İran vesilesiyle ‘zombi kampçılığın’ portresi

İran vesilesiyle ‘zombi kampçılığın’ portresi

İran’da devam edip etmeyeceği henüz meçhul olan kitle hareketliliği, jeostratejik kamplaşmanın cenderesinde çatlak yarattığı için dahi olsa hayırlıdır

Foti BENLISOY

1

Tahtı, tacı ve kellesini ülkesindeki devrimle yitirecek 16. Louis’nin devrimci mücadelelere bir sempatisi yoktu elbette. Ancak Louis’nin başında olduğu Fransa, Britanya ile olan rekabetinde öne geçmek adına Amerikan devrimini askeri ve finansal olarak desteklemişti. Bu yardım olmasaydı devrim belki de başarılı olamayacaktı. Peki bu gerçekten hareketle Amerikan devrimini Fransız kolonyalizminin bir manipülasyonu, mesela George Washington ya da Benjamin Franklin’i de birer Fransız ajanı saymak mümkün müdür? Lenin Rusya ile savaş halinde olan Almanların sağladığı “mühürlü trenle” Petrograd’a ulaşabildi diye Ekim Devrimi’ni bir Alman istihbarat operasyonu ya da Lenin’i bir Alman ajanı saymak mümkün müdür? Hiyerarşik ve eşitsiz uluslararası siyasal mimarinin dayattığı rekabet ve çekişme, büyük toplumsal mücadelelere her zaman sirayet etmek eğilimindedir. Bu nedenle  kitle hareketlerinin emperyalist dayatma, müdahale ve manipülasyonlardan bütünüyle azade geliştiği örnekler pek azdır.

2

Rosa Luxemburg,  1896 yılında yayımlanan “Sosyal Demokrasi ve Türkiye’de Ulusal Mücadeleler” başlıklı yazısına şöyle başlar: “Parti basınında Türkiye’deki gelişmeleri diplomatik entrikaların saf bir ürünü olarak temsil etme girişimlerine sıklıkla tanık oluyoruz (…). Bu pozisyonla alakalı çarpıcı olan şey, burjuva bakışından temelde herhangi bir farkı olmaması. Her iki durumda da büyük toplumsal fenomenlerin türlü türlü ‘ajanlara’, yani diplomatik büroların bilinçli eylemlerine indirgenmesiyle karşı karşıya kalıyoruz.  Burjuva siyasetçileri arasında bu türden bir perspektif elbette şaşırtıcı değildir: bu insanlar gerçekten bu alanda tarih yapar ve bu nedenle de en küçük diplomatik entrika dahi, kısa dönemli çıkarları açısından büyük bir pratik öneme haizdir. Ancak uluslararası olayları açıklamak ve her şeyden evvel kamusal hayattaki fenomenleri dipteki maddi nedenlere bağlamakla ilgili olan sosyal demokrasi için, bu tür bir siyaset bütünüyle beyhudedir. Tersine, sosyal demokrasi, iç siyasette olduğu gibi dış siyasette de aynı bakış açısına dayanan, yani konu edinilen fenomenin içsel toplumsal koşulları ve genel prensiplerimiz tarafından belirlenen kendi tutumunu geliştirmelidir.” Günümüzde “parti basınımızın”, yani sol matbuat (ve sosyal medya) aleminin yaklaşımı geneli itibariyle farklı değil. Entrikalar, diplomatik ayak oyunları ve bir dizi emperyalist tasarım, “bölgedeki” gelişmeleri açıklarken kullanılan en popüler fikri alet edevat. Bu parametreyi, yani çatışan jeostratejik çıkarlar alanını elbette dikkate almalıyız; bunda bir sorun yok. Ancak Rosa’nın hatırlattığı üzere bu alana sıkışmak ve karşı karşıya kaldığımız fenomenlerin (hele hele kitle mücadelelerinin) “dipteki maddi nedenlerini” ya da “içsel toplumsal koşullarını” değerlendirme dışı tutmak, solu “burjuva siyasetçilerinden” farksız kılan bir hata.

3

SSCB’nin çözülmesinden evvel “kampçılık” olarak adlandırılan perspektif, dünyanın kapitalist ve “sosyalist” kamplar arasında bölünmüşlüğünü esas alıyordu. Kampçı siyasetin merkezi ögesi, küresel, bölgesel ya da ulusal ölçekteki devrimci süreçlerin bu saflaşma temelinde değerlendiriliyor oluşuydu. Bu perspektif, sınıf hareketi ve toplumsal mücadeleler yerine devletlerarası sistemdeki çelişkileri esas alıyor ve temel olarak devlet aktörleri arasındaki ihtilaf ve çelişkilere odaklanıyordu. Buna göre bir kitle mücadelesi “bizim” kampta potansiyel olarak zaafa yol açacaksa asla hayırhah görülemezdi. Önemli olan aşağıdan gelişen mücadelelerin hangi dinamikleri açığa çıkardığı değil, devletlerarası sistem dahilinde “bizim” kampın konumunun muhafazasıydı. Günümüzde garip olan şey, ortada bir “sosyalist kamp” olmasa da “kampçılığın” hâlâ baki olması. O zaman (yanlış da olsa) belli bir mantığı olan bu yaklaşım, o mantıksal gerekçe (yani sosyalist kamp) ortadan kalktıktan sonra dahi, “ruhu” öte dünyaya çoktan göçmüşken bedeni bu dünyada dolanmaya devam eden bir zombi misali hâlâ aramızdadır. Bölgesel jeostratejik rekabette “velayet-i fakihçi” İran’ı zor durumda bırakma ihtimali var diye yoksulların başını çektiğibir kitle ayaklanmasını “emperyalizmin oyunu” diye mahkum etmenin “mantıklı” tek gerekçesi, işte bu “zombi kampçılık”tır. 

