Türkiye işçi sınıfı tarihi: 1970-1980

15-16 Haziran Direnişi ile doruğuna ulaşan işçi sınıfı mücadelesi, 1970’li yıllar boyunca dalgalı bir seyir izlemiştir. 

1970’li yıllar, işçi sınıfı mücadelesi ve sendikal hareket açısından zengin ve bir o kadar da karmaşık olayların yaşandığı yıllar olarak bilinir. Türkiye işçi sınıfının en büyük eylemi olarak bilinen 15-16 Haziran Direnişi ile doruğuna ulaşan işçi sınıfı mücadelesi, 1970’li yıllar boyunca dalgalı bir seyir izlemiştir. 
1960’lı yılların son çeyreğinden itibaren, hem ülke, hem de uluslararası alandaki, karşılıklı sınıf ve güç ilişkilerine bağlı olarak, sendikal mücadelenin yaygınlaştığı ve güçlendiği görülmektedir. Bu dönemde, işyeri örgütlülüklerinin güçlü olmasının da etkisiyle sendikal hareket, dönem dönem devletten ve sermayeden bağımsız olarak hareket edebilmiş, yapılan eylem ve grevler sonucunda somut kazanımlar elde edebilmiştir. Öte yandan işçi eylemlerinin yaygınlaşmasına paralel olarak giderek güçlenen sendikal bürokrasi, bazen patronlardan bile daha güçlü ve etkili bir engel olarak işçi sınıfının hareket alanını daraltmaya ve sınıf mücadelesini zayıflatmaya çalışmıştır.


12 MART’A DİSK’TEN ÖVGÜLER
DİSK, 12 Mart muhtırası karşısında onaylayıcı bir tavır takınmış, Türk-İş’ten bile erken davranarak ve Türk-İş’ten çok daha kesin ve köşeli ifadeler kullanarak 12 Mart darbesinin haklılığını ileri süren açıklamalar yapmıştır. 12 Mart darbesi sonrasında, daha önce DİSK ile yakın ilişkileri olan Türkiye İşçi Partisi ve demokratik öğretmen hareketinin en önemli mücadele örgütlerinden birisi olan Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) kapatılırken, DİSK’e dokunulmamış olmasında, 12 Mart rejimine övgüler dizen bildiride yer alan ifadelerin etkili olduğu açıktır. Ancak ilerleyen yıllarda DİSK’e bağlı sendikaların ve işçilerin mücadelesini yükselmesi, kısa süre içinde DİSK’i yeniden hedef haline getirmiştir.

 

PARTİLERÜSTÜ POLİTİKA

1970’li yıllar, gerek sendikaların ve sendikal mücadelenin gerekse devrimci gençlik mücadelesinin baskı ve şiddet uygulamalarıyla ezilmeye çalışıldığı yıllar olarak bilinmektedir. 1970’li yıllarda sınıf mücadelesi şiddetlenerek sürmüş, mücadelenin tarafları arasındaki saflar daha da netleşmeye başlamıştır. Türkiye sendikal hareketinin ciddi anlamda siyasallaşma sürecine girdiği bu yıllarda, 1960’lı yılların ortalarından itibaren temel tartışma konusu olan “partilerüstü politika” ilkesi, 1976 yılında Türk-İş tüzüğünden çıkarılmıştır. Ancak bu ilke tüzükten çıkarılmış olsa da, Türk-İş partilerüstü politika anlayışını sonraki yıllarda da fiilen savunmaya devam etmiştir.


İKTİDARLAR VE SENDİKA İLİŞKİLERİ

O yıllarda devleti yönetenler kamuda çalışan işçilerin Türk-İş’te örgütlenmesini işçi sınıfını denetleyebilmenin ve iş uyuşmazlıklarını denetimleri altına almanın önemli bir aracı olarak görmüştür. Ayrıca, kamu işletmelerindeki istihdam politikasının doğrudan bir sonucu olarak, bu işletmelere o dönem hangi parti iktidardaysa, o partinin yandaşı olanlar işçi olarak alınmaya çalışılmıştır. Bu durum, kapitalist devlet işletmelerinde çalışan işçilerin sınıf mücadelesinin büyük ölçüde dışında kalmaları ve sınıf bilinci alanında daha geri bir noktada durmaları sonucunu doğurmuştur.

