Bir kavram: Ekonomik kriz

Bir kavram: Ekonomik kriz

Kriz: Kapitalist yeniden üretim sürecinde yaşanan bir dizi ekonomik ve politik aksaklıklar.

KRİZ NEDİR?

Kriz: Kapitalist yeniden üretim sürecinde yaşanan bir dizi ekonomik ve politik aksaklıklar.

Yukarıda yaptığımız tanım çok genel olmakla birlikte, doğru bir tanımdır. Fakat böyle basitçe tanımlanabilen bir sorunun nedenleri üzerine gidildiğinde karmaşıklıklar, problemler ortaya çıkmaktadır.

Yaşanan “aksaklıklar” nelerdir? Hangi aksaklık, sistemin kapatılıp yeniden açılmasını gerektirecek kadar ciddi sonuçlara neden olmaktadır? İşte bu aksaklıkları tanımlamak üzere oluşturulan teorileri “kriz teorileri” olarak niteleyebiliriz.

Henüz kapitalizmin şafağında, üretimde yaşanan daralma ve genişleme süreçleri olarak da niteleyebileceğimiz bu aksaklıklar, daha çok sistem dışı nedenlerle ilişkilendirildi. Gerçekten de kapitalist üretim biçiminden, yani “piyasa için meta üretilmesi” sürecinden önce de böylesi daralma ve genişleme süreçleri yaşanmaktaydı. İktisadi hayatın sarsılması, kapitalizm öncesi üretim tarzlarında da vardı. Ama bunlara yol açan nedenler olağanüstü toplumsal ya da doğa felaketleriydi: Su baskınları, kuraklık, kanlı savaşlar ya da salgın hastalıklar sonucu büyük buhranlar olabilir, toplumun genelini açlığa sürükleyen krizler yaşanabilirdi.

Kapitalizmin daha başlangıç döneminde iktisadi hayatı açıklamaya çalışan klasik iktisatçılar da krizlerden bu gibi nedenleri sorumlu tuttular. Adam Smith gibi düşünürlere göre, sistem eğer müdahaleye uğramazsa pürüzsüz bir şekilde işlemeye devam edebilirdi. 

“İŞ ÇEVRİMLERİ” TEORİSİ

19. yy’dabile sistemin müdahale olmadan pürüzsüz bir şekilde ilerleyebileceği görüşünü tartışmaya açacak gelişmeler yaşanmaya başlamıştı.Bu durum, neo-klasik iktisatçıları, ekonomik krizleri açıklamak için “iş çevrimleri” teorisine götürmüştü. Bu yaklaşım, sistemin pürüzsüz bir yolda değil, dalgalanmalarla ilerlediğini kabul etmek anlamına da geliyordu. Ancak kapitalizmi rasyonalize etmek üzerine düşünen bu iktisatçılar için, doğal olarak cereyan eden iş çevrimleri, yani doğal dalgalanmalar, sistemin yine kendi başına aşabileceği süreçlerdi. Daha keskin şoklar ise, sistemin dışındaki nedenlere dayandırılıyordu. İşte sistemi etkileyen büyük krizlerin nedenleri, yine, siyasi kararlardaki yanlışlıklar, savaşlar, tarımsal ürün kıtlıkları gibi nedenlerde aranıyordu. Klasiklerde ve neo-klasiklerde karşımıza çıkan temel bakış açısı, piyasaya müdahale edilmemesi, sistemin kendi kendini her durumda tedavi edeceği varsayımına, yani “görünmez el”e dayanıyordu.

