'Muhalefet akıllı davranırsa seçim yasası ters tepebilir'

'Muhalefet akıllı davranırsa seçim yasası ters tepebilir'

Doç. Dr. Murat Somer: İktidar, muhalefeti hedef tahtasına oturtabileceği, gerektiğinde içeriden bölebileceği bir blok haline getirmeye çalışıyor.

Serpil İLGÜN

AKP ve MHP’nin iki hafta önce kamuoyuna açıkladığı ittifak ve seçim mevzuatının değiştirilmesine ilişkin yasa önerisi, Meclisteki ilk durağı olan Anayasa Alt Komisyonu’nda beklendiği üzere aynen kabul edildi. Mühürsüz oyların geçerli sayılması, sandık başkanlarının kamu görevlileri arasından atanması, sandıkların taşınması ve seçmenlerin dağılımı gibi belli başlı seçim kurallarını iktidar lehinde düzenleyen 26 maddelik metnin, yasalaşma sürecinde değişikliğe uğraması beklentisi oldukça düşük.

Zaten iç siyaset geçtiğimiz hafta seçim kurallarının değiştirilmesinden çok, kim kiminle ittifak yapar, yanına başka kimleri alır gibi kombinasyonları tartıştı.

CHP, Saadet Partisi (SP), İyi Parti ve (ittifak seçeneklerinin dışında bırakılsa da) HDP’nin ana eksenini oluşturduğu ittifak projeksiyonları, partiler arasında direk ya da dolaylı sürdürülen görüşmeler, “Şu partiyle ittifak yapar mısınız?” sorularına medya üzerinden verilen yanıtlar, polemikler ve manipülatif haberler öyle bir boyut aldı ki, en az 1 yıl sonra yapılacak seçimlerin sonucu neredeyse ilan edildi.

AKP-MHP, seçimin kurallarını neden değiştiriyor? Neden muhalefeti ittifak yapmaya zorluyor? Yapılan ittifak projeksiyonlarında ilkeler neden önemsizleştiriliyor? Hangi ilkeler demokrasi bloğunu çevreleyebilir? Yüzde 1 oy alan SP’nin desteğini almak neden önemli? Vaatleriyle eylemleri arasındaki makası bir türlü daraltmayan CHP, izlediği siyasetle muhalefet cephesine liderlik edebilir mi? Seçimler öne alınabilir mi?

Koç Üniversitesi Siyasal Bilimler ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Somer yanıtladı.


İç siyasetin ana konusu haline gelen ittifaklar başlığına geçmeden önce ittifak trafiğini hızlandıran seçim yasasındaki değişiklikleri nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım. Erdoğan neden ittifak düzenlemesi ile yetinmeyip, bir de seçimin kurallarını değiştirmeye gerek duydu?
Bu yeni kurallar sadece ittifak konusunu değil seçim güvenliğini de etkiliyor. Bu tür kural değişimlerinin mutlaka partiler arası uzlaşmayla yapılması gerekir yoksa seçim güvenliğine (son referandumda olduğu gibi) ve adaletine gölge düşer. Değişiklikler belli oluyor ki, sadece ittifak yapan partiler lehine değil, özellikle iktidarda olan partilere aşırı ve haksız bazı avantajlar getiriyor. Eğer bu iki parti demokratik partiler gibi düşünselerdi bu değişiklikleri yapmazlardı. Çünkü “bir gün ben de muhalefette olabilirim o zaman bu kurallar bana da zarar verecek” diye düşünürlerdi. Oysa uzun süredir AKP içinde (şimdi ortağı MHP de buna katılmış gözüküyor) en azından bir kesimde, ne olursa olsun iktidar değişmemeli yönünde bir anlayış ve bu yönde bir beklenti yaratma gayreti var. Bu bağlamda ittifak yasası ve YSK’nın yapısında gerçekleştirilme yoluna gidilen değişiklikler sürpriz ve şaşırtıcı değil. Şu anda iktidarın attığı tüm bu adımlar ve daha öncekiler dünyadaki ve tarihteki benzer örneklere uygun yolda atılan adımlar.

