Zeytin ve zeybek

Zeytin ve zeybek

Zeytin ağacına elini dayadı. Ardı ardına kurşunlar mor cepkenini parçalayıp gövdesine saplandı. Kanı, güngörmüş zeytinin dibinde göllenmeye başlamıştı

Özer AKDEMİR

Sulusepken bir yağmur başladığında tepeden, belli belirsiz keçi yolundan aşağıya iniyordu. Atı, ilk kez geçtiği bu yolu sanki her gün tepiyormuşçasına kayıp gidiyordu. Tüfeğini namlusu aşağıya bakacak şekilde çaprazlama asmıştı boynuna. Mor cepkeninin yeleleri rüzgar vurdukça iki kanat gibi açılıyor, nar çiçeği renkli fesi ay ışığında parlıyordu. Fesin üzerine doladığı kefiyeyi yağmur başlamadan çıkarıp silahlarını ve fişeklerini örtecek şekilde boynundan aşağı doğru uzatmıştı. Kefiyenin ucundan ortası sarı papatya desenli oyalar sarkıyordu.
Çamların koyu gölgeleri arasından iri damlalar halinde inen yağmur hızını her geçen an arttırırken, gece yarısını çoktan geçmişti.
Yağmurun böylesine yağması, rüzgarın bu yağmura eşlik etmesi atlının keyfini yerine getirdi. Yola çıktığından beri üzerine sinen tedirginlik azalmıştı. Bu havada gözcülerin burunlarının dibini göremeyeceğini, pusuya yatmayacaklarını biliyordu.

Yine de dikkatli bir şekilde çıktı ormandan. Sık kızılçamların bittiği yerde durdu. Atından inerek önündeki açıklık arazide görünen küçük kulübeye doğru ilerledi. Belli belirsiz bir ışık sızıyordu kulübenin penceresinden. Bacasında da beyaz bir duman tütüyordu.
Atının yularını eline almış, yanında, gövdesini gövdesine yapıştırarak yürüyordu. Her ihtimali düşünmek durumundaydı, güvenliğini almalıydı. Kaygılandığı canı değil görevinin başarılı olamaması endişesiydi. İzmir’den gelen silah ve mermileri sakladığı yeri sadece kendisi biliyordu. Bu yeri ne pahasına olursa olsun efesine bildirmesi gerekiyordu. Görevi buydu.

Ulu bir defne ağacının altında yapılan törenle başladığı kızanlıkta yılları devirmişti. Oyalı mavi çakşırından görünün diz kapakları bronz renkte nasır bağlamıştı. O bir zeybekti artık. Sadece yeni katılan kızanların dizleri ak pak olurdu.

Kulübenin  penceresine yaklaştığında gözlendiğini anladı. Tedirgin bir şekilde elini kuşağına uzattı. Parmakları şal kuşağın arasındaki tabancasıyla buluştuğunda kulübeden yayılan ışığın üst üste üç kere kararıp yeniden yandığını gördü. Rahatladı. Parola buydu.
Evin kapısına vardığında, kızanlardan birisi çıkıp atın yularını elinden aldı. Kapıdan girerken yüzüne sıcak havayla birlikte sobada kavrulan kestanenin kokusu çarptı. İçeriden belli belirsiz bir sesle “gel hele zeybeğim, gel” denildi.

***

Uzun siyah saçlarını, ince parmaklarıyla geriye doğru tarayarak, “Dağlara müfreze çıkaracaklar. Çıkarsınlar, onların da, arkalarındaki ağaların da defterlerini düreceğiz” demişti İslamoğlu Mustafa Efe.

Kuru meşe kütüğünün tatlı çıtırtılarla yandığı sobanın üzerinden aldığı sıcacık kestaneleri avucuna koyarken, gözlerini gözlerine dikip şunları söylemişti; “Biz dağa neden çıktık? Beş on derebeyinin yüzünden. Halkı haraca bağlamışlar, ırz, namus tehlikede. Kimseye hesap vermez, savaş olur gitmezler. Giden, ölen hep zavallı halk. Onlara baklava, börek halka kuru ekmek! Böyle bir düzen hak mıdır, hem bu dünya da hem ötekinde?..”

