Masanın karşı tarafı

Masanın karşı tarafı

'Aslında fiziksel düşkünlüğü geçip onun bu yaşam direncine bakacak kadar büyük olsaydı çocuklar; bileceklerdi dünyanın en güzel savaşçısıydı babaları'

Gökmen ÖZCEYLAN

Öğleden sonraydı sanırım saat beş civarı. Yağmurlu bir hafta sonuydu. Tatile çıkmıştık ailecek. Mutlu bir hafta sonu tatilinin biraz da yorgunluğa bezenmiş son saatlerine doğru, telefonum çaldı. Telefondaki dostun sesiydi. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Yetişemedik dost” diyordu: “Yetişemedik...”

Kafamı çevirdiğimde bahçenin çitlerinden köpeğim “Dost” bana bakıyordu. Beni her o arabadan inerken gördüğünde çitlere tırmanan, kuyruğunu sallayarak dili dışarıda çıldıran kızım, gözlerimin en derinine bakarak gözlerindeki iki damlayla kenara çekilmiş, kulübesinin yanına sessizce kıvrılmıştı. Çığlığını duymuş muydu, telefondaki sesin bilmiyorum. Benim yıkıntıma mıydı,  bu hali, onu da bilmiyordum. Bildiğim tek şey vardı.

Bütün allar bir gün solarmış
Ben bunu geç anladım
Yağmur, meğer tanrının zulmüymüş İstanbul...*

Bundan dört ay önceydi. Hava şirketinin satış bürosunun elemanı, o kibar kadından iki bilet Düseldorf’a istemiştim. Yerler ayırtılmıştı. Bir gün öncesinde akşam internetten yazışmıştım bizim Topal’la. “Çıkıyor” dedim: “Dostun yeşil pasaportu, hesapları yaptım. Yeşil pasaportun çıkmasından bir hafta sonraya da biletleri aldım” demiştim. “Gelin doktor” demişti. “Getir o herifi buraya, çok içiyor bu sıralar takip ediyorum. Getir ona iyi gelecek, bana da” diyordu. “Sen nasılsın bari Topal?” Tedavi nasıl gidiyor” dediğimde “Turp gibiyim” demişti. “Artık kusmuyorum. Ağrılar da artık alışkanlık yaptı. Eskisi kadar uykusuz bırakmıyor” demişti. Ve her zamanki gibi konuyu kendinden atıp dosta getirmişti. “Doktor ona sahip çık, çok içmesin. Onu da buraya getireceğim, burada alkolü bıraktırıyorlar” demişti. Hâlâ derdi davası bizdik. Bir de çocuklarına hasreti... Bileti almıştım sonunda. Hemen telefona sarılıp aradım dostu. “Dost aldım biletleri, 4 ay sonra bak aksatma yeşil pasaportu.” Biliyorum aksatmayacaktı. Ancak o memuriyet zamanı dolmadan da vermiyorlardı bu zıkkımı. O da gece konuşmuştu Topal’la “İyi geliyordu sesi değil mi doktor” diyordu. Ben de “Sesini duymadım ama internetten yazıştık. Keyfi yerindeydi” dedim: “Kusmuyormuş artık.” Rahatlamıştık...

Biz de artık, yediklerimizi ve içtiklerimi sindirebilirdik o gece.
Kim bana kalbimin menzilini soracaksa sorsun’*

Mesleğimin ikinci yılıydı. O ilçede sadece bir lokalimiz vardı. Lokal dediysem evden bozma iki oda. Bu unutulmuş, viran ilçede başka da bir zaman öldürme, tüketme mekanımız yoktu. Topal’la orada tanışmıştık. Küçük bir lokantası vardı. Harika yöresel yemekler çıkarıyordu. Bütün memurları ilçenin, onun yemeklerini ev yemeği diye yiyordu. Mükemmel bir aşçıydı, hele mezeleri. Sonra çok sıkı dost olmuştuk. Çok içmeden o virane ilçe çekilmiyordu. Üçümüz de işlerimiz biter bitmez soluğu burada alıyorduk. Kağıt oynayıp zamanı tüketiyorduk. İki birayı burada devirdikten sonra dostla ben evimize, Topal da eşinin ve çocuklarının yanına gidiyordu. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar dostla içip türküler dinler, bazı gecelerde ise Topal’ı arar bize gelip meze hazırlamasını isterdik. Gecenin o saatinde üşenmez pijamalarıyla gelir bize meze yapar iki duble de bizle içer dönerdi evine. Hep ama hep evinde uyurdu. “Çocuklar gözümün önünde olsun” derdi.