“EKSİK TÜKETİM” TEORİLERİ

Ekonomik krizleri açıklamaya çalışan teorilerden bir bölümü de, “eksik tüketim” teorileri olarak sınıflandırılabilir. Eksik tüketim teorileri ise, genel olarak sistemin müdahale edilmeden ya da sistem dışı faktörlerle beslenmeden yaşayamayacağı fikrini temel alıyordu. Bu yaklaşımın en bilinen temsilcisi, Keynes’ti. 1929 büyük ekonomik buhranı ardından “görünmez el”e olan inanç azalmaya başladığında, Keynesyen yaklaşım onun yerini aldı. Keynes, sistemin temel problemini efektif talep yetersizliğiyle açıklarken, “makro iktisat”ın temellerini de atıyordu. Efektif talebin kamu harcamaları yoluyla arttırılabileceğini, ortada olan talep açığının bu yolla kapanacağını söylüyordu.

Eksik tüketim teorilerinin dayandığı noktalar kısaca şöyle özetlenebilir. Kapitalist üretim sürecinde iki çeşit üretim süreci vardır. Birinci çeşit, üreticileri üretim araçları üreten; ikincisi ise, üreticileri tüketim araçları üretenlerdir. Kapitalist yeniden üretim sürecinde, “birinci kısım”, “ikinci kısım”ın üretimi için üretmektedir. “İkinci kısım” ise, toplumun günlük iktisadi ihtiyaçları için üretmektedir. Sistem geliştikçe daha fazla insan yoksullaşmakta; tüketim metalarına olan talep, sürekli olarak, üretim metalarına olan talebin altında kalmaktadır. Bunun sonucu olarak da, satılamayan ürünler oldukça, stoklar artmaktadır. Yeniden üretim süreci bu şekilde sürekli hata vermeye mahkûmdur.

Bu temelde yapılan yorumlar, sorunu tüketim eksikliğine dayandırırken, krizlerin nedenini de bir şekilde “talep yetersizliği”ne bağlamaktaydı.Genel olarak bakıldığında, eksik tüketim teorileri, birçok farklı bakış açısından iktisatçı ya da düşünür için sistemin kriz potansiyelini yaratan etmene ilişkin açıklama olarak kabul görmüştür. Ancak bu yaklaşıma yöneltilebilecek bir soru konunun aydınlanabilmesi açısından faydalı olabilir: “Eksik-tüketim” krizleri, kapitalist yeniden üretim sürecindeki aksaklıkların nedeni midir? Yoksa sonuç mudur?

Aslında sistemi krizlere iten süreçte “eksik-tüketim” bir neden olarak ortaya konulduğunda, üretilen çözümlerin çeşitliliği bile bu yaklaşımdaki çelişkiyi de ortaya koymaktadır. Marx’a göre, –ki o da kapitalist birikim sürecinde yaşanan üretim-tüketim çelişkisini de kapsamlı şekilde işaret etmiştir–, “Kapitalist üretimin gerçek bariyeri kapitalin yani sermayenin kendisidir.”

ARTI-DEĞER VE KÂR HADLERİNİN AZALMA EĞİLİMİ

Kapitalist toplumun üretim ilişkilerinin; oluşması, gelişmesi ve çöküşü içinde tahlili Marx’ın Kapital’inin ana içeriğini oluşturur. Burada artı-değer sistemin temel yasasını ifade eder. Kapitalist açısından kârı belirleyen temel faktör de artı-değerdir.

Artı-değer; ücretli işçinin işgücünün, (gerekli) emeğinin ötesinde yarattığı ve kapitalistin karşılıksız olarak el koyduğu değerdir, yani işçinin ödenmeyen emeğinin sonucudur. Kapitalistin artı-değeri arttırması için de iki yol vardır. Birinci yol, çalışma ücreti sabitken iş günü süresini arttırmak ki, bu, mutlak artı-değer artışı sağlar. İkinci yol ise, aynı süre içinde iş gücünün verimliliğini arttırmak ve bu yolla işçi için ayırdığı ücret fonu sabitken daha fazla ürün elde etmektir. Buna “nispi artı-değer artışı” denilmektedir.

