Uranyum sorununu gizleyenler nükleer santrali yaparsa...

Uranyum sorununu gizleyenler nükleer santrali yaparsa...

Gazetemiz İzmir Muhabiri Özer Akdemir ile 3. kitabı 'Uranyum Uğruna/Dilsiz Çocukları Ege’nin' kitabını konuştuk.

Eda AKTAŞ
İzmir

Gazetemiz İzmir Muhabiri Özer Akdemir’in 3. kitabı “Uranyum Uğruna/Dilsiz Çocukları Ege’nin” kitabı çıktı. İlk iki kitabında olduğu gibi üçüncü kitabında da çevre sorunlarına eğilen Akdemir’in son kitabı Ege’de 40 yıl önce yapılmış uranyum madenciliğinin günümüzdeki çevre ve sağlık etkilerini ele alıyor. 

Bilimsel raporlar, alanda yapılan ölçümler, gözlemler ve halkla yapılan görüşmeler üzerine kurgulanan kitap, doğaya yapılan kontrolsüz müdahalelerin nasıl bir trajediye dönüştüğünü gözler önüne seriyor. 
Akdemir’le üçüncü kitabı hakkında söyleştik:

Bu sizin üçüncü kitabınız. Yine çevre sorunlarına eğilen bir kitap yazmışsınız ancak bu sefer hemen hemen hiç bilinmeyen bir konuya el atmışsınız. Nereden aklınıza geldi bu konu?
Her şey Bergama’ya, 5 Haziran 2005 Dünya Çevre Gününe altın madencilerinin saldırısı ile ilgili davanın bir duruşmasına giderken, minibüsün içinde yapılan bir sohbetle başladı. Ege Üniversitesi Çevre Mühendisliği öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Enver Yaser Küçükgül’ün 35-40 yıl öncesinden bir anısının peşine düştük bir anlamda. Enver Hoca sohbet arasında henüz lise öğrencisi iken, Manisa Köprübaşında uranyum işletmesinde mühendis olarak çalışan bir akrabasını ziyarete gittiğinde gördükleri üzerine mühendis olmaya karar verdiğini anlattı. O tesislerde nükleer yakıt hammaddesi olan “sarı pasta”nın üretildiğini de söyledi. “Ne oldu o sarı pastaya, Köprübaşındaki uranyum işletmesine? Hâlâ orada mı acaba?” gibi soruların çekiciliğine kapılıp yanıtlarını bulmak için, Bergama yolculuğundan bir hafta on gün sonra EGEÇEP’ten Jeofizik Yüksek Mühendisi Erhan İçöz’ün arabasıyla kendimizi Köprübaşı yolunda bulduk. Bir bilinmeze doğru gittik, yıllardır bilinen ama önemsenmeyen, sessizlikle geçiştirilmeye çalışılan bir çevre ve sağlık skandalının verileri ile geri döndük. Öykü böyle başladı.

Daha önce Köprübaşındaki uranyum madenciliğinin yarattığı sorunlar biliniyor muydu yani? 
Kesinlikle! Devletin ilgili tüm birimlerinin haberi vardı oradaki durumdan. Zaten 40 yıl önce, MTA’nın da içinde olduğu, yabancı ülke teknik personelinin de yer aldığı bir pilot proje idi Köprübaşı’ndaki uranyum madenciliği. Onun üzerinde konuya dair bilimsel makale, araştırma yapılmıştı. Ancak bunlardan en önemlisi 2008 yılında Fırat Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Şaşmaz tarafından yapılan araştırma idi ki, TÜBİTAK destekli bu araştırmada uranyum madenciliğinin yol açtığı çevresel sorunlar hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede konulmuştu. 

