Durmuş’un düşü

Durmuş’un düşü

Üç yıl önce birdenbire haberi duyuldu Çekerek Irmağı’nın başına geleceklerin. Üç HES yapılacaktı ırmağın boylarına.

Özer AKDEMİR

Akşam güneşi ırmağın turkuaz sularına vurduğunda dallarını suya eğmiş bir söğüdün altında elini yüzünü yıkadı Durmuş. Tarlanın tozu üzerindeydi daha. Dağın ötesinden esen hafif yel bile içini ürpertiyordu. Pancar tarlasında gün boyu yaptığı çapanın teri kurumamıştı alnında. Hiç acele etmeden suyun yanağına vuran güneşin nefti ışıklarına bakarak elini, yüzünü, boynunu yıkadı. Önünde nazlı nazlı akan ırmağa baktıkça, çocuk olmadığına hayıflandı yine. Bütün giysilerini bir çalı dibine bırakıp kendini suların kollarına atmak ne de güzel olurdu. Anadan üryan, umarsız, çocuk coşkusunu doyasıya yaşamak… 

Şimdiki çocukların bunu yapmamasına şaşırıyordu. Gerçi su eskisi kadar temiz değil diyorlardı. Tarlalara atılan ilacın, gübrenin, ırmak boyunca sıralanan mandıraların suları kirlettiğini söylüyordu köydeki herkes ama kendisi bunu gözleriyle görmüş değildi. O yüzden kim ne derse desin, ırmağa her inişinde önünde şarkılar söyleyerek akan sudan avuç avuç içerdi. 

Her gün, akşam ezanı okunmadan hemen önce az ötedeki tarlasından yürüyüp gelir, ırmağın kıyısında oturur, düşlere dalardı Durmuş. Bu onun için günün en güzel anlarıydı. Irmağın sesleri arasında düşlere dalmanın tadını hiçbir şeyde bulamazdı. Sadece, pala bıyıklarını kızılına batırarak bardaklarca şarap içtiğinde böylesi bir esriklik hissederdi. Bazen de bağlamanın bam telinden girip “Yine dertli dertli inliyorsun” diye çıktığında, sazın teknesini bağrına dayadığında, parmakları tellere, mızraba alışkın alışkın dokunduğunda, tıpkı ırmağın kenarında gördüğü, kurduğu düşlerde olduğu gibi yitip giderdi bir yerlere. Nereydi orası, neden bu dünyaya benzemiyordu, neden sonsuz bir haz içinde kendisini sarıp sarmalayıp, ter içinde yeniden dünyaya, ırmağın kıyıcığına atıyordu, bilemiyordu. Neden orda kalmasına izin verilmiyordu, anlamıyordu. O bu düşü görmekten bıkmıyordu, usanmıyordu. Aslında o bu düşün içinde yaşıyordu. Her şey bu düşün içindeydi. Uyanıp evine varması, çoluğu çocuğu karısı, gün gece didinip uğraştığı pancar tarlası düşün bir parçasıydı. Dünya bir düştü Durmuş’a göre, herkesin bir gün uyanacağı bir düş...

Sonra aylar geçti. Irmağın kıyısındaki düşlerine hüzün bulaşmıştı Durmuş’un. Köylüleri de ondan aşağı değildi. Bütün köy suskun, çaresiz, bıçkın bir kederin ortasına pat diye düşmüştü. 

Üç yıl önce birdenbire haberi duyuldu Çekerek Irmağı’nın başına geleceklerin. Üç HES yapılacaktı ırmağın boylarına. Reis denilen bir şirket, bütün ırmağın tapusunu almıştı. Arkası kuvvetliydi. Ne bir soran oldu, ne bir toplantı yapıldı köylerde. Tarlasını satmayanın çekip elinden alındı üç kuruşa. Çekerek boyundaki köylülerin bit kadar değeri yoktu demek ki! Irmağın can verdiği 116 köy, otuz bin dönüm tarla bir Reis’e feda edilmişti. 