Değişiklikler, iktidar partisine seçimi alma yönünde belirleyici avantajlar sağlıyor olmakla birlikte, meşruiyetini daha da tartışılır hale getirmiyor mu?
Getiriyor ama en azından çoğunluk için, seçimlerin tamamen göstermelik olduğuna ikna edecek kadar değil. Bu tam da “otoriter baskın parti rejimleri” veya “rekabetçi otoriter” denilen hibrit rejimlerde gözlemlenen, sürpriz olmayan bir şey. Böyle rejimlerde baskın iktidar partilerinin topluma, demokrasinin tamamen askıya alınmadığı görüntüsünü vermeye devam etmesi gerekiyor. Meşruiyetini eşitsiz şartlarda yapılan seçimleri kazanarak yeniden üretmesi gerekiyor. Toplumda, (en azından iktidarı destekleyen kesimler üzerinde) aslında rekabetin olduğu, sorunun muhalefetin acizliğinde ve iktidarın alternatifsizliğinde olduğu imajının korunması için seçimler gerekli. Türkiye’de de iktidar bloğunun, çoğunluğunun olmasa da antidemokratik önemli bir kesimin, ve karar vericilerin davranışları uzun zamandır bu modele uygun şekilde gelişiyor. Bir parti devleti gibi kullanmaya çalıştığı devleti yönetmekten, medyadaki hakimiyetinden, meclisteki çoğunluğundan kaynaklanan avantajlarını ve 2016’dan beri de OHAL’i ve meclisin gerçek bir demokratik müzakere ve denetleme alanı olma konumundan çıkmış olmasından kaynaklanan avantajlarını kullanıyor. Oyunun kurallarını seçimlerin mücadeleci olacağı ama sonuçları şansa bırakmayacak şekilde değiştirmeye çalışıyor.

MHP’nin son dönemlerde davranışı ise, siyaset biliminde uydu parti tabir edilen ve dominant partinin rakiplerini dışarıdan zayıflatmaya çalışan partilere benziyor. Bunun yanında dominant partiler muhalefeti iktidara gerçek bir tehdit oluşturmayan rejim muhalefeti olmaya zorlar. Bu yönde bir dizi strateji kullanır. Şu anda da iktidar partisi muhalefeti kolayca hedef tahtasına oturtabileceği, gerektiğinde içeriden bölebileceği ve yenebileceği bir blok haline getirmeye çalışıyor. Kendisi açısından karşısındaki hedefi birleştirip küçültmeye çalışıyor. Bir yandan da karşı tarafın zayıflığını görüyor ve o zayıf tarafları kullanmaya çalışıyor.

Seçim yasasının iktidar lehine değiştirilmesi vatandaşta şöyle bir duyguya da yol açıyor; “madem seçimin güvenliği ortadan kaldırılıyor, öyleyse neden sandığa gidip oy kullanalım?” Böyle düşünenler için ne söylersiniz?
Bu tür düzenleme ve gelişmelerin iki sonucu olabilir; ya dediğiniz gibi insanları ümitsizliğe sevk edebilir, yani “haklı olan değil, gücü eline geçirmiş olan kazanıyor, böyle devam edecek” şeklinde bir ümitsizlik yaratabilir. Zaten otoriter rejimlerin ortaya çıkması bu ümitsizliğin yayılması neticesinde de oluyor. İktidar bugün çıkıp, “Türkiye’nin bekası söz konusu, büyük tehditler altındayız, bir süre seçim yapmayacağız” da diyebilir. Dünyada bunun da örnekleri çok. Ama bunun yerine şu anda ne oluyor, seçim yasalarında yapılan değişikliklerle eşitsiz şartlar yaratılıyor. Böyle olunca insanlar vatandaşlık haklarından vazgeçmeye başlayabilir. Bu bir olasılık. Fakat diğer bir olasılık da şu; eğer seçimin kurallarının değiştirilmesi konusunu muhalefet de doğru bir şekilde analiz eder, toplum da daha dirayetli davranırsa, bu ters tepebilir. Bu nedenle herkesin mutlaka kendi vicdanı doğrultusunda vatandaşlık haklarını kullanması ve geleceğine sahip çıkması gerekiyor.

