Kanser hastalığı ve halk düşmanlığı

Kanser hastalığı ve halk düşmanlığı

Kanser ülkenin dört bir yanında ürkütücü bir hızla artıyor. Gerçeği kamuoyuyla paylaşan bilim insanlarının başlarına ise türlü işler geliyor

Özer AKDEMİR

Öğle saatlerinde tren garının karşısındaki durakta otobüsten indiğimizde Kayseri kent merkezi ılık bir bahar güneşi altındaydı. Dümdüz ilerleyen geniş caddeden Erciyes’in karlarla kaplı doruğu görünüyordu. Kar tutmayan kayalıkları olmasa dağı gökyüzünden ayırmanız çok zordu. Kent merkezine kadar inmiş ince bir pusun ardına gizlenmeye çalışan Erciyes’in başında birkaç beyaz bulut dolaşıyordu.

Gardan Düvenönü Meydanı’na giden Hastane Caddesi’nde her zamanki gibi yoğun bir trafik vardı. Trafik, Kayseri Devlet Hastanesi önünde biraz daha artıyordu. Hastanenin önü yine ana baba günüydü.

Onkoloji servisinin yer aldığı ek binanın giriş kapısındaki duvarın dibine 50-55 yaşlarında bir adam iki büklüm çökmüştü. Uzun krem rengi pardösülü, siyah eşarplı bir kadın vardı yanında. Kadın, başını kolları ile kapatmaya, belki de ağladığını gizlemeye çalışan adama doğru eğilmiş kısık seslerle bir şeyler mırıldanıyor, koluna girerek onu yerden kaldırmaya uğraşıyordu. Kapı önündeki bu ilginç sahne gelip geçenlerin dikkatini çekse de, biraz meraklı, çoğunlukla acıyan anlık bakışların ötesinde kimse yanlarına gidip sorunun ne olduğunu sormadı.

Bu manzara benzeri görüntüler, her gün defalarca yaşanıyordu belli ki. Burası hastanenin en yoğun servislerinden birisinin, kanser bölümünün girişiydi. Her gün yüzlerce kanser şüphelisi, tedavi gören hasta ya da hasta yakını girip çıkıyordu bu kapıdan.  

Onkoloji servisinin içinde, muayene odalarının, kan alma ünitelerinin ve laboratuvarların bulunduğu bölümdeki koridorda ağır bir ilaç ve nefes kokusu vardı. Koridorun iki yanına sıralanmış koltuklarda oturanlar, ayakta dikilenler, ellerinde dosyaları, ilaç tüpleri, serum şişeleri ile birbirine çarpmamaya dikkat ederek gelip geçenlerle doluydu içerisi.

Dökülen saçlarını bir şapka, eşarp ya da bere ile kapatmış, benizleri soluk, ağızlarında alelade bir bez maske ile kederli bakışlarını ayak uçlarına dikip oturan kanser hastaları hemen belli oluyordu. Yanı başlarında, genelde hastalardan yer kalmadığı için ayakta dikilen yakınlarındaki hüzün onlardan daha az değildi.

*

Birkaç yıl önce, Ege Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ali Osman Karababa’ya kanser istatistiklerine internet üzerinden ulaşılamadığını, Bakanlığın da bu bilgileri gazetecilere vermediğini belirterek, “Siz de vardır herhalde?” diye sormuştum. Acı acı gülen hoca bu bilgilerin kendilerine de verilmediğini söylemişti. Sağlık Bakanlığı bir üniversitenin halk sağlığı bölümüyle bile kanser istatistiklerini paylaşmıyordu! Ali Osman Hoca’yla “Durum sanılandan çok daha kötü demek ki” yorumunda birleşmiştik o gün.

Fotoğraf: Özer Akdemir / EVRENSEL

**

Kanser hastalığının ülkenin dört bir yanında artan oranları ile ilgili gerçekleri bir şekilde basına, kamuoyuna anlatan cesur bilim insanlarının başlarına gelenler ülkenin son yıllarda nasıl bir cendere altında tutulduğunu da ortaya koyuyor.

Aydın’daki kanserlerin birkaç yıl içerisinde korkunç bir orana yükseldiğini, bunun en önemli nedeninin kenti adeta bir çember gibi kuşatan jeotermal santralleri ve diğer çevresel faktörler olduğunu yazan, anlatan Aydın Tabip Odası Eski Başkanı Dr. Metin Aydın daha bir ay önce sürgün edildi.

Kocaeli Dilovası’daki sanayi kirliliğinin, anne karnındaki bebeklere bile etki ettiğini ortaya çıkaran Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun yaşadığı süreç ve halen cezaevinde oluşu bu baskıların ne reddeye ulaştığının bir başka örneği idi.

Edirne’de bir basın toplantısında, simsiyah akan Ergene’nin kirliliği, bu nehrin suyu ile sulanan pirinçler ve kanser hastalığını aynı cümle içinde kullanan Dr. Dilek Tucer ertesi gün Edirne Valisi tarafından görevden alınmıştı. Vali, doktorun açıklamalarının bilimsel temeli olmadığı için görevden alındığını söylüyordu. Oysa, valinin istediği bilimsel kanıt tam o sıralarda Sağlık Bakanlığının elinde idi.

Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Bülent Şık Ergene Nehri Havzasında bulunan kanserojen (kanser yapıcı) kimyasalları tespit etmek amacıyla 2011-2016 yılları arasında yapılan kapsamlı bir araştırmada görev yapmıştı. Yaklaşık 5-10 milyon nüfusu kapsayan bir alanda yapılan araştırma, dünyanın sayılı halk sağlığı çalışmaları arasında gösteriliyordu. Binlerce yerleşim bölgesinden toprak, su, gıda, hava, akarsu ve deniz suyu gibi örneklerin analizi sonucu ciddi bir kimyasal, hatta radyoaktif kirlenme olduğunun tespit edildiği araştırma Bülent Şık’ın son işi oldu! 2015’te tamamlanan projede elde edilen verilerin yazımı aşamasında Dr. Şık, “Barış Bildiri”sine imza attığı gerekçesiyle önce açığa alındı, ardından KHK ile ihraç edildi. Sadece sularla ilgili özet raporu bile 200 sayfa olan bu araştırmada elde edilen tüm veriler ise bugün tam anlamıyla bir “sır”! Bu verilerin akıbetini soran CHP milletvekillerine bakanlık böyle bir çalışmanın olmadığı yanıtını veriyor. Şık’a göre, Sağlık Bakanlığı milyonlarca insanın sağlığını ilgilendiren bu son derece vahim sonuçları halktan gizliyor!

***

Bilim insanları, günümüzde kanser hastalığının bu kadar artmasının nedenlerinin en başta çevresel faktörlerde aranması gerektiğini dile getiriyorlar. Toplum sağlığının korunmasından sorumlu olan siyasi iktidarın kurumları ise bu gerçeğe işaret eden bilimsel raporları, istatistiki verileri gizliyor, bunları açıklayan bilim insanlarını, doktorları cezalandırıyor!

Üç gün daha fazla iktidarda kalabilmek, üç yandaşına daha çok kaynak akıtabilmek adına halkın kanserlerle boğuşmasına zemin hazırlayan, göz yuman, gerçekleri gizleyenler, bir kanser hastası yakını olarak iki elimiz yakanızda bilesiniz. Ve bu halk düşmanlığınızın hesabını elbette vereceksiniz!

Son Düzenlenme Tarihi: 15 Nisan 2018 14:32
www.evrensel.net
ETİKETLER kanser