YÖK 36 yaşında: OHAL’siz Türkiye, YÖK’süz üniversite

YÖK 36 yaşında: OHAL’siz Türkiye, YÖK’süz üniversite

1980 darbesinin ardından kurulan Yüksek Öğretim Kurumu’nun 36. yıl dönümünde üniversite bileşenleri OHAL ve YÖK’ün kaldırılmasını istedi.

Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) kuruluşunun 36. yıldönümünde. Yükselen toplumsal mücadeleyi, eşitlik ve özgürlük arayışını bastırmak için gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 darbesi etkisini kalıcılaştırmak için Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Yükseköğretim Kurulu (YÖK) gibi vesayet kurumları oluşturuldu. Toplumu askeri olarak denetimde tutma amacıyla MGK kurulurken, toplumsal aydınlanmanın ve hareketlerin mayalandığı alan olarak görülen üniversiteler ise YÖK eliyle denetime alınmak istendi. YÖK’ün 36. kuruluş yıldönümünde üniversiteler ve bilim insanları OHAL ile birlikte her zamankinden daha fazla baskı ve saldırı altında bulunuyor. YÖK’ün yıldönümünde öğrenciler ve akademisyenler görüşlerini anlattı.

ODTÜ’LÜLER: SÖZDE DEĞİL, ÖZDE BİLİM YUVALARI İSTİYORUZ!

ODTÜ
ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü ÖTK Başkanı Ekin Deniz Hoş: KHK korkusuyla işlenen dersler, yapılan akademik araştırmalar ve OHAL bahanesiyle kısıtlanan öğrenci faaliyetleri baskının en görünür olduğu alanlar.

YÖK’ün kuruluşunun 36. yılında Evrensel'e konuşan ODTÜ’lü öğrenciler, bağımsız ve demokratik üniversite önündeki engel olan olan YÖK’ün kaldırılması gerektiğini söylerken, OHAL ile birlikte artan baskının ODTÜ’de de kendini hissettirdiğini belirtiyor.

ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü ÖTK Başkanı Ekin Deniz Hoş, AKP hükümetinin akademi üzerinde kurduğu baskının diğer bütün üniversitelerde olduğu gibi ODTÜ’de de güçlü bir şekilde kendini hissettirdiğini söylüyor. “Kurulduğu günden bu yana bu baskının aracı olma görevini elinden hiçbir zaman bırakmamış olan YÖK, akademide özerkliğin önündeki en büyük engel.” diyor Hoş ve ekliyor: “KHK korkusuyla işlenen dersler, yapılan akademik araştırmalar ve OHAL bahanesiyle kısıtlanan öğrenci faaliyetleri bu baskının en görünür olduğu alanlar. Kişiye özel açılan kadro ilanlarıyla “şeytan uzmanı” arayan üniversitelere izin veren YÖK, yüzlerce ilerici akademisyeni de işinden etmiştir. Ortak taleplerimizin netleştiği bu dönemde, biz öğrencilerin görevi bu ortak taleplerimiz etrafında birleşip mücadele etmektir. Üniversite en bağımsız ve özgür olmamız gereken bir yerken YÖK’ün varlığı bunu mahvediyor.”

ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi öğrencisi Berfin de talepleri olan üniversite modelini anlatıyor: “Sözde değil, özde bilim yuvası olarak adlandırabileceğimiz, kadınların kıyafetlerine karıştığı veya bir taciz olayıyla adı anılan öğretim üyeleri yerine yaptığı araştırmalar, hazırladığı akademik yazılar ile üne sahip hocalara ev sahipliği yapan üniversiteler istiyoruz.” Üniversiteyle ilgili alınacak her kararın öğrenciler ile birlikte alınması gerektiğini söylüyor Berfin ve üniversitelerin böyle demokratikleşeceğini ifade ediyor.  ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi öğrencisi Şirin İnan da “İktidar insanı yerine bilim insanı yetiştiren üniversiteler talep ediyoruz.” diyor.  ODTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik öğrencisi Alican da “YÖK, bilimsel eğitim karşısında bir engel ve gençliği endişeye düşüren bir etkendir.” ifadelerini kullanıyor. ODTÜ Psikoloji bölümü öğrencisi Mert Durna da eğitime yönelik iktidar baskısının arttığını söylüyor ve “Son dönemde eğitim ve siyaseti birbirinden ayırt etmek daha da zorlaştı çünkü siyasetin eğitim üzerindeki etkisi arttı” diyor.