Dolayısıyla kağıt üzerinde yapılan hesaplar, umulan sonucu üretmeyebilir…
Evet, dünyada da, ülkemizde de bunun örnekleri mevcut. Hesaplar çarşıya uymayabiliyor. Ama bunun olabilmesi için muhalefetin akıllı davranması, sivil toplumun uyanık olması, hiçbir zaman sağduyuyu bırakmaması ve ümidini yitirmemesi gerekiyor. Bir de tabii iktidar bloğu içindeki sağduyulu, demokrasiye inanan kesimlerin de buna destek vermesi gerekiyor. Çünkü Türkiye’de şu anda insanlar demokrasiden vazgeçmiş değiller ama ne yapacaklarını da bilmiyorlar. Ben iktidarı destekleyenler de dahil büyük çoğunluğun demokrasiyi benimsediğini düşünüyorum ama bir akıl tutulması ve endişe söz konusu. Çünkü hakikat duygusunda büyük yıpranma var, ki bu da otoriter rejimlerin belirgin bir özelliği. Her şeye rağmen “adaletsiz seçimi kim kazanırsa kazansın adaletsizdir, sanık kim olursa olsun, hiç sevmesem de herkes adil ve şeffaf yargılanma hakkına sahiptir, nokta” diyebilen insanlara ihtiyacımız var.

'MUHALEFETİ BÖLEN TEMEL FAY HATLARI KONUSUNDA ORTAK İLKELERİ SOMUTLAŞTIRMAK ÖNEMLİ'

Geride kalan haftada ne yapılacağı konusundaki arayışlar hızlandı. Meclis içindeki iki muhalefet partisi CHP ve HDP ile parlamento dışındaki SP ve İyi Parti, ittifak tartışmasının dört temel aktörü olmakla birlikte, yapılan eşleştirmelerde HDP dışarıda bırakılıyor. SP’nin “ilkeler ittifakı” önerisine CHP ve İyi Parti’den olumlu sinyaller gelmesi üzerine projeksiyonlar yoğunluk kazandı ancak o ilkeler öne çıkmadı. SP’nin sunduğu ilkeler muhalefet bloğunu birleştirici bir nitelik taşıyor mu?
Muhalefet veya hayır bloğu dediğimiz kesim içinde önemli bazı ideolojik ayrılıklar ve hedef farklılıkları var. Aslında iktidar bloğu da böyle ama orada iktidarda olmanın avantajları kullanılarak, bir de Cumhurbaşkanı Erdoğan bir liderin ortaya çıkmasıyla ve otoriter yönetimiyle bu parçalı yapı, bir blok halinde hareket edebiliyor. Ama demokrasi ve hukuk devleti açısından sonuçları ortada. Muhalefet için en doğru strateji, öncelikle seçim güvenliğini sağlamaya, sonra da kuvvetler ayrılığına dayalı demokratik hukuk devletini ve sosyal devleti yeniden inşa etmek hedefine yönelik, benim ortak akıl dediğim ilkeler üzerinde anlaşarak beraber hareket etmek gibi görünüyor. Liderlik meselesi önemli ama bu daha önemli.

Yani birleşme yerine, ortak hedef için ayrı ayrı hareket etme?
Evet. Ama ortak hedeflerin ve ilkelerin daha somutlaşması ve gerektiğinde, yani sandıktan bu yönde bir sonuç çıkarsa bu ilkeler etrafında ülkeyi yönetmek için ortaklık yapabileceklerine halkı inandırmaları da önemli.  Yani 7 Haziran seçimlerinden sonraki durumun tekrarlanmayacağını. Her bir parti ortak ilkeler temelinde ama kendi çizgisinde ayrı ayrı iktidara gelmek iddiasını savunacak ve kendi seçmenlerini ikna etmeye, sandığa getirmeye çalışacak. Ama hem mecliste ortak hareket hem de—cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalırsa-- en çok oyu kim alırsa onunla ortak hükümet kurabileceklerine, yani oyların boşa gitmeyeceğine de kamuoyunu inandırmaları gerekebilir. İktidar partisi belli ki, “muhalefeti birleştiren tek şey Erdoğan ve AKP karşıtlığı” iddiasını ve “seçilseler de beraber hareket edemezler istikrarsızlık olur” korkusunu işleyecek. Bir yandan da  kendi tabanındaki, “durumdan hoşnut değilim ama muhalefet gelirse  bizi ezerler” korkusunu. Buna karşılık dört partinin daha şimdiden ortak ilkelerini açıklaması, bazı konularda, örneğin seçim güvenliği konusunda ortak karşı teklifler getirerek güven oluşturması, hatta iktidar partisi ve MHP’ye de çağrı yaparak korkuların yersiz olduğunu göstermesi gerekir.  Muhalefeti bölebilecek temel fay hatları konusunda ortak ilkeleri daha somutlaştırmaları, bu ortak ilkelerin iktidar bloğunun temel haklarını da güvence altına aldığını vurgulamaları önemli.

