. Ülke çapında şeker fabrikalarının özelleştirilmesine karşı toplanan 1 buçuk milyon imza bir Cargill raporu etmedi.

YERLİ KAYNAKLARIN ÖZELLEŞTİRİLMESİNE NEDEN KARŞI ÇIKMALIYIZ?

Dünyada kendine antiemperyalist diyen her kesim ülkesinin kaynaklarının emperyalist devletlerce yağmalanmasına ve satılmasına karşı çıkmalıdır çünkü yerli ve milli kaynaklar belli bir zümreye ait değildir, bu kaynaklar kamunun malıdır ve ülkedeki herkesin ekonomik refahını garanti altına almak için kullanılmalıdır.

Çocuklarımızın NBŞ’ye daha fazla maruz kalmamaları ve onlara daha sağlıklı bir gelecek bırakmak  ve pancar tohumunun tarlaya ekilmesinden, yetiştirilip toplanmasına, fabrikaya taşınıp işlenmesinden torbalanıp markete gelince kadar her aşaması istihdam ve ekonomik katkı sağlıyor. Bu yönüyle de kırsal kalkınmanın ve sanayileşmenin önemli rolü var, buralarda çalışan yüz binlerce işçinin işsiz kalmaması için şeker fabrikalarının özelleştirmesine karşı çıkmalıyız.

www.evrensel.net
ETİKETLER özelleştirme