Babalar ve oğulları Can Yücel

Babalar ve oğulları Can Yücel

Can Baba çocuklarına nasıl bir babaydı bunu ben bilemem. Su’ya, Güzel ‘e ve Hasan’a sorun onu. Ama bana sorulursa baba öğretendir...

HAYATTA BEN EN ÇOK BABAMI SEVDİM

Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardanbitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla—ha düştü, ha düşecek—
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

Gökmen ÖZCEYLAN

Oğlum sesleniyor yan odadan. ‘Baba nerede kaldın?  Ya bir seferde tamam sen takımları hazırla ben geliyorum dedikten sonra beni playstationın başında ağaç etmesen.’

Baba…

Can babaya neden baba diyor acaba bunca insan?

Oğlum bana baba diyor biliyorum çünkü babasıyım. Ben babama baba diyorum çünkü o benim babam. Ama ben Can babaya neden baba diyorum, onu biliyor muyum diye sordum kendime. Babasına yazdığı; bir babanın bir şair çocuğundan duymak isteyeceği en güzel kelimelerle edebiyat tarihine, bizlerin dillerine dolanan bu şiiri çok sevdiğimden olabilir. Olabilir ancak herkesin ona baba demesinin daha fazla derinliği olduğunu düşünüyorum. Nasıl bir babaydı acaba Su için, Güzel için, veya Hasan için?

Onu tabi ki de çocukları bilir, söyler. Ancak benim için veya benim gibi düşünenler için nasıl bir babaydı derseniz?

O benim babalığımın sırlarında gizlidir.

2013 baharıydı. Sanırsam mayıs ayının son günleriydi. Tüm haberler yayınlarını durdurup, Taksim’de bir ağaç sökmesiyle filizlenen protestoların dalga dalga yayıldığını anlatıyordu. Biz de kilitlenmiş devamlı oradan gelen haberleri izliyorduk. Kimi kanallarda penguen belgeselleri ön tercih olarak seçilse de böyle bir akışa kim ne kadar kayıtsız kalabilirdi? Müthiş bir heyecan sarmıştı hepimizi. Evde tam bir şaşkınlık, heyecan, biraz da kaygıyla karışık umut fırtınası esiyordu. Bitti denilenin başladığına bir tarihsel tanıklık. ‘Bu yeni nesil gençlerden bir bok olmaz’ diyen eski solcu ağabeylerin sus pus oturuşunu izliyorduk. Devlet memuruydum sonuçta. Mesaim de vardı bir gün sonra, ancak içim içimi yiyordu o sırada televizyonun karşısında. Zonguldak’ın en küçük ilçelerinden birinde çalışıyordum. Arabaya binip orada olmam en fazla altı saat sürecekti. Tek başıma gidip orada o çocuklara el verebilecektim. Eşim o gün beni sakinleştirdi. Dur hele, yarın bir planlama yapalım işleri yoluna koyalım öyle gideriz. Oğlumuz sekiz yaşındaydı. Ona bir yol bulup öyle çıkar gideriz demişti. Gece boyu içim içime sığmıyor. Televizyonun karşısından bir an olsun kopamıyordum. İyi ki de eşim benim o gece beklememi sağlamıştı. O gün ona kızmıştım ancak şimdi geriye dönüp düşününce ne kadar iyi bir karar verdirmişti. Hayatım boyunca milyonlarca yanlış karar veren ben, o gece hayatımın en önemli, doğru kararını verecektim.  
Bizim gibi hayata insandan yana bakmaya çalışan insanların, çocukları olduktan sonra hep içinde şöyle bir soru beliriyor: Oğlum da benim gibi insandan yana, doğadan yana, hayvanlardan yana bir dünya düşüne tutunabilecek mi? Paylaşmanın kıymetini, şu bencilliğin sistemsel olarak hayatlarının her alanına sindiği, eğitim adı altında derinden içlerine işlendiği bu günlerde benim anlatmamla, benim yaşamımla öğrenebilecek mi? Gelecekte torunlarına bir tane daha fazla ağaç gölgesi bırakabilmek için gerekirse gidip bir barikatta dövüşebilecek mi?  
Açılabilecek mi fikri, canevi, nefesi… *

O gece kararımı verdim. Oğlumu da götürecektim. Düşünsenize öyle bir tarihsel dönemden geçiyorduk ki; çocuklarınıza altmışların o paylaşan, direnen, direndikçe insanlık adına dünya adına güzelleşen bir dönemi ne kadar anlatırsanız anlatın. Parasız bir şeyler almayı... Para karşılığı beklemeden bir şeyleri birilerine sadece ihtiyaçları olduğu için vermeyi... Paylaşmanın en saf, en güzelini nasıl anlatabilirsiniz?