Peki bu ilkelerin temel olarak neleri içermesi gerekir ki sözünü ettiğiniz demokrasi bloğunu kapsaması da mümkün hale gelebilsin?
Muhalefet bloğunun kendi arasında bölünme yaratan önemli konularda seçmenin kafasında kuşku bırakmayacak, ortak bir gelecek vaat eden ve iktidardan gelecek eleştiri ve saldırılara karşı muhalefet bloğunun elini sağlamlaştıracak ilkeleri saptaması gerekiyor.

Bu ilkelerin dört alanda olduğunu düşünüyorum. Muhalefet bloğunu oluşturacak liderler bir açıklama yaparak şunu söyleyebilirler; “seçime ayrı ayrı gireceğiz. Seçimin sonunda da gerekirse bu dört ilke temelinde diğerleriyle ortak çalışma, gerekirse koalisyon yapmaya hazırız”.

Nedir bu dört ilke?
Birincisi sosyal adalet ve ekonomi konusu. Büyük bir kesimin muzdarip olduğu, tamamen ranta dayalı ve rantiye kesimi lehine bir büyüme modeli oluşturulmuş durumda. Bu büyüme modelinden, üretime dayalı ve çalışanlar lehine bir ekonomi modeline geçileceğini, bu yönde de ekonomiyi ehil ellere teslim edeceklerini vaat ederler. Burada şunu da söyleyebilirler -bu AKP’nin tabanına da önemli bir mesaj olur-; “iktidar partisine yakın vakıflar ve çeşitli kuruluşlar yoluyla himayeci anlayışla dağıtılan sosyal transferler var, bunlar devlet kapsamına alınarak vatandaşlara dağıtılmaya devam edilecek ve yolsuzluklar önlenerek daha da genişletilecek.”

İkincisi, bağımsız ve tarafsız yargı, bağımsız ve tarafsız TRT, eskisinden de daha bağımsız ve eskisinden de şeffaf bir YSK, medya özgürlüklerine saygı ve parlamenter sistem üzerinde anlaşabilirler. Bu sonuncusu klasik parlamenter sistem yerine, parlamenter cumhurbaşkanlığı denilen, cumhurbaşkanının doğrudan seçilmeye devam ettiği ama partiler üstü ve denetlenebilir olduğu, yürütme yetkisinin meclise karşı sorumlu olan başbakanda olduğu sistem de olabilir. Çünkü cumhurbaşkanının doğrudan seçilmesi gibi yeni bir uygulama var ve seçmenin buna karşı olmadığını düşünüyorum. Burada esas problem cumhurbaşkanının doğrudan seçilmesi değil, partizan olması ve hesap vermeyen anti-demokratik yetkilere sahip olması. Tüm dünyada değişik modeller uygulanıyor, bunlardan biri de parlamenter cumhurbaşkanlığı modeli.