Ne gibi verilen var Prof. Şaşmaz’ın raporunda?
Prof. Şaşmaz, bölgedeki topraktan, havadan, sudan, bitkilerden aldığı örnekleri daha güvenilir bulduğu Kanada’ya göndermiş, buradan gelen sonuçları raporunda yorumlayarak ilgili her yere göndermişti. Bu verilere göre bölgede uranyum madenciliği kaynaklı çok ciddi bir kirlilik vardı ve acil önlem alınması gerekiyordu. Raporun bu çarpıcı tespitlerine rağmen, 2008 yılından bizim gidip ölçümler yaptığımız ve bunu gazete haberi olarak duyurduğumuz günlere kadar hiçbir girişimde bulunulmamıştı. 

Haberlerden sonra neler oldu?
Biz, Kasar köyünde limitlerin 140 katı radyasyon ölçtük. Yapılan madencilik faaliyetinin ardından hiçbir önlem alınmadan terk edilip gidilen, köye 1 km uzaklıkta, hâlâ tarımsal faaliyetin ve hayvancılığın yapıldığı bir bölgede. Haberlerin ardından TAEK ve diğer yetkililer bölgenin doğal uranyum yatağı olduğunu ileri sürerek, yüksek radyoaktivitenin ‘normal’ olduğunu açıkladılar. Milyon yıldır o toprağın içinde zararsız halde bulunan uranyumu 40 yıl önceki madencilik faaliyeti ile kendilerinin açığa çıkardığını, bir anlamda uyuyan canavarı uyandırdıklarını, üstelik sonrasında da hiç bir şey yapmadıklarını gizlemeyi, örtmeyi, inkar etmeyi tercih ettiler. Tipik suçlu devlet refleksi! Oysa sorun çok çok daha büyük bizim yazdığımızdan. Koca bir baraja, oradan nehirlerle, derelerle Ege’ye kadar giden büyük bir kirlilik var.

Kisir Köyü, Kasar Köyü, isimleri ne kadar benziyorlar birbirine. Buradaki sorunla ilgili de önemli veriler yer alıyor kitabınızda. Kisir’ deki uranyum skandalını da sizin haberler ortaya çıkardı değil mi?
Evet. Kisir’e, Köprübaşı haberlerinden yaklaşık 1 - 2 ay sonra gittik. Kanser olaylarının nedenleri konusunda haber,  televizyon programı yapacaktık ki, köylülerle konuşurken yakın bir yerde uranyum sondajları olduğunu söyledi köylüler. Sonrasında Köprübaşı hâlâ tartışılırken Kisir’de ortaya çıktı uranyum kirliliği karşımıza. Burada da üç kez ölçüm yapıldı, bizzat benim katıldığım. Ölçülen değerler Kasar’dakilerden kat kat fazlaydı! İzin verilen limitlerin 500-600 kat fazlası radyoaktif değerler ölçüldü. Ama aynısı oldu, TAEK bu değerleri de ‘normal, doğal uranyum madeninde olabilecek değerler’ diye geçiştirdi. 

Uranyum madenciliği, radyoaktivite, nükleer tehlike gibi son derece teknik bir konuyu ele alan kitabınızda bazı bölümlerde kullandığınız dil dikkat çekici. Edebiyatla, öykü tadında anlatmayı yeğlemişsiniz bazı bölümleri. 
Ekolojik meseleleri edebiyatla anlatabilmenin son derece önemli ve bir o kadar da gerekli olduğunu düşünüyorum. Son yıllarda gittikçe gelişen “eko eleştiri” ya da “eko kurgu” denilen bu tür, ekolojik sorunların edebi bir dille ele alınmasını, yansıtılmasının önemi üzerinde duruyor. Kisir köyünü tarif etmek, Latmos kırsalı hakkında bilgiler vermek ya da 13 yaşında kanser tedavisi görmek zorunda kalan bir kız çocuğunu anlatabilmek için çoğu zaman haber dili, tekniği yetersiz kalıyor. 

Son Düzenlenme Tarihi: 12 Aralık 2017 07:53
www.evrensel.net