ODTÜ’lüler, üniversitedeki eğitimden de şikayetçi. ODTÜ Psikoloji bölümü öğrenci temsilcisi Demet Can “Üniversite eğitiminin kesinlikle eşit ve parasız olduğunu düşünmüyorum” diyor ve “Mesela psikoloji lisans eğitimi bizim bir alanda uzmanlaşmamıza imkan sağlamadığı için mezun olduktan sonra birtakım mesleki eğitimler almak zorunda kalıyoruz. Ve bu eğitimler epey pahalı eğitimler. Bunu karşılayabilen öğrenci, iş imkanları açısından daha şanslı oluyor. Aynı okuldan mezun olsak bile ekonomik durumdan kaynaklı birçok eşitsizlik yaşayabiliyoruz.” ifadelerini kullanıyor. ODTÜ Sinema Topluluğu da YÖK’ün kuruluş yıl dönümünde Evrensel'e şu açıklamayı yapıyor: “12 Eylül zihniyetinin üniversitelerdeki özgür ortamı bir tehdit olarak algılaması sonucu akademiyi ve üniversite gençliğini kontrol altına almak amaçlı kurduğu YÖK’ün karşısındayız.” (AnkaraEVRENSEL)


YÖK parasız eğitim
Fikir üretiminin merkezi olması gereken üniversitelerde öğrenciler, OHAL ve baskılar nedeniyle düşünmekten, konuşmaktan korktuklarını ifade etti.

İ.Ü ÖĞRENCİLERİ: OHAL’İN ARDINDAN BASKILAR ARTTI

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Felsefe okuyan Oğuz, üniversitede son dönemde baskıların arttığını söylüyor. “Üniversitelerde kültürel faaliyetler çok sınırlı” diyen Oğuz ekliyor: “Biz bu etkinliklerin artmasını istiyoruz ancak uygulanan bu baskılarla etkinliklerin artması ve öğrencilerin kendi kültürel alanlarını oluşturması imkansız.” Daha sonra Oğuz’un arkadaşı söze giriyor ancak ismini vermek istemiyor: “OHAL’i sokakta da, üniversitede de fazlasıyla hissediyorum. Okulda sürekli çevik kuvvet ekipleri bekliyor, her yerde sivil polis var. Mesela bir berem var ve üstünde yıldız var. ‘Bunu giyersem acaba beni gözaltına alırlar mı?’ diye düşünüyorum. Bu OHAL’in psikolojimizi etkilediğinin bir göstergesi. OHAL bir an önce kaldırılmalı.” Yine Felsefe bölümünde okuyan Ceren de OHAL’in ilanının ardından üniversitelerde baskının arttığını ifade ediyor: “OHAL,  güvenlik önlemlerinin arttırılması demek. Bu durum üniversitede düşünce ortamını zayıflatıyor. Çünkü bu baskı ortamında öğrenciler fikirlerini söylemekten korkuyorlar.” Üniversitelilerin en büyük kaygılarından biri de gelecek. “Bu eğitim sistemi bizim hayallerimizi yok ediyor” diyor Ceren ve devam ediyor: “Bizleri hayal kuramayacak hale getirdiler. Eğitim sistemi değişmeli diyoruz ancak bizim ülkemizde hep geriye gidiyor. Bizim nitelikli ve bilimsel bir eğitime ihtiyacımız var. Öğrenciler, sırf iyi maaşı var diye istemedikleri bölümlere yöneliyor. Gençlerin işsizlik sorununu çözseler,  hem gelecek kaygımız olmayacak hem de yaptığımız işten memnun olacağız.” Coğrafya bölümünde okuyan Ali Haydar da “Üniversiteler gelecek konusunda umutsuzluğa itiliyor” diyor. Üniversitelerde rahat hareket edemediklerini söyleyen Ali Haydar, “Herhangi bir kültürel, sosyal faaliyet alanı yaratamıyoruz. Bir tanıtım standı kuruyoruz hemen sivil polisler standın etrafında dolaşıyor. Öğrenciler de bunları görünce bu topluluklara katılmaya çekiniyor. Bir de bunların yanında akademisyenleri okuldan atıp, kendi kadrolarını buralara doldurdular. Üniversite böyle bir halde” ifadelerini kullanıyor. Türk Dili ve Edebiyatı  bölümünde okuyan Kübra Kurt da “Müfredattan evrim çıkarıldı ama ben kafelerde, sınıflarda evrim üzerine tartışıldığına tanık oluyorum. Onlar ne yaparsa yapsın yine de tartışılıyor. Hocalarımız okuldan atıldı ama bizimle dışarıda buluştular. OHAL şartlarındayız, baskı altındayız ama biz de kendi solungaçlarımızı geliştirdik ve bir şekilde nefes almaya çalışıyoruz” diyor. (İstanbulEVRENSEL)