Üçüncüsü?
Üçüncü konu, bugün Türkiye’de devlet krizi yaşanmasının altında partizanlık, partizan politikalar, bir de tabi cemaatçilik yatıyor. Burada dini özgürlükler, cemaatler ve cemaatçiliği ayırmak önemli. Cemaatler, din ve laiklik konusu muhalefeti bölebilecek fay hatlarından biri. CHP ile SP’yi karşılaştırırsak CHP, tarihi boyunca cemaatlerin kamusal alanda, devlet içerisinde aktif olmasını eleştirmiş, buna karşı olmuş bir parti. SP ise buna sıcak bakmış, zaten cemaatlerle de bağı olan bir parti. Burada, “inanç ve vicdan hürriyetine yüzde yüz saygı ama devlet içinde cemaatçiliğe ve her türlü cemaatçi örgütlenmeye ve kayırmaya sıfır tolerans” gibi bir ilke üzerinden anlaşabilirler diye düşünüyorum. Keza aynı ilke mezhepsel ve ideolojik örgütlenmeler için de geçerli olabilir. Devlet özel hayatında kıyafeti, hayat tarzı, sivil toplum bağları, ideolojisi ve inancı ne olursa olsun herkese açık olmalı. Ama devlet işiyle cemaatçiliği karıştırmaya müsamaha olmamalı. Eğitim de uzmanlarına bırakılmalı. Tek kıstas hukuk, akılcı politikalar ve liyakat olmak zorunda. Bunun yanında hayat tarzı konusunun kaşınması toplumu geriyor, kutuplaştırıyor ve demokratik ilkeler üzerinde uzlaşılmasını engelliyor. Hayat tarzı konusunda hoşgörü ve diyalog esas olmalı başka çaresi yok, ama devlet mutlaka demokratik anlamda laik olmalı ve farklı inanç ve yaşam tarzlarını güvence altına almalı.

Dördüncü fay hattı da, Kürt meselesi.

Tartışmalarda en öne çıkanı da bu.
Diğerleri de en az bunun kadar önemli. Öncelikle barış seçeneğinin yeniden gündeme gelebilmesi için gerekli şartların yeniden oluşması zorunlu. Kürt meselesine bakışta şu aşamada “biz Kürt meselesine eşit yurttaşlık, ve özgürlükçü demokrasi temelinde barışçı bir çözüm arayışında olacağız” gibi bir taahhütte bulunmaları yeterli olabilir. Ve tabii “meşru hiçbir aktörü dışlamamak ve herkesin adil yargılanma hakkını ve seçilmişlerin mecliste olma hakkını savunmak” taahhüdü.

'SP, MUHAFAZAKAR KESİM ARASINDA SORU İŞARETİ YARATMADA ETKİLİ OLABİLİR'

Doç. Dr. Murat Somer (Fotoğraf EVRENSEL)

Evrensel

Doç. Dr. Murat Somer: Muhalefet akıllı davranırsa seçim yasası ters tepebilir

İttifaklarla ilgili yapılan tüm projeksiyonların odağında SP var. Sadece CHP ve İyi Parti cephesi değil, AKP de SP’yi yanına alma çabalarını sürdürüyor. Yüzde 1’lik bir partinin, bu denli kilit bir noktada durabilmesini ne sağlıyor?
SP, AKP seçmen tabanından oy alabilecek bir parti olduğu için önemli. Böyle bir oy alma potansiyeline sahip çünkü Türkiye’de İslami, muhafazakar kesim büyük bir kriz yaşıyor. Yani adalet, adil düzen, demokrasi için yola çıkan bir siyasi hareket şu anda belki de Türkiye’nin hiç görmediği kadar otoriter, yolsuzlukların sadece engellenememesi değil, neredeyse meşrulaştırmaya çalışmış bir noktaya gelmiş durumda. Eskiden muhafazakar kesim laikleri askeri darbecilikle suçlardı. En son—tam niteliğini henüz anlamış olmasak da—kısmen de olsa dinci sayılabilecek bir askeri darbe girişimi de yaşandı.  Fakat muhafazakar kesimler arasında bunu gören kesimler bir yandan da bir korku yaşıyorlar. Kazandıklarını düşündükleri kazanımlarını yitirmek istemiyorlar, bir yandan da nereye gideceklerini bilmiyorlar ya da gidecekleri bir yer olsa bile kaybeden ata oynamak istemiyorlar. SP, bu kesimler üzerinde sadece oy verme anlamında değil, kafalarda bir soru işareti yaratmak, farklı düşünmelerini sağlamak anlamında etkili olabilir. Dolayısıyla, oluşturulacak bir ittifakta SP’nin varlığı onlar için bir güvence olacaktır. Cumhurbaşkanı bu yüzden kapıyı kapatmıyor, SP’ye yönelik uzaklaştırıcı söylemlerden kaçınıyor. Ama Has Parti örneği de ortada. Fakat SP’nin katılımının ilkeleri belli olmalı. Benim için en önemlisi şu; SP bahsettiğim ilkeler doğrultusunda bir ortak akla katıldığı takdirde Türkiye’deki İslami hareket adına da saygı duyulur, erdemli bir adım atmış olur. Türkiye gerçekten demokratik bir ülke olacaksa bu, uzlaşma ve farklılıklar içinde adalet temelinde kurulmak zorunda.