“Hukuk” dedi İstanbul’daki bir köylüleri. “Hukuk buna kesin dur der. Irmak olmazsa on binlerce insan ne yer ne içer!” Davayı bu gönül rahatlığıyla açtılar. İmece usulü ucu ucuna denkleştirip yatırdılar mahkeme masraflarını. On binlerce köylüyü bir kalem de silemezdi ya hükümet. Nitekim kazanıldı davalar. Şirketin çalışmaları durdu, “Planı tekrar gözden geçireceğiz” diye çektiler iş makinelerini ırmağın kıyısından. 

Sonra, dalga geçer gibi, “Hukuk da neymiş, bu memleketin tapusu benim” der gibi, üç HES’in yerine sekiz tane yapacağını söyleyerek geri döndü şirket! Bir değil, iki değil, üç değil! Sekiz tane HES yapılacaktı Çekerek’e! Zile ve Aydıncık köylülerinin ortasına kara bir duman işte o gün gelip çöreklendi!

Çekerek’e sekiz HES demek, ırmağın sekiz yerinden hançerlenmesi, domdom kurşunuyla vurulması, beton dökerek boğulmasıydı. Şenliğine gem vurulacaktı suyun. Sekiz yerden yaralanıp, ölü bir su olarak yatağına atılacaktı. İşte buna razı gelmezdi köylüler. “Irmağın bekçisiyiz” diyerek yollara döküldüler. Şirket şantiyesine yürüdüler. Karşılarına jandarma dikildi, polis, kaymakam, vali... Hepsi şirketin yanında saf tutmuş gibi kaş çattılar köylülere, parmak salladılar. Olmadı gaz sıktılar gözlerine, bileklerine plastik kelepçeler takıp, sırtlarını coplarla dağladılar. 

Yaşamak, suyu yaşatmak isteyenler bir anda “terörist-Alevi-Kızılbaş” oldu. Hep ötekiydiler zaten yüzyıllardır! Hep tedirgin, ürkek, ama ödünsüz yaşamayı seçtiler. İşte bu yüzden ırmağı da yaşamları kadar inançlarının gereği olarak korumaya giriştiler. 

** 

O gün tarladaki işini gün ikindiye devrilirken bıraktı Durmuş. Gece yola çıkacaktı, hazırlanması gerekiyordu. Irmağın kıyısına vardı yine. Dibine oturup akışına baktı. İçi yandı, dağlandı! Turkuaz renkli sular yoktu artık! Bir avuç kalmıştı su, çamur gibi akıyordu! Ölüydü sanki, ne sesi, ne neşesi kalmıştı. Yine de avucuna aldı, bir yudum içti. Yüzü buruştu, içi döndü tadından. 

İki damla yaş akıttı ırmağa, kalkmadan önce. Her gün, bitmeyen umudun, inancın, öfkenin ve acının gözyaşlarıyla mayalıyordu artık, Çekerek Irmağı’nı. 

*** 

Ertesi gün öğleyin, Eskişehir’de bir otelin bodrum katındaki toplantıdan, İstanbul’daki kızına mesaj yazdı Durmuş. Dedi ki; “Ne çok varmış bizim gibi. Her yerinden gelmişler memleketin. Ekmek arası bir dilim peynir, bir dal yeşil biberle tüm gün konuştular konuştular... Ne dediler hepsini anlamadım ama bizim gibi ırmağın, dağın, ovanın, kurdun-kuşun-ağacın hakkını nasıl arayacakları tartıştılar. Umudum büyüdü, gözlerim dolu dolu oldu, kızım”. 

Akşam olurken salondan yüzünde gülücüklerle çıktı Durmuş. Çekerek Irmağı’na o gün akıtamadığı gözyaşlarını Porsuk Çayı’na dökmek için yürüdü.  

Son Düzenlenme Tarihi: 01 Nisan 2018 09:16
www.evrensel.net