4

Lenin, Buharin ya da Hilferding gibi isimlerle anılan Marksist emperyalizm teorisinde “emperyalistler arası rekabet” vurgusu merkezi bir yer tutuyordu. Soğuk Savaş dönemindeyse bu vurguda bir geri çekiliş söz konusu oldu. Çünkü ABD II. Dünya Savaşı’nın sonunda sermayenin birikim koşullarını dünya ölçeğinde garanti eden bir küresel hegemon güç olarak tarihte eşi bulunmayan bir konum edinmişti. İşte bu rakipsiz konum nedeniyle ortada çekişen emperyalist güçler olmadığından, ABD solda giderek emperyalizmle özdeş olarak görülmeye başlandı. Oysa “duvarın” yıkılması sonrasında ABD’nin benzersiz hakimiyetine imkan vermiş olan spesifik bağlam da ortadan kalktı. ABD’nin dünya ekonomisindeki ağırlığı zaten uzunca bir süredir gerilemekteydi. 1989 sonrasındaysa ABD’nin ideolojik ve siyasi üstünlüğünü kapitalist devletler sistemi açısından sorgulanamaz kılan koşullar da yitip gitmişti. Bu durum karşısında ABD, mutlak askeri üstünlüğünü kullanarak küresel sistem üzerindeki hâkimiyetini muhafaza etmeye soyundu. Körfez Savaşı ile başlayıp Afganistan ve Irak’ın işgaline kadar süren bu yeni müdahalecilik, ABD’nin “süzerenlik” konumunu muhafaza etme ve potansiyel rakiplerini daha işin başında kendine yeniden bağlama girişimi olarak değerlendirilebilir. Bu girişim, günümüzde herkesin itiraf ettiği üzere akamete uğradı. Dolayısıyla bugün ABD göreli bir gerileyiş sürecinde ve bu, onun bir önceki dönemdeki rakipsiz konumunu sallantılı kılıyor. Bu bağlamda ana kapitalist ülkeler arası rekabet ve ihtilafların yeniden belirginleştiği ve dolayısıyla da uluslararası siyasal sistemin daha çatışmacı hale geldiği bir döneme girdiğimiz açık. Bu koşullarda klasik Marksist emperyalizm kuramcılarının emperyalistler arası çekişme vurgusuna bir biçimde geri dönmek kaçınılmaz. Dönülmez ve emperyalizmle esas itibariyle ABD’yi özdeş sayan eski tutumda ısrar edilirse, bir emperyal merkezin diğerine tercih edildiği yahut bazı emperyalizmlere bazılarından daha az karşı çıkıldığı garabet bir (kampçı) “antiemperyalizmle” karşı karşıya kalabiliriz.

5. 

Arap coğrafyası 1950’lerin sonlarıyla bilhassa 1960’larda bir bölgesel “Soğuk Savaş’a” sahne olmuştu. Bir tarafta Nasır önderliğindeki Mısır başta olmak üzere “radikal” Arap cumhuriyetleri, diğer yanda muhafazakar Arap devlet ve monarşileri vardı. Bugünse yeni bir bölgesel Soğuk Savaş ile karşı karşıyayız. Bu yeni “Soğuk Savaş”, Suudi Arabistan öncülüğündeki ülkeler blokuyla İran öncülüğündeki eksen arasındaki bir mücadele olarak yorumlanıyor. Türkiye solundaysa bölgedeki siyasal ve sosyal türbülansı bütünüyle bu jeostratejik kamplaşmaya tabi kılan bir anlayış yaygın. Dahası, emperyalizm karşısında tutum almak gibi “gerekçelerle” İran cephesine hayırhah yaklaşılabiliyor. Oysa İran önderliğindeki güçleri, geçmişin (sorunlu da olsa) radikal Arap milliyetçiliğiyle karşılaştırmak ve onları “ilericilik” adına savunmak ciddi bir hata olacaktır. Yeni bölgesel Soğuk Savaş’ın parametreleri içerisinde kalarak bölgede demokratik ve sosyal kazanımlar anlamında “ilerici” bir seçenek inşa etmek mümkün değildir. Ancak bu parametreler değiştirilebilirse, aşağıdan kitle mücadeleleriyle çatışmanın ekseni devletler arası jeostratejik çatışmadan çıkartılabilirse sol açısından anlamlı bir siyasal saflaşma uç verecektir.

6

İran’da devam edip etmeyeceği henüz meçhul olan kitle hareketliliği, jeostratejik kamplaşmanın cenderesinde bir çatlak yarattığı için dahi olsa hayırlıdır. Plebyen kalabalıkların başını çektiği bu “yumurta isyanı”na bizim muktedirlerin tepkisiyse, sadece İran’la artan yakınlaşmanın ürünü değildir. İsyan, İran aynasına bakan bizim “mollalara” kendi düzenlerinin de kum üzerine bina olduğunu hatırlatmıştır. Sırf bu bile kimden ve neden taraf olmamız gerektiğine dair yeterli gerekçedir. 

www.evrensel.net
ETİKETLER İran