'ÜÇ PARTİ TİPİNİ OLMAYA ÇALIŞINCA BU KADAR OLUYOR!'

CHP’ye yöneltilen temel eleştirilerden biri Kürt sorununa yaklaşımı.  Konuyla ilgili tavrını, pozisyonunu “iktidar ne der” üzerine kurduğu, bu tutumuyla Kürt sorunuyla ilgili fay hattını daha da belirginleştirdiği eleştirilerine katılır mısınız?
Cumhuriyeti kuran ve sosyal demokrat görüşte olan bir partinin Kürt meselesini ortak akılla çözme konusunda en ön planda olması gerektiğini düşünüyorum. Bunun hazırlığını yapmalı. “Biz bu sorunu çözebiliriz, teröre sıfır tolerans ama sorunun barışçıl yoldan çözülmesi için atılacak adımları biliyoruz, samimi olacağız, herkesin hakkına sahip çıkmaya hazırız. Biz bu konuda bütün muhataplarıyla konuşabilecek durumdayız ve biz bunu özgürlükçü demokrasi, eşit yurttaşlık ve toprak bütünlüğü çerçevesinde çözeceğiz.” Bunu cesur biçimde söylemesi gerekiyor. Ancak CHP’nin bu rolü oynayabilmesi için önce kendi içindeki bazı fikir ayrılıklarının ve paradigma sorunlarının üzerine kararlıkla gitmeli. Bu değişimi uzun süredir gerçekleştirebilmiş değil. Ama tabi burada bir başka değişkenin daha olduğunu, sorunun şiddet ve terör boyutunu da unutmamak gerekiyor. 7 Haziran sonrası terör ve şiddet nasıl yeniden patladı tam olarak bilmiyoruz ve belki hiç bilemeyeceğiz. Bu durumda güvenlikçi politikalara karşı çıkmak ve barışı yeniden gündeme getirmek çok zor bir hale geliyor. Bunu da görmek gerekiyor. Şu anda zaten büyük bir askeri operasyon var ve bunu iktidar yönetiyor. Uzun sürebilir ama bir noktada yeni bir döneme girilecek. Yeni dönemde muhalefet partilerinin mutlaka topluma bir ümit ışığı sunması gerekiyor. CHP’nin savunduğu birçok olumlu politika var ama yeterli değil ve halka yeterince ulaşmıyor. Tabii CHP böyle sürükleyici bir rolü oynayacak iradeyi gösteremeyebilir. Ama bu durumda bile siyasette önemli bir aktör olmaya devam edecek. Bu durumda da en azından dokunulmazlık meselesinde olduğu gibi kritik dönemeçlerde hata yapmaması, yani, dirayetli ve demokrasiyi koruyacak tavırlar sergileyebilmesi bile çok fark yaratacaktır.