‘PAHALILIK BİZ ÖĞRENCİLERİN CEBİNİ YAKIYOR’

Eray ÖZTÜRK
İTÜ

İki senedir İTÜ’de okuduğumu belirterek giriş yapmak istiyorum. Bu süre genel olarak kısa gözükse de okulda yaşadığım sorunlar açısından birçok tanıklık ve çözümsüzlüğe aşina olduğum bir süre zarfı oldu. Çoğu İTÜ’lü gibi ben de hayatıma hazırlık okuyarak başladım. Bu dönemde dersler daha az yoğun olduğundan dolayı öğrenciler kulüplere daha fazla zaman ayırabiliyor. Zaman ayırdığı bu süreç içersinde de kulübün okuldan dolaylı yaşadığı birçok soruna tanıklık ediyor. Üniversiteye girdiğimden bu yana yönetimin ekonomik sıkıntıları bahane ederek kulüplerin birçok talebini geri çevirdiğini ya da kulak ardı ederek yapmaması ile kulüp faaliyetlerinin önünün kesildiğini net bir şekilde gördüm. Bütçe yetersizliğinden dolayı kulüplerin ihtiyaçları karşılanmazken aynı zamanda kulüplerin etkinlik yapabilmek adına talep ettikleri mekanlar da dolu olduğu gerekçesi ile bir çok kez kulüplere verilmedi. Kulüpler sorunu dışında öğrencilerin gün içinde muhakkak gitmek zorunda oldukları yemekhanede yaşanan sorunlar da öğrencilerin durumunu kötü etkiliyor. Yemek kalitesi ve fiyatı oranı bakımından zaten yetersiz olan yemekhanede bu yılın başında yapılan zamlar da öğrencilerin bütçe sorununu arttıran önemli bir konu oldu. Bazı öğrenciler zamların etkisinin az olduğunu ve yemeklerin hâlâ ucuz olduğunu düşünse de çoğu öğrenci gelen zamlardan dolayı ucuz yemek arayışına düştü. Ucuz yemek arayışı sırasında ise öğrencilerin ilk tercihi kampüs içinde bulunan özel işletmeler olsa da bu işletme fiyatları da öğrenci bütçesini oldukça zorlayacak durumda. Okuldaki bu genel pahalılık durumu sadece yemeklerde değil kırtasiye ihtiyaçlarında da kendini çokça hissettiriyor. Kampüs içinde tekel hale gelen kırtasiye markası işini hızlı halletmek isteyen, acil işi olan öğrencilerin cebinin yakıyor. Aşırı pahalılığın yanında kırtasiyedeki müşteri memnuniyeti de bir hayli düşük durumda. Yıl içinde birçok kez yaşanan öğrencileri azarlama, öğrencilere kaba davranma buna bir örnektir.  Şu ana kadar hep sorunlu olan şeylerden bahsettim. Bu kez hiç ortada olmayan ve yönetimin sorun olarak görmediği bir konudan bahsetmek istiyorum: Kahvaltı ve hafta sonu yemek. Arkadaşlarımızın hemen hemen hepsi okulda sabah kahvaltı olması gerektiğinde hem fikirler. Bu hem öğrencilerin güne daha zinde başlamasını hem de dışarıda poğaçaya verecekleri para ile daha sağlıklı bir kahvaltı yapabilecekleri anlamına geliyor. Okulda yemekhanenin hafta sonu kapalı olması ise öğrencileri tamamen dışarıda ekstra para harcamak zorunda bırakıyor. Yurtlarda kalan arkadaşların çoğu hafta sonları normalden iki kat fazla yemek masrafı yaptıklarını söylüyorlar. Konu yurtlara gelmişken okulumuzda çok büyük bir barınma ve yurt sorunu bulunmakta. İTÜ’yü şehir dışından kazanan bir kişi geldiği gibi çözülemeyen bir yurt sorunu ile karşılaşıyor. Yurtların yedek sırasında bulunan öğrenciler açıkta kalmamak için özel yurtların eline itiliyor ve özel yurtlarda bu fırsatı fahiş fiyatlar ile çok güzel kullanıyor. Okul içindeki bu pahalılığın ve sorunların öğrenciyi en az şekilde etkileyecek şekilde düzenlenmesi öğrencilerin yaşamını rahatlatır ve akademik anlamda üniversitelerin daha başarılı kurumlara dönüşmelerini sağlayabilir.


