Bordo ruj

Bordo ruj

En büyük sıkıntısı maddiyat oldu. Burs yetmiyor ve evdekilerden de para almak istemiyordu.

 

Sümeyye YEŞİL

Gaziantep

İki farklı insan, iki farklı görünüş… Biri her gün evde, tamamen ev işleriyle uğraşıp belirli bir saatten sonra dışarı çıkamayan. Öbürü ise tam tersi gezip tozmaya biraz meraklı hatta bazen saatin kaç olduğunu dahi unutabilen. Bu iki farklı insan bir bedende olabilir mi? Olabiliyormuş işte…

İlkokul, ortaokul, lise derken eninde sonunda üniversite yolları göründü O’na. Mutluydu. Uzun zamandır hayal ettikleri gerçek olmak üzereydi. Çok iyi bir ortalama ile liseyi bitirdi, zor bela parasını denkleştirip girdiği sınavlardan yüksek puan aldı. Gecesini gündüzüne kattı ama asla pişman olmadı. Hak ettiğini aldı çünkü. Fakat bu mutluluğu pek uzun sürmedi. Başka il, farklı insanlar, bambaşka bir hayat… Ona çok güzel görünse de aile bireyleri buna pek sıcak bakmadı. Abileri ağız birliği yapmış gibi “Kız başına elin memleketinde ne yapacaksın?” diye gece gündüz söylendiler başında. Baba bunu desteklemedi fakat maddi durumu el vermiyor ve kara kara düşünüyordu “Ne yer ne içer bu kız?” diye. O’na en çok annesi destek oldu. Okuyup doktor çıkmasını istiyordu kızının. Kendisi okumamıştı. Koca bir ömrü köyde, tarlalarda geçmişti. Kızının hayatının kendi hayatı gibi olmasını hiçbir zaman istemedi. Eninde sonunda zor bela da olsa ulaştı hayallerine, kimsenin engellemesine izin vermedi. Mutluydu.

Her şey çok farklıydı. Kısa zamanda bir çok insanla iletişim kurmuş farkında olmadan bambaşka ortamlarda bulmuştu kendini. Sürekli ders çalışıyor, fırsat buldukça arkadaşlarıyla dışarıya çıkıyor, çoğu zaman saati dahi unutuyordu. Kolay adapte oldu bu hayata. Çünkü mutluydu. İlk defa oje sürmüştü mesela. Sürekli tırnaklarına bakıp aslında güzel göründüklerini düşünüyordu. Çocukluğunda tükenmez kalemle yaptıkları şeyin aslında oje olduğuna karar vermişti. En büyük sıkıntısı maddiyat oldu. Burs yetmiyor ve evdekilerden de para almak istemiyordu. Ona da bir çözüm buldu. Gündüz okulu olduğu için geceleri garsonluk yaptı. Hatta kazandığı paranın bir kısmını ailesine gönderiyordu. Fakat onlar çalıştığını hiçbir zaman bilmedi. Onlara göre üniversiteye gitmesi büyük bir ayıp olarak görünürken, çalışması ise en büyük hata olurdu. Sosyal medya ile tanışmış, mini eteğin ne olduğunu öğrenmiş, saçlarını toplamak yerine kıvırcık yapsa daha güzel olacağını fark etmişti. Birde bordo rujun kendisine çok yakıştığını. Ve mutluydu…

İlk dönemini gayet iyi bir ortalama ile verdi. Bütünleme sınavlarına girmesine dahi gerek kalmadı. Eve, köyüne dönme vakti geldi. Zaman ne çabuk geçmişti. Kendisi bunun farkına dahi varmadı. İçinde çok garip hisler dolanıyor, bazı düşünceler beynini kemiriyordu. Gitmek ve kalmak arasındaydı. Evini, ailesini, abilerini dahi özlemişti. Hatta ara sıra, sürekli kapının önünde oturup gelen geçenleri izleyen, şalvarının rengi göze çarpanlara dahi olur olmadık şeyler söyleyen Cemile Teyze’yi dahi merak ediyordu. Kabul etmeliydi, gitme vakti çoktan geldi. Aslında sevdi bu hayatı. Kısa bir süreliğine de olsa bırakmak istemiyordu. Ama mecburdu, gitmek zorundaydı.

Önce kıyafetlerini ayıklamaya karar verdi. Etekleri, kısa kollu gömlekleri yanına almamalıydı. Sonra makyaj malzemeleri vardı. Onları da ortadan yok etmeliydi. Yola çıkma vakti yaklaştıkça valizleri tekrar tekrar karıştırıyor, gözünden bir şey kaçmasın diye uğraşıyordu. Otobüste pencere kenarına oturdu. Yolları izlemeyi severdi. Bütün hayatını yolculuk yaparak geçirmeyi hayal etti bir an. Ne güzel olurdu. Bir ara kitap okumayı düşündü. Elini çantasına attığında ellerindeki ojeyi fark etti. Yüzü kıpkırmızı kesildi. Böyle bir hatayı nasıl yapmıştı? Oysa o kadar da dikkat etmişti. Bir an önce onlardan kurtulması gerekiyordu. Yanında aseton olmadığını hatırladı. Elleri ayakları titremeye başladı. Bir çözüm bulmalıydı. Çantasında dolabının anahtarını buldu. Evet, bu çok mantıklı. Bu anahtar O’na yardımcı olabilirdi. Köye vardıklarında tırnaklarındaki renkliliği çoktan yok etmişti. İçi rahat bir şekilde geçti babasının yanına. Onları gerçekten özlemişti.

Eve geçtiklerinde ilk annesine sarıldı. En çok da onu özlemişti. Annesi gözüne yaşlı gözüktü bir an. Ağlamaklı oldu ama tuttu gözyaşlarını. Annesini üzmemeliydi. Abileri soğuk karşıladı O’nu. Üzülmüştü. Ne olursa olsun sarılmaları gerekirdi. Yine de vazgeçmedi. Özellikle büyük abisine sarılması gerektiğini hissetti. O ayağa kalkmasa da kendisi bunu yapacaktı. Eğildi. Ve o dakikadan itibaren bunu yaptığına pişman oldu. Hayır… Eğilmemeliydi. En sevdiği bordo ruj abisini ayağa kaldırmıştı. Ve oturma sırası kendisine gelmişti. Abisinin tokadı ile kapaklandı yere. Sonrasında kapattılar onu arka odaya bağırış çağırış. Abisinin dediğine göre oralarda kötü yola düşermiş, önünü alamazlarmış. Konuşmak, itiraz etmek istiyor ama yapamıyordu. Böyle bir detayı gözden kaçırdığı için defalarca kızdı kendisine ama hiçbir faydası olmadı. Annesi bu defa ikna edemedi abilerini. O gece bir türlü sabah olmadı. Ve bir daha o çok sevdiği bordo ruju süremedi.

 

 

www.evrensel.net