Kapitalistler arası rekabetin bir sonucu olarak, özellikle günlük iş süresinin ortalama bir sınırı olduğu düşünüldüğünde, nispi artı-değer yöntemi, kârı arttırmaya çalışmak için en önemli araç haline gelir. Bu, yeni üretim tekniklerinin geliştirilmesi, iş gücünün daha verimli hale getirilmesi sorunudur. Bunun yanında teknolojik gelişme ve bu alanda rekabet, değişmeyen sermaye stokunun artmasına da neden olur. Ücret fonu, yani sermayenin değişen kısmı ise, artı değerin esas kaynağını oluşturur. Nispi artı-değer artışı, doğal seyrinde, sermayenin değişmeyen kısmının değişen kısmına oranını sürekli olarak artırdığından, bir başka deyişle “sermayenin organik bileşimi”ni arttırdığından, kâr haddini belirleyen formülde (artı değer/değişen sermaye+değişmeyen sermaye) pay kısmı artar, dolayısıyla kâr hadleri devamlı olarak azalma eğilimi gösterir.

“Kapitalist üretim sürecinin gerçek bariyerinin kapitalin kendisi olması”nın temel nedeni de budur. Bunun sonucu olarak, kapitalist, pazar içinde diğer kapitalistlerle yaptığı rekabette sürekli olarak değişmeyen sermaye stokunu arttırmak zorunda olacağından, kâr hadleri de sürekli olarak azalma eğilimi gösterecektir. Marx’ın Kapital’in üçüncü cildindeki ifadesiyle, “Emeğin verimliliğindeki artış kendini sermayenin azalan kârlılığında açıkça gösterir.” Sistemin iç çelişkisinin temeli de budur.

Tabii ki kapitalist üretimin anarşik yapısı, pazar sorununu daimi kılmaktadır. Ancak sorunu eksik-tüketimle açıklamak, olaya dar bir bakış geliştirmek olacaktır. Bu “açıklama”nın, kapitalist üretim ilişkilerinin temel konusu olan pazar için üretimi de gizleyen bir yanı olacaktır. Burada sistemin bu çelişkisini ifade etmenin doğru ifadesi “aşırı üretim” kavramı olabilir. Eksik-tüketim yerine aşırı-üretim demek, bizi, sermayenin dolaşım sürecinde karşılaşılan sorunu doğru bir nedensellik ilişkisiyle tanımlamaya yaklaştırır. Bunun bir diğer önemli nedeni de, kapitalist yeniden üretim sürecinde belirleyici olanın tüketimden önce üretim olmasıdır. Daha önce ifade edildiği gibi, kapitalist sistemde tüketim, üretim için bir neden değil, ancak kâr kütlesinin arttırılması için gerçekleştirilen üretimin bir sonucudur.

Sermayenin organik bileşiminin kapitalistler arası rekabet sürecinde sürekli artış göstermesi, buna bağlı olarak kâr hadlerinin azalma eğilimi, dolayısıyla kâr kütlesinin arttırılması için kapitalistlerin üretimi ve artı-değer sömürüsünü arttırma eğilimi, verimlilik artışı için teknoloji artışı ve emeğin yoğunlaşması, sermayenin rekabet sürecinde merkezileşmesi; emekçi sınıfları yoksullaştıran, üretimi tüketimden her durumda fazla kılan faktörlerdir.

Evet, krizleri açıklamak için birçok değişken ve nedensellik iç içedir. Ancak temelde krizleri anlamak için öne çıkarılacak iki temel nokta vardır. Birincisi kâr hadlerinin süreklilik arz eden azalma eğilimi, ikincisi ise, bunun sonucu olarak gerçekleşen aşırı-üretim ve yarattığı bunalımlar. Bir başka ifadeyle, krizleri anlamak için, önce üretim sürecine ve onun iç çelişkilere bakmak ve ancak buradan sermayenin dolaşım sürecinde yaşanan dalgalanmaları ve bunalım evrelerini açıklamaya çalışmak doğru bir yöntem olabilir.

www.evrensel.net