HİZAYA GETİRMENİN ARACI: YÖK

Heval Deniz TOSU
İTÜ

Üniversiteye girerken herkes gibi benim de bir takım beklentilerim vardı. Üstelik İTÜ gibi ismi bilinen bir okula gelince bu beklentilerim katlanmıştı. İlk hayal kırıklığımı hazırlık sınıfında dayatılan İngilizce kitaplarında yaşadım. Fahiş fiyatlara satılan İngilizce kitapları kafamdaki üniversite imajını zedeledi. Liseye göre çok daha büyük bir kurum olan üniversitelerde bile öğrencilerin cebindeki iki kuruşa göz dikildiğini düşünüyorum. Ayrıca son dönemlerde üniversite rektörlerinin iktidar partisinin bir üyesi gibi davranması da bizim bilimsel, demokratik, laik eğitim talebimizi boşa çıkartıyor. Üniversitelerin özgür olmasındaki diğer engelin de YÖK olduğu açıktır. Üniversiteleri dizginlemenin, hizaya çekilmesinin bir aracı olarak YÖK kullanılıyor.


OHAL KHK akademi ihraç
OHAL KHK'leriyle pek çok üniversitede akademisyenler görevlerinden alındı, kamudan ihraç edildi.

PROF. DR. YÜCEL DEMİRER: YÖK AKLI ÜNİVERSİTE FİKRİNİN ÖLÜMÜDÜR

Kocaeli Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’ndeki görevine KHK ihraçlarıyla son verilen öğretim üyelerinden Doç. Dr. Yücel Demirer de YÖK’ün kuruluş yıl dönümünde Evrensel'e konuştu. KODA (Kocaeli Dayanışma Akademisi) kurucularından da olan Demirer, “YÖK’ün görevi özgür aklı baskılamaktır” dedi.

YÖK’ün kurulduğu dönemi anlatan Demirer, “Tarihsel olarak okuryazar olmayanların sayıca yüksek olduğu bir arka plan önünde büyüyen, eğitimli sayısının arttığı aşamalara önceki dönemden artakalan çelişki ve ayrımlarla giren toplumlarda eğitim sosyal hayatın en önemli dinamikleri arasındadır. Bu durumla doğru orantılı bir biçimde eğitim ve özellikle de yüksek öğretim kurumları siyasal alanın her daim ilgisini çekmiştir. YÖK 1970 ve 1980’ler boyunca öğrenci gençliğin yüklendiği siyasal rolün tekrarını önlemek üzere kurulmuş bir kurumdur. Doğası gereği yerleşik değer yargılarının üzerinde ve ötesinde faaliyet gösteren bilim ortamlarını egemenlerin iktidarını pekiştirecek bir şekilde yeniden kurgulamak üzere oluşturulmuştur.  Bir gün baskıcı ve anti demokratik kurumların evrensel tarihi yazılırsa, Türkiye’nin bu esere verebileceği en önemli örnek olabilecek kapasitededir.” dedi. “YÖK aklı, üniversite fikrinin ölümü demektir.” diyen Demirer, şu ifadeleri kullandı: “Nitekim YÖK ortaya çıktığından bu yana, üniversiteden çok devletin bürokratik uygulamacı yapılarını andıran formlar ve memur gibi düşünen öğretim üyeleri üretmiştir. YÖK ortamında sözü geçen akademisyen değil yöneticidir. Emir verebilen gücünü akademik değerinden değil, kendisine politik bağlılığından dolayı bahşedilen yetkilerden alır. Böylesi bir ortamda asıl olan görüntüyü kurtarmak ve özgür aklı baskılamaktır.  YÖK’ü önemli kılan bir başka boyut, bir dönem YÖK aklından yakınan, onun çilesini çeken iktidar kadrolarının konumları değiştiğinde bu aracı iştahla kullanmaya devam etmiş olmalarıdır.” (Kocaeli/EVRENSEL)


