Afrin, ‘kuruluş miti’ ve ‘nüfus mühendisliği’

Afrin, ‘kuruluş miti’ ve ‘nüfus mühendisliği’

Sezin Öney: Türkiye’de ‘Dr Jekyll-Mr Hyde’ tarzı, 'bir bedende iki ruh' şeklinde bir sistem oluştu.

Sezin ÖNEY

Türkiye, artık “eski Türkiye” değil belki; ama “yeni Türkiye” de değil. 16 Nisan 2017 anayasa değişikliği referandumu ve öncesinde-ertesinde gelen yasal değişikliklerle, “‘Dr Jekyll-Mr Hyde’ tarzı, bir bedende iki ruh” şeklinde bir sistem oluştu. Türkiye Büyük Millet Meclisinin giderek artan ölçüde devre dışı bırakıldığı; buna karşılık, “Başkanlığın” da meşruiyetini, Meclisi tamamen aşacak biçimde sağlayamadığı “iki arada bir derede” dönem yaşıyoruz.

Tam da, bu “geçemeyen geçiş sürecinde”, “Zeytin Dalı Harekatı”, başkanlık sistemine doğru bir “dönüm noktası” oluşturacak biçimde kurgulanmaya çalışıldı. Diğer bir deyişle, bu harekâtın hedefleri arasında muhakkak ki, güvenlik konuları ötesinde, “siyasi amaçlar” da vardı. Bu siyasi amaç da, başkanlık sistemi için bir “kuruluş miti” yaratmak ve sistemin köklerini iyice derinlere doğru salmasını sağlamak olarak biçimlendirilmişti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “metal yorgunluğunun Afrin ile aşıldığı” sözleri de, işin politik boyutuna net ve açık biçimde işaret ediyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Samsun’daki Adalet ve Kalkınma Partisi Kongresi’nde söylediği şu sözleri anımsayalım:
“Suriye’ye kaçtılar yine kovaladık. Fırat Kalkanı Harekatı ile kovaladık. Afrin’de kovaladık. Artık metal yorgunluğu yok. Afrin ile beraber şimdi diriliş hareketi yeniden başladı”. Bu sözlerin siyasi mesajı ötesinde, sarf edildikleri yer de çok önemliydi: Samsun, Kurtuluş Savaşı’nın başladığı kent; burada söylenen bu sözlerle, “Afrin sembolizmi”, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet tarihine birden göndermelerle, “düşmanlara karşı gerçekleştirilen direniş”, “yeni bir Çanakkale Zaferi” olarak tasavvur edilmeye çalışılıyordu.

Erdoğan, Zeytin Dalı Harekatı ilk haftasını doldururken de şöyle konuşmuştu:
“Zeytin Dalı Operasyonumuzu hedeflerine ulaşana kadar sürdüreceğiz. Ardından Mümbiç’i, bize söz verildiği şekilde teröristlerden arındıracağız. Kimse bundan rahatsız olmasın çünkü Mümbiç’in gerçek sahipleri bu teröristler değil oradaki Arap kardeşlerimizdir. Sonra da Irak sınırına kadar, hiçbir terörist bırakmayana kadar bu mücadelemizi devam ettireceğiz. Her kim terörizme karşı ise kendisini bu mücadelede bizim yanımızda olmalarını isteriz. Düğüne gider gibi cepheye koşan bir milletiz. Mehmetlerimiz ne diyorlardı? ‘Afrin’e düğüne gidiyorum.’ Ne diyorlardı; ‘kızıl elmaya’”.

Tabii, bu sözleri, Başbakan Binali Yıldırım (ve diğer kabine üyelerinin de aşağı yukarı aynı biçimde yinelediği); “Fırat Kalkanı Harekatı’yla oluşturduğumuz güvenli bölgeler gibi Afrin’de de teröristleri temizleyip Afrin’i asıl sahiplerine, Araplara, Kürtlere, Türkmenlere, zulüm gören kardeşlerimize teslim edeceğiz” açıklaması ile beraber okumak gerek.