Annesiyle her gün odasının dağınıklığı yüzünden kavga eden, üzerinden çıkarttıklarını yerlere atan ve odasını temiz tutma, düzenli tutma konusunda milyonlarca uyarıya rağmen yol alamıyorsunuz. Ona sorumluluğunu anlatmanın bundan daha güzel bir yolu olabilir mi? Her sabah çadırlardan uyanan kalabalığın el ele verip sokakları caddeleri temizleyip, bir gün önce yarattıkları çöpleri toplayışını seyredip sonra hadi baba mıntıka temizliğine demesinden daha güzel bir eğitim düşünülebilir mi?

Sıraya girmeyi, herkese tanıdık, tanımadık bütün güler yüzüyle günaydın demesi gerektiğini. Herkesin ellerinde kitaplar, gülen gözler ile geceleri ateşin etrafında Can Baba’dan şiirler dinlemenin güzelliğini.

Akşamları sevdikleri huzur içinde yatabilsin diye barikatta nöbet tutmanın, bu nöbet sırasında uykuyu dahi düşünmemenin ne olduğunu nasıl anlatabilirsiniz ki başka türlü?

Öyle bir dört gün geçirdik ki çadırda. Oğlumun değişimini eşimle beraber öyle keyifle izledik ki. Anlatamam bunları sizlere.
Baba, dehşet bir kelime aslında. Yaratan bir sözcük. İnsanın varoluşuna öyle yakın bir sözcük ki. Can Baba çocuklarına nasıl bir babaydı bunu ben bilemem. Su’ya, Güzel ‘e ve Hasan’a sorun onu. Ama bana sorulursa baba öğretendir. Öğretirken gösteren. Gösterirken kızan. Öfkesi patlamadan gizleyen, patlayınca da küfredendir. Sistemin kokuşmuşluğu çocuklarına bulaşmasın diye kavga eden, bu sebeple onları mecburen yalnız bıraksa da, içeride damdan damlaya göz olmaz ya* diye dışarıya öğretmeye, onlara su damlası getirmeye devam edendir.
Tavan arası küçülmese de fındık faresi büyüdükçe yeri darlanan çocuklarına:  

‘Cirit oyna oynayabildiğin kadar
Bulduğun neyse mekân!      
Ellerin, ayakların ve çükünle değilse de,
Hala genç kalan aklınla koşmaca oyna.’ * diyendir. Baba, öz babamın dediği gibi doğrunun yanında kalmakla gebereceğini dahi bilsen, vazgeçme diyendir. Senin için duyduğu kaygıları her akşam iki duble rakıya gömüp, kendini telef edendir.
Bilmem Su’yu, Güzel’i ve Hasan’ı ancak Can Baba bunları bize damdan damlaya damlaya topladığı elli ki damlasının her birinde, falakaya yatırılmışken söyledi.

Cama vurulmuş güneş kırıldı
Nar daneleri döküldü suya
Gayrı adam oldu diye babam
Oğlum beni sevse ya

Bende Can Baba’nın milyonlarca oğlundan biri olarak: Seni çok sevdik Can Baba …
Bu sevgime yaslanarak oğluma söylediğimle bitireyim bu babalık-oğulluk dersini. 

SOL AK OĞLUM

Solfej öğreniyor oğlum.
Piano çalan bütün nezaketlere,
SOL notasından başlıyor.
Herkes ona DO diyor,
oradan başla....

Orası kendi başlangıç evrenidir,
dünyalı müziğin.
Ama o SOL’den başlıyor.

Babasından mı öğrendi acep
Yolunu yordamını bilmeden
Doğru yolu bulmayı.

www.evrensel.net
ETİKETLER Can yücel