‘Yüzleşme’ kişisel  ve toplumsal  bir direniştir

‘Yüzleşme’ kişisel ve toplumsal bir direniştir

Oya Öznur, Ankara Katliamı sürecinde yaşananları anlatan An Kara romanının yazarı N. Cemal ile kitabı hakkında konuştu.

Oya ÖZNUR

Ankara Katliamı sürecinde yaşadıklarımızın bir aynadan yansıması, travmalar matruşkasıyla yüzleşmemiz ve insanın insanı sağaltmasına dair bir roman An Kara... h2o kitap tarafından Aralık 2017’de yayımlandı. Romanın Yazarı N. Cemal ile kitabı hakkında konuştuk.

An Kara’yı yazmaya nasıl ve ne zaman başladın? 
Pablo Picasso, İspanya iç savaşını anlatan “Guernica” adlı tablosunu 1937’de yapmış. Bugün Guernica’ya baktığımızda, paramparça bedenleri gördüğümüzde, Roboskî de dâhil olmak üzere insan eliyle işlenmiş birçok felaketi yansıtabildiğini görebiliriz. John Berger “Sanatla Direniş” adlı kitabında resme dair bir önermede bulunuyor: “Bugün, var olanı resmetmeye çalışmak umudu teşvik eden bir direniş eylemidir” diyor. 10 Ekim 2015’te Ankara Katliamı’nı yaşadık. 11 Ekim’de Ankara’da kalıp, Sıhhiye Meydanı’nda ilk anmamızı gerçekleştirdik. Bir gün sonrasında ise 12 Ekim’de İstanbul’a dönüp, cenazelerimizin kaldırılışına eşlik ettik. İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi önünde yapılan anmaya katıldık ve ardından da Dicle Deli’nin cenazesini kaldırmak için yürüyüşe geçtik. İşte o gün “An Kara” kabataslak da olsa kafamda belirdi. Dicle’nin cenazesinin kaldırılacağı caminin karşısında bulunan bir evin çatısına çıkıp fotoğraflar çekiyor, kalabalıktaki acı-öfke-kararlılık gibi duygu yoğunluklarını gözlemliyordum. Ankara Katliamı bir film şeridi gibi gözlerimin önünden defalarca akıyor, akıyor ama bir türlü geçip gitmiyordu. Yaşadıklarım madem ki gözlerimin önünden geçip gidemiyor, o halde ben de yaşadıklarımın üzerine giderim, dedim. “Yüzleşme” kişisel ve toplumsal bir direniştir. O çatıdan inip cenaze kalabalığına karıştım ve atılan sloganlar eşliğinde romanıma nasıl bir kurgu yapabileceğime karar vermiş oldum.

Roman karakterlerin Ankara Katliamı’nın gerçek tanıkları mı?  
Birinci ağızdan anlatılan bir öykünün -tanıklığın- daha doğru olacağını düşündüm. Romanda ekstra bir anlatıcı, yazarın ara sesi yok. Tamamen gerçek olaylar üzerine kurguladım. Roman karakterlerim tamamen kurmaca olsalar da Ankara’ya birlikte gittiğim ve katliamı yaşadığım yol arkadaşlarımdan azade değiller. Ankara Katliamı’ndan gerçek bir kesit sunmak, ardında bıraktığı fiziksel ve ruhsal yaralara dokunmadan olamazdı. Bu nedenle de An Kara’da kişisel ve toplumsal travmalarımız kadar terapilerimiz de var. 

An Kara, Ankara Katliamı sürecinde yaşadıklarımızın bir yansımasını sunuyor. 10 Ekim 2015’in öncesi ve sonrasından acı kesitlerle. 
Belaruslu Yazar Svetlana Aleksiyeviç’le bitirmek isterim. Aleksiyeviç; “İnsan hayatının, edebiyata kazandıramadığımız sözlü bir kısmı var. Henüz değer biçmediğimiz, bizi şaşırtmayan, kendine hayran bıraktırmayan bir yan bu. Beni büyüleyen ve kendine esir eden şey de budur” diyor. O sözünü ettiğiniz, “Yaşadıklarımızın bir aynadan yansıması” dediğiniz şey de zaten bu. Gerisi okura kalmış.

YAZILMALIYDI, YAZILMAYA DA DEVAM EDİLMELİDİR

Ankara Katliamı’nın hedef ve tanıklarından biri olarak soruyorum: Doğal olmayan bir felaketin, büyük bir katliamın romanını yazmak zorlayıcı mı? 
Ankara Katliamı’nı hep birlikte yaşadık. Sadece Ankara barış mitinginde bulunanlar olarak değil, bütün toplum olarak yaşadık. İnsan eliyle yaşatılan felaket durumları için çokça verilen bir örneği özetleyerek ifade etmeye çalışayım. Hitler ve faşizmin kanlı gerçeğinin ardından, 1946 yılında, Theodor Adorno; “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” der.  Adorno’nun bu önermesi çok tartışılır. “Felaketin en uç, en keskin bilinci bile yozlaştırıp gevezeliğe dönüşme tehlikesinden” söz eder. “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır ve üstelik bu, şiir yazmanın bugün neden imkansız hale geldiğine ilişkin bilgiyi de kemirmektedir” der. Adorno’ya göre; “Eleştirel ruh kendinden memnun tefekkürle sınırlı kaldığı sürece çaresizdir.” (Kültür Eleştirisi ve Toplum) Adorno 1962 yılında önermesini savunmaya devam eder: “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır yolundaki önermemi yumuşatmak istemiyorum. O önermenin içinde şiirsel yapıta ilham veren güdü olumsuz olarak ifade edilmiştir. ” (Bağlanma)

1965 yılında ise; “Auschwitz’den sonra şiir yazılmaz dedim. Bununla da o dönemde diriltilen kültürün kofluğuna işaret etmek istiyordum” der. “Hegel’in ‘Estetik’te öne sürdüğü gibi, ‘İnsanlar arasında bir acı bilinci olduğu sürece o bilincin nesnel biçimi olarak sanatın da var olması gerekir’ önermesi uyarınca şiir yazılmalı da diyebilirdim” demeyi de ihmal etmez. Ama Adorno için; “Auschwitz sonrası kültür -Auschwitz’e yönelik mecburi eleştiri de dahil olmak üzere- bütünüyle süprüntüdür.” (Negatif Diyalektik) Adorno 1967 yılında bir kez daha bu konuya döndüğünde “Auschwitz geçmişte mümkün olduğu ve belirsiz bir gelecek boyunca da mümkün kalacağı için, ‘şen sanat’ artık tasavvur edilemez (Sanat Şen midir?)” diyordu. 

1946’dan 1967’ye kadar, 21 yıl boyunca Adorno tarafından yürütülen tartışmaların kilit noktası burada: “Süprüntü kültür”, “Şen sanat” ve “Acı bilinci.” Acı bilincimiz katbekat katmerlendiğine göre! Selahattin Demirtaş tutsaklık koşulları altında neden sanat ve edebiyata sarılıyor dersiniz? “An Kara” yazılmalıydı, yazılmaya da devam edilmelidir. Ankara, Suruç, Diyarbakır, Roboskî, Reyhanlı Katliamları ve o bodrum katları; Veysel Atılgan, Ceylan Önkol ve Uğur Kaymaz ne kadar yazılsa azdır. “Şen sanat” mı, “Acı bilinci” mi, ya da “Umudu teşvik eden bir direniş eylemi” mi olduğuna okur karar verecektir.

Son Düzenlenme Tarihi: 30 Mart 2018 04:33
www.evrensel.net