EĞİTİM SEN: AKADEMİ, DARBELERE, OHAL'E, YÖK'E BİAT ETMEYECEK

Eğitim Sen Genel Merkezi, YÖK’ün kuruluşunun yıl dönümüne dair yaptığı açıklamada “Bilim ve üniversiteleri tasfiye eden YÖK ve OHAL tasfiye edilmelidir” dedi.

Akademi

Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) 12 Eylül 1980 askeri darbesinin en kalıcı kurumu olduğunu vurgulayan Eğitim Sen, bu dönemde kuruma atfedilen temel görevin “Asayişi sağlamak” gerekçesi altında hocaları, öğrencileri ve emek hareketlerini baskılamakla birlikte bilgi ve teknoloji oluşumunu, resmi ideoloji inşasını ve muhalif hareketleri kontrol ederek üniversitelerde itaat rejimini yaşama geçirmek olduğunu söyledi.
Eğitim Sen, “YÖK düzeninin 15 Temmuz darbe girişimi sonrası OHAL-KHK rejimiyle 12 Eylül’deki kuruluş formundan daha otoriter, muhafazakar, piyasacı ve hukuk dışı” hale geldiğini vurgulayarak “OHAL döneminde üniversitelerde neler oldu” sorusunu yanıtladı.

Buna göre;
*Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı, Türkiye’deki üniversitelerde görev yapan 1577 fakülte dekanın, yani tüm dekanların istifasını istedi.
*18 Ekim 2016 tarihinde 2016-2017 akademik yıl açılışı sarayda yapılarak, rektörler cübbelerine iktidar iliği açtı. Bu yıl da bu durum tekrarlandı. Üniversitelerin kurumsal özerkliği ayaklar altına alındı.
*Disiplin yönetmeliği yeni suçlar da ihdas edilerek 12 Eylül”dekinden de daha ağırlaştırıldı.
*Bakanlara, YÖK’e, rektörlere istediği kişiyi herhangi bir soruşturma olmaksızın işten atma yetkisi verildi. (667 sayılı KHK 4. Md.)
*Disiplin soruşturmalarındaki süreler kaldırıldı. (669 sayılı KHK 3. Md)
*ÖYP’li araştırma görevlilerinin kadrosu, üniversitelerde güvencesizliğin cisimleşmiş hali olan 50/d kadrosuna dönüştürüldü. (674 sayılı KHK 49. Md.)
*Görevden uzaklaştırma uygulamasındaki 3 aylık süre sınırı kaldırıldı. (675 sayılı KHK 13.Md)
*Rektörlük seçimleri kaldırılarak, rektörlerin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanması sağlandı. (676 sayılı KHK 85. Md)
*683 sayılı KHK ile hakkında “terör örgütü irtibatı” olduğu iddiasıyla adli soruşturma ya da kovuşturma yürütülen doçent adaylarının, doçentlik başvurusu yargı süresince durduruldu.
*Kamudan ihraç edilen 113 bin 440 kamu görevlisinin 41 bin 5’i (%36) eğitim kurumlarından ihraç edilmiş olup darbeye karışmak iddiasıyla ihraç edilen asker (8 bin) ve polis (23 bin) sayısının toplamından bile fazla olması, asıl darbenin eğitime ve eğitim emekçilerine yapıldığını açıkça göstermektedir.
*Darbe girişiminin hemen ardından üniversitelerden 4 bin 225’i akademisyen, 1117’si ise idari personel olan toplam 5342 kişi hızla görevden uzaklaştırıldı.
*15 vakıf üniversitesi kapatılarak, bu kurumlarda çalışan 2808’i öğretim elemanı olmak üzere yaklaşık 6 bin kişi ise bir gecede işsiz kaldı.
*672, 675, 677,679, 686, 688, 689, 692 ve 693 sayılı KHK’lar ile üniversitelerden KESK Eğitim Sen üyesi 329 akademisyen (3”ü iade edildi), 13 idari ve teknik personel ihraç edilmiştir. Üyelerimize yönelik söz konusu ihraçlar, özellikle emek, demokrasi, barış mücadelesinde ön safta yer alan üyelere yönelmektedir.
Kurulan “Yükseköğretim Kalite Kurulu” ile üniversitelerin şirketleşmesi, öğrencilerin müşterileştirilmesi, akademik ve idari personelin de işçileştirilmesi hızlandırılmış,
*Meslek liselerindeki dönüşüme paralel biçimde gençlerin işçileştirilmesini hızlandırmak amacıyla yükseköğretim alanının ikinci YÖK’ü, Meslek Yüksekokulları Koordinasyon Kurulu kurulmuş,
Organize sanayi bölgelerinde, organize sanayi bölgesi veya devlet üniversiteleri tarafından kurulan meslek yüksekokullarında öğrenim gören her bir öğrencinin işçileştirilmesi için eğitim desteği adı altında kaynak aktarılmasının önü açılmıştır.
*06.2017’de kabul edilen yasayla güvencesiz istihdamın kristalize hali olan 50/d ile istihdam araştırma görevlileri için temel istihdam haline getirilmekte, doktoralı araştırma görevlilerinin sadece %20’si yardımcı doçentliğe yükselebilmekte, “doktora sonrası araştırmacı” adı altında esnek ve güvencesiz istihdamın kapıları ardına kadar açılmakta, performans denetimi akademik yükselmenin temel kriteri olmakta, fen ve mühendislik bilimlerindeki son sınıf lisans öğrencilerinin özel sektörde çalışması zorunlu kılınmaktadır.
*Üniversiteye giriş sisteminde temel sosyal ve fen bilimlerinin ağırlığı azaltılmıştır.
*Son hafta içinde ise doçentliği değersizleştirici bir girişim başlatılmış bulunmaktadır.