O hafta yine lokalde zaman tüketerek geçirdiğimiz bir haftaydı ve devamlı kuru bir öksürüğü vardı, Topal’ın. “Oğlum gitsene doktora” diye fırçalıyordu dost. “Ne gerek var bremın, Doktor hep bana geliyor” diye takılıyor, konuyu geçiştiriyordu. Ama o akşam dayanamadım, iki biradan sonra acile götürdüm. Bir akciğer filmi çektim. O zamanlar pacs yoktu. Röntgeni personel arkadaş getirdi. Işığa doğru kaldırdım ve baktım. Gözlerime inanamadım. Topal karşımda, akciğerlerinin filmi elimdeydi. Sol akciğerinde bir kitle görüntüsü vardı. Personele sordum. “Doğru film değil mi” diye. “Hocam son on beş dakikadır başka film çekmedik” dedi. Yıkılmış gibiydim. Topal karşımda çay içiyordu. Gülüp dalga geçiyordu: “Ya doktor hadi artık bırak gidelim eve. Yaz iki ilaç, bunun şurubu falan vardı, içince düzeliyordum.” İlk sözlerimi hiç unutamayacağım galiba. “Topal evi bırak bu akşam, kalk şehre gidiyoruz” dedim. “Dostu alıp evden şehre gitmemiz lazım. Birkaç test yapmamız lazım üniversitede” dedim. Kabul etmedi. Ama sormadı da daha fazlasını. O Topal’dı. Çok zekiydi. “Yarın gideriz doktor” dedi. “Sen yine de şu şurubu yaz” dedi: “Gidip alalım beni çocuklara götür.”

‘Ciğerlerimin filmini çektiler
Ciğerlerim artiz oldu icabında
Akut alevlenmiş kronik bir sonbahar gibi bakıyordu
Sigara figüran falan.’ *

Ben artık masanın her iki tarafında da olan bir doktordum. Bütün süreç o kadar hızlı ilerledi ki. Her aşamasında yanındaydık. Ankara’da ameliyat masası, Sonra düzelme evreleri. Kemoterapi ve kusmalar. Ancak ve ancak bunları bir sevdiğinde yaşayınca insan anlıyor koyduğunuz bir tanının sadece bir tanı olmadığını, kitaplarda size öğretilen algoritmaların ise birer çizelge ve bilgiden ibaret olmadığını. Ağrı kesicilerin gerçekten ne işe yarayıp, ne işe yaramadığını. Kestiği şeyin, Ağrının ne olduğunu ben; Topal’la öğrendim.  

‘Ağrı neremdeydi, neresiydi ağrı
Ağrıdurmadanağrı durmadanağrıdurmadan
Ağrı benim durmadan doruğuna tırmandığım
Meğer yüksek bir dağmış.’*

Yıllar içinde tayinlerimiz çıkmıştı dostla benim o virane ilçeden. Topal mecbur kalmıştı. Çakraz günleriydi. Meslektaşlarım “Altı ay ömrün kaldı” dedikçe, Topal direniyordu. Beşinci yıla dayanmıştı bu direniş günleri. Artık tedaviler iyice ağırlaşmış. Topal her tedavi sonrası dostla benim yanıma geliyordu. Ankara’ya her tedaviye gittiğinde “Çocuklar bu halimi görmesin” der, yanımıza gelirdi. Balığı ve Amasra salatasını çok severdi. On, on beş günde toparlardık. Kusması falan kesilir, destek tedavisini yapar, öyle giderdi çocuklarının yanına. Bilirdik o kıraç topraklarda baba figürü her şeyden ve herkesten güçlü görünmeliydi. Aslında fiziksel düşkünlüğü geçip onun bu yaşam direncine bakacak kadar büyük olsaydı çocuklar. Bileceklerdi dünyanın en güzel savaşçısıydı babaları. Bu illete kafa tutuyordu resmen. Dostla ben de onun sayesinde kendimizi o muzaffer savaşçının yanındaki askerler gibi hissediyorduk.