CHP’nin sergilediği muhalefetin, AKP’nin tüm antidemokratik uygulamalarında sürekli el yükseltmesini kolaylaştırdığı; gerek referandum, gerekse adalet yürüyüşü sonrasındaki “artık daha güçlü muhalefet sergileme” vaadini pratiğe geçirmediği, bunun da vatandaştaki umutsuzluğu büyüttüğü yaygın bir kanaat. Bugün de, seçim yasasındaki değişiklikleri kabulleneceği yönünde kaygılar söz konusu. CHP’deki söylemle eylem arasındaki makas neden bu kadar açık?
Aslında CHP, uzun süredir devlet partisinden ideolojik kitle partisine, oradan da daha geniş tabanlı “herkese ulaş” parti yapısına geçme zorlukları yaşayan bir parti. Üç parti tipini birden olmaya çalışınca bu kadar oluyor. Bir seçeneği sosyal demokrat bir kitle partisi olmayı hedeflemek. Bu durumda belki kısa vadede çoğunluğun oyunu alıp tek başına iktidar olamayacak, ama başka partilerle ortaklıklarla iktidara gelebilecek ve siyasette uzun vadede etkin bir aktör olacak. Veya daha kısa vadede çoğunluğu yakalayabilmek için, ideoloji dozu daha düşük, daha pragmatik kimlikli bir parti olmaya çalışacak. Her bir seçenek de gerek programda ve söylemde gerekse de organizasyonda önemli reformlar gerektiriyor.

Eğer “herkese ulaş” tarzı bir parti olmayı seçerse, belli bir ideolojiye sahip, belli bir gelenekten gelen, belli bir tabanla yakın bağları olan bu parti, toplumsal yapısı değişmiş bir Türkiye’de kendi geleneksel tabanının dışına çıkmak zorunda. Bunun için de hem profesyonelleşmek, yeni kadrolar devşirmek hem de yeni kesimlere açılmak zorunda. Ama bunu yaparken de kimliğini yitirmemesi, tabanını ve örgütünü küstürmemesi gerekiyor. Bu kolay değil.

Üstelik içinde bulunduğumuz olağanüstü dönemde CHP’den Türkiye’deki demokrasi bloğuna liderlik edebilmesi bekleniyor. Dolayısıyla hem kendi tabanına, hem toplumun geneline güven vermesi gerek. Bu da parlamentoyla kısıtlı olmayan, sokakta ve mahallede yapılan, iktidarın “bana ne” diyemeyeceği, medyanın yok sayamayacağı siyaset biçimleri gerektiriyor. Adalet Yürüyüşü böyle bir atılımdı ama arkası gelmedi.

Ne yönde ilerlerse ilerlesin iki tür reformun önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi çok uzun zamandır gündemde olan program, temel ilkeler ve söylem. CHP’nin tabanı da içeren katılımcı program kurultaylarıyla, laiklik, ekonomi ve etnik çeşitlilik gibi konularda programını, aslını reddetmeden müzakere etmesi, yenilemesi ve çağa uydurması gerekiyor. Topluma ve örgütüne kesin bir mesaj vermesi gerekiyor. Parti içindeki farklı kanatların kabul edebileceği yenilikler. Katılımcı olmayan ve tepeden yapılacak değişimler yeterli olmaz.

Diğeriyse organizasyonla ilgili. CHP, merkez ve yerel örgütler arasında koordinasyon sağlayacak ve örgütünün enerjisini parti içi seçimlerden çok parti dışı seçimlere yönlendirecek bir iletişim ve teşvik sistemi kurmak zorunda.

Açar mısınız?
İnsanlar başka alanlarda olduğu gibi siyasete de yükselmek, söz sahibi olmak için girerler. Burada zaman ve enerjilerini nereye harcayacaklar o önemli. CHP’nin de aslında çok sadık ve fedakar bir örgütü var. Bir o kadar da sivil toplumdan katkı vermek isteyen ama kullanılamayan kesimler. CHP’de yükselmenin yolu parti içi seçimler ve siyaset, enerjiler de buna harcanıyor. Seçimler kalksın demiyorum yanlış anlaşılmasın. Ama asıl yükselme yolu parti için çalışmak ve liyakat olmalı. Partinin dışarıda başarısı için emek harcayan, örneğin ev ziyaretleri yapan, toplantılara düzenli katılan, mahallede ve ilçede partinin oyunu artıran, sivil toplumdan katılım sağlayan üyeler bu gayretlerinin kayda geçtiğini ve parti içinde yükseleceklerini bilirlerse eğer enerjilerini buna harcarlar.