1970’li yılların başlarından itibaren sosyal demokrat sendikacılık hareketinin gelişmeye başlamasıyla birlikte, 1966 yılından itibaren “ortanın solu” anlayışını benimseyen CHP, özellikle Bülent Ecevit’in başkan olmasından sonra, sendikal hareket üzerinde etkili olmaya başlamıştır. Ancak sosyal demokrat sendikacıların Türk-İş’te başarılı olamamaları, bazı sendikaların ayrılarak DİSK’e katılmasına neden olmuş ve DİSK-CHP arasında bu dönemden itibaren gelişen ilişkiler, 1973 ve 1977 seçimlerinde DİSK’in CHP’yi desteklemesiyle en üst noktaya ulaşmıştır.
1970’li yılların başında DİSK’in CHP’yi destekleme kararından ve bu kararın gazetelere yansımasından DİSK daha fazla yararlanmış, 1971’de kapatılan TİP ile geçmişte kurduğu ilişkilerin kendince sakıncalarından kurtulma imkanı bulmuştur. Türk-İş’e tepki duyan ve DİSK’in görünürdeki siyasal çizgisinden çekinen bazı bağımsız sendikalar, bu açıklamalardan sonra DİSK’e yönelmiştir. DİSK’in 1974 yılı ortalarından itibaren kurulan sosyalist partilerle ilişkisinin olmadığına ilişkin açıklamaları da bu kanıyı ve bazı bağımsız sendikaların DİSK’e yönelmesini güçlendirmiştir.
DİSK’in gelişim çizgisinin, 1970’li yıllarla birlikte, yükselen sınıf hareketinin gerisine düştüğü görülmüştür. Bu durumun en önemli nedeni, işçi sınıfının “kendisi için sınıf” olma yolunda en önemli unsurlardan olan işçi sınıfının kendi siyasi partisinin olmaması ve sınıf sendikacılığı çizgisinin izlenmemesidir. Bu eksiklik, hiç kuşku yok ki, o dönem sendikacıların, sendika bürokrasisinin sorumluluklarını azaltıcı bir etken olarak değerlendirilemez.

 

SINIF MÜCADELESİNİ BÖLME AMACIYLA MİSK

1960’lı yılların ikinci yarısı ile birlikte 1970’lı yıllar, işçi sınıfının gerek sayısal olarak gerekse işçi hareketi, örgütlenme ve mücadele geleneği yaratma bakımından Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesinin en önemli dönemi olarak değerlendirilir. Ancak aynı dönem, gerek sivil ve gerekse resmi açılardan geliştirilen baskı ve sindirme eylemlerinin en yüksek boyutlarına ulaştığı yıllar olmuştur. Dolayısıyla toplumun tüm kesimlerini kapsayan kesin ayrışmalar üzerinden artarak süren sınıf mücadelesi, bizzat patronlar ve onların koruyucusu hükümetlerin sendikal hareketi bölme ve güçsüzleştirme girişimlerini de gündeme getirmiştir.
23 Haziran 1970 tarihinde, sınıf mücadelesini bölmek amacıyla Türkiye Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK) kurulmuştur. MİSK, “tek ve mecburi sendikacılık” anlayışını benimseyen ve faşist ve otokratik ülkelerde görülen “devlet sendikacılığı”nı savunan bir yapıda ortaya çıkmıştır. Ancak kendisinden beklenenin aksine işçiler içinde önemli bir başarı sağlaması mümkün olmamıştır. 1975 yılında Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin kurulmasından sonra, devlet ve işveren destekli olarak bazı işyerlerine girmeye çalışmış, bu nedenle işçiler arasında sık sık çatışmalar yaşanmıştır.

 

www.evrensel.net