Oysa çakmak taşları gibi kıvılcımlıydı gözyaşlarım’*

Amasra’ya taşınmıştı dost. Amasra’da tedavi sonrası iki kez daha gelmişti. Bilmiyordum son gelişi bu olduğunu. Bir gece ikimizi aldı. Deniz o kadar sakindi ki. Topal da ona uyuyordu sanki. “Dostlar” dedi. “Çok çektiniz kahrımı, efkarımı ancak size bir şey danışmam lazım. Artık tedavi yapılamaz diyorlar, bitti diyorlar yapacak bir şey kalmadı diyorlar. Ancak ben kendimi çok iyi hissediyorum. Bence yanılıyorlar. Bir yol var ona bakıyorum. Almanya’da çok iyi bir merkez varmış. Bu tedavide çok ileriymiş. Var olan bütün her şeyimi satıp gideyim çocukları falan bırakıp sağlık ilticası yapayım diyorum, sonra çocukları da alırım yanıma ne dersiniz. Ama bir ucunda sizi de çocukları da bir daha görmemek var. Karar veremiyorum” diyordu. Topal’ın gözlerinin içinde gitmek vardı bize o soruyu sorarken. Onu görüyordum. Başıma gelen başka bir şeydi. Doktoruydum, hasta yakınıydım aynı zamanda ve hastaydım. Masanın dört tarafındaydım yani. Cevabın benden gelmesini bekliyorlardı biliyordum. Ancak gözlerinin içindeki umut...

‘Bağırdım sokaklarına kartondan postlarını sermiş ayyaşlara
Bana kerametinizi gösterin
Kerametinizi gösterin bana
Bir dikişte içtim geceni
Yıldız komasına girmek istiyordum,
İstiyordum dolunay çarpsındı beni.’*

Karar verildi o gece, gidilecekti. Yer aranacak çocukların ve ailenin ekonomik durumu planlanıp, en kısa zamanda gidilecekti. Ve bir ay sürmeden Topal gitti. Bir yıl boyunca bitti denilenle yine savaştı. Artık daha iyi geliyordu sesi. Bir yılı dolmuştu Almanya’da. “Sağlığım iyi” diyordu her telefonda: “Ama çocukları özledim.” Dava açmıştı çocukları yanına almak için ancak başaramıyordu. Her telefon konuşmamızda veya internet yazışmamızda konu sağlığından çıkıyor, mahkeme sürecine geliyordu. Çocuklarına hasreti, eşine hasreti hiç düşmüyordu ağzından. Ve ben her telefon konuşması sonrası Amasra’da o gece doğru karar verdik mi diye yeniden başa sarıyordum. 

En son dün gece konuşmuştum Topal’la. On iki gün vardı uçağımıza. Tam on iki gün sonra yanındaydık. Dostun yeşil pasaportu üç gün sonra gelecek. On iki gün sonra biz de Almanya’ya Topal’a gidecektik. 

Hâlâ dostun hıçkırıkları kulağımda... Yetişemedik, yetişemedik.

‘üstümü ara
Cebimdeki şiiri usulca kaydırayım senden tarafa
Ellerimi de kaldırdım bak.
Hazırım tutkumu tutukla.
Şiirsizim
Bir şiir senin ismini ağrı koyar mıydı sanıyorsun İstanbul?
Ben bu şiiri kusarak yazdım.*

* Ağrı - Didem Madak

Son Düzenlenme Tarihi: 04 Mart 2018 07:14
www.evrensel.net
ETİKETLER Gökmen Özceylan