Yani parti organizasyonu içinde tabanda çalışmayı teşvik eden, çalışan üyelerin parti içinde yükselmesini, söz sahibi olmasını mümkün kılan, aynı zamanda parti üst yönetiminin kararlarının etkin biçimde tabana yansımasını sağlayan bir üye yapısının ve organizasyon şemasının ortaya çıkması gerekiyor.

AKP’nin seçim başarılarının altında da ideolojiden çok, böyle bir örgüt yapısının oluşturulması yatıyor.

'SEÇİMLER İKTİDAR BLOĞU İÇİN KAYNAK DAĞITMA İŞLEVİ DE GÖRÜYOR'

Gündemden düşmeyen bir diğer başlık da erken seçim. Erdoğan seçimlerin zamanında yapılacağını söylüyor ancak özellikle de AKP’ye yakın bazı yazarlar, yerel seçimin Kasım 2018’de yapılacağını, CHP’nin de buna sıcak baktığını yazdı. Bazılarına göre ise Erdoğan ne diyorsa o olacak! Sizin gözleminiz ne?
Valla biliyorsunuz, iktidarın söylediklerini kısa süre içinde tam tersine değiştirebildiğini geçmişte çok yaşadık, bunun bugün olabileceğini düşünüyorum. Yani ittifakı sağladıktan sonra, eğer muhalefetin de hazırlıksız, dağınık olduğunu düşünürse elbette ki böyle bir erken seçimin yapılabileceği öngörülebilir. Ancak burada iktidarın seçimi kazanma ihtiyacı kadar iktidarın kendi içindeki siyaseti de düşünmekte fayda var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın parti içindeki iktidarını sürdürmesi gerekiyor. Bunun için de hem tabanının desteğini güvenceye almak hem de partisi/iktidar bloğu içerisinde oluşabilecek muhalefet potansiyellerini bertaraf etmek için, onları tatmin edecek kaynakları dağıtması lazım. İşte rant dağıtan projeler yanında seçimlerin de böyle bir, kaynak ve pozisyon dağıtma işlevi olduğunu düşünüyorum.

Meclisteki sandalye sayısının 600’e çıkarılması gibi?
Kuşkusuz. Şu anda gerek iktidar partisi içerisindeki, gerekse cumhurbaşkanlığı yönetimi içerisindeki siyasi ilişkiler nasıl yürüyor, bunu bilmiyoruz. İktidar alanı çok daraldı ve kapalılaştı. Süleyman Soylu tartışması yaşandı, Berat Albayrak’lar veya işte başka bakanlar arasında ayırımlar olduğu söyleniyor ama bunların hepsi fısıltı gazetesi yoluyla yazılıp çiziliyor. Evet, bir iktidar mücadelesi var ama bu mücadele toplumun önünde gerçekleşmiyor, tamamiyle kapalı kapılar ardında oluyor.

Gerek Süleyman Soylu, gerek belediye başkanlarının görevden alınma sürecinde olduğu gibi eleştiriyi aşan ifadelerin, kırgınlıkları açık eden sitayişlerin kapalı kapıları aşarak kamuoyuna kadar ulaşması ve bu örneklerin sıklaşması, parti içindeki iktidar mücadelesini yönetme konusunda ne söylüyor?
Bunların sıklaşması zorlanıldığını gösteriyor tabii, tam da onu söylemeye çalışıyorum. Hoşnutsuzluk var ve bu büyüyor. Bu sadece parti teşkilatı içindeki tartışmalar, mücadeleler değil; cumhurbaşkanlığı dediğimiz rejimin içerisinde üst düzey ayrıcalıklı bir kesim var. Bu kesim içinde de iktidar mücadeleleri söz konusu. Seçimler sürecinde dağıtılacak kaynaklar bu hoşnutsuzluğu yönetmenin de araçları. Dolayısıyla erken seçim kararı bununla da ilgili. Ancak iktidarın çok kapalı hale gelmiş olması nedeniyle bunun dinamiklerini göremiyoruz.

Seçim İttifakı Düzenlemesi
Seçim ittifakı düzenlemesinin tam metni
ve madde madde açıklamaları
Son Düzenlenme Tarihi: 05 Mart 2018 06:42
www.evrensel.net