İdlib’den başlayıp Menbiç’e ve ötesine; Türkiye’nin Suriye’den Irak’a doğru uzanan sınır hattının, Suriye’den “içerilere” doğru çekilmesi olarak tanımlayabileceğimiz “Kızılelma” hedefi, bölge nüfusunun da yeniden şekillendirilmesini öngörüyor belli ki. “Fetih” bölgesinin de, “İslamcı” bir yönetim tarafından idare edilen sünni bir nüfusa sahip olması planlanıyor.

Suriye Savaşı, bundan yaklaşık sekiz yıl önce başlarken, Ankara’nın politikalarını şekillendiren bakış açısına, zaten “Osmanlı’dan kalan mirasımız-haklı payımız” düşüncesi damgasını vuruyordu. O dönem başbakan olan Erdoğan’ın 2012’deki sözlerini anımsayalım:
“İnşallah biz en kısa zamanda Şam’a gidecek, oradaki kardeşlerimizle muhabbetle kucaklaşacağız. O gün de yakın. İnşallah Selahaddin Eyyubi’nin kabri başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazımızı da kılacağız.”

O günden bu yana, Suriye Savaşı’na, Ankara tarafından, hep Türkiye’nin pay kazanacağı bir “ganimet mücadelesi” gözüyle bakıldı. Bu yaklaşımla da Türkiye, kumar masasından muhakkak kazanarak kalmak ve Suriye içine doğru “haklı mirası olan topraklardan alarak” genişleme arzusunda oldu.

Önce İdlib, sonra da Afrin, bu “genişleme”, sınırları değiştirme ülküsünün tezahürleri; “fetih topraklarını” elde tutmanın da yöntemi, “sadık” addedilen kitleleri, bu bölgelere yerleştirmek. 19. yüzyıl ve kısmen de 20. yüzyılın ilk yarısına ait gibi duran naftalinli “masa başında zorunlu demografik harekat planlamaları”, 21. yüzyılın bu ilk çeyreğinde de, ne yazık ki karşımıza çıkıyor. Tarihe bakınca, bu tip nüfus mühendisliklerinin çok trajik sonuçlara yol açtığı ve “insani maliyetinin” çok ağır olduğu açıkça ortada: İstisnai bir örnek de yok.

Suriye Savaşı, dünyanın yüzleşmek yerine sırtını dönmeyi seçtiği bir “büyük felaket” olarak uzayıp gideceğe benziyor. Bunun da en büyük sebebi, ABD, Rusya, İran, Türkiye gibi müdahil bölgesel ve dünya ölçeğindeki güçlerin, Suriye üzerinde kurulu savaş masasından kendileri için en büyük payı almadan kalkmak istememeleri. Bu taraflardan, ABD’nin sağı solu belli olmayan Donald Trump yönetimi, Suriye’den çekilebileceğinin sinyalini verdi. Her ne kadar Pentagon bu görüşü paylaşmasa da, ABD’nin Ortadoğu’dan çekilerek Asya’ya odaklanma hedefi, sadece (aslında kendine has bir ideolojisi veya siyasi çizgisi olmayan) Trump’a özgü bir düşünce de değil. Suriye Savaşı’na müdahilliğin, Rusya’da kamuoyunda fazla popüleriteye sahip olmadığını da biliyoruz: Suriye, Rusya’dan çok Putin’in savaşı. Bahsettiğimiz bu dört güç arasında, Suriye’ye doğrudan komşu olan sadece Türkiye. Dolayısıyla, nüfus mühendislikleri ve ötesinde, “fetihçi” politikaların yarattığı sorunlarla er geç yüzleşmek zorunda kalacak başlıca adres de bizleriz; bu ülkenin vatandaşları yani.

Fotoğraf: pixabay.com

Son Düzenlenme Tarihi: 07 Nisan 2018 23:23
www.evrensel.net