Sazını eline alıp türküye başladığında kaytan bıyıklarının titrediğini gördü efenin. Gözlerini kapatmış, alnında da domur domur terler birikmişti. Sanki başka bir yerde idi, vücudu sazın nameleriyle titriyor, bükülüyordu.

Gecenin geç vaktine kadar efenin bağlama çalmasını, türkü söylemesini dinlemiş, söylediği her türkü içine işlemişti.

Gün ağarmadan çıktı evden. Yağmur durmuş, belli belirsiz incecik bir pus kaplamıştı her yanı. Tan vaktinin kızıllığı Gökbel Dağı’nın kayalıklarında yansıdı. Görevini tamamlamış olmanın huzuru vardı içinde. Bir an önce kızanlarının başına gitmeli ve kendisine verilen yeni görev için Karpuzlu ovalarına geçmeliydi.

***

Tam bunları düşünürken geldi ilk kurşun. Sol omzundan girip çıktı. Atından sırtüstü düşer düşmez kendini yaşlı zeytin ağacının dibine attı. Kocaman gövdesi boğlum boğlumdu zeytin ağacının. Belki de bin yaşındaydı.

Tabancasını kuşağının arasından çekerken acı hissetmiyordu. Sol yanından oluk oluk akan kanı sırmalı cepkenini, mavi beyaz mintanını kızıla boyamıştı bir anda. Elini omzuna attı, yarayı buldu. Göğsüne doladığı muskanın beş parmak üzerindeydi. Birden bire ter basmıştı sabahın serinliğinde. Terini silmek isterken elinin kanı bıyıklarına bulaştı.

Pusuya düşmüştü, güpegündüz hem de. Kızdı kendine, nasıl hissetmedim diye. Bir zeytin bahçesindeydi. Gelen seslere bakılırsa etrafı fena halde sarılmıştı. Sol omzundan akan kanın şorlayışından anladı durumunun hiç de iyi olmadığını.  

Sırtını yaşlı zeytin ağacına dayadı. Omzunun acısına aldırmadan çapraz tüfeğini çıkardı. Tabancasını da yanı başına koydu. Fişekliğindeki bütün fişekleri yavaş yavaş yaklaşanlara doğru yaktı.

Karşıdan gelen seslerden birilerini vurduğunu anlıyor, yanı başından vızıldayarak geçen kurşunlara aldırmadan ardı ardına silahını ateşliyordu. Tüfeğin mermisi bittiğinde tabancayı eline aldı. Bu arada vücuduna bir iki merminin daha dediğini hissetti. Gözleri kararmak üzereydi artık. Zeytin ağacına kanlı elini dayadı. Ardı ardına kurşunlar mor cepkenini parçalayıp gövdesine saplandı. Kanı, güngörmüş zeytinin dibinde göllenmeye başlamıştı...

***

Yatağan’dan Gökbel’e doğru uzanan kömür ocağını genişletmek için yapılan zeytinliklerin kesim/söküm işleri sırasında bir hareketlenme oldu. Kocaman kalın gövdeli yaşlı bir zeytin ağacını elindeki benzinli testere ile dibinden kesmeye başlayan işçinin birden testereyi atıp Turgut Köyüne doğru kaçtığı görüldü. Saatler sonra korkudan gözleri pörtlemiş işçiyi uzun yeşil otların arasında gizlenirken buldu arkadaşları. Ne olduğunu sordular, neden hortlak görmüş gibi kaçtığını. “Testereyi gövdesine dokundurduğumda ‘ahhh’ sesi geldi zeytinden. Rüzgarın sesi sandım, devam ettim. Tekrar ‘ahh’ etti zeytin ağacı. Kestiğim yerden kan sızıyordu!..”

Kömür Ocağı

İşçinin yorgunluk ve sıcaktan rahatsızlandığın düşünüp evine gönderdiler bir arkadaşıyla. Kesmeye çalıştığı zeytinin yanına vardıklarında ise hepsinin ağızları bir karış açık kaldı; Zeytinin dibinden kana benzer bir kırmızılık toprağa akıyordu! Ağacın kesildiği yerden, mor pulları gün vurdukça nar çiçeği rengine dönen bir yılanın, ikiye bölünmüş gövdesi sarkıyordu!

Son Düzenlenme Tarihi: 28 Ocak 2018 11:59
www.evrensel.net
ETİKETLER Özer Akdemir