YÖK VE OHAL KALDIRILMALI, BİLİM VE ÖZGÜR DÜŞÜNME ESAS OLMALIDIR

Eğitim Sen’in açıklaması şöyle sona erdi:
“Üniversiteler; bilme arzusunun önünde engellerin olmadığı, bilimsel gerçeklik arayışı ile hakikatin çarpıtılmadan herkese karşı ileri sürülebilir ve savunulabilir olduğu, elde edilen bilginin toplumla özgürce paylaşılabildiği yerlerdir.
Öznelerin eşitliği, toplumsal güç dengeleri bakımından azınlıkta olanın çoğunlukla eşit değerliliği olmadan, iş güvencesi ve örgütlenme özgürlüğü olmadan hakikat arayışı güvence altına alınamayacağından üniversite güvenceli çalışmayı ve özgürlükleri esas alan yerlerdir
YÖK ve OHAL düzeni; sermaye, devlet ve üniversitenin kurumsal yapısı içindeki iktidar ilişkileri, üniversitelerin varlık nedeni olan bilme arzusu ve hakikat arayışını sınırlandırmakta, hatta ortadan kaldırmaktadır.
OHAL derhal kaldırılmalı,  KHK’lar veya disiplin kurulları ile haksız ve hukuksuz olarak ihraç edilen tüm kamu görevlileri işlerine iade edilmelidir.
YÖK”le ilgili Anayasa’daki ilgili hükümler, 2547 sayılı yasa ve bağlı mevzuatlar tümden kaldırılarak üniversite bileşenlerinin karar verici olacağı, bilimsel özgürlüklere ve demokratik özyönetime dayalı kurucu bir çerçevede yeni bir üniversite modeli oluşturulmalıdır.
Ne darbeler ve YÖK ne de OHAL insanlığın özgürlük ve gerçeklik aşkını yok edemez, aksine biz onları tasfiye edeceğiz.
Darbeler, YÖK, OHAL ve sonuçlarının ortadan kaldırılması; insan, toplum, doğa yararına üniversite, laik eğitim, demokratik bir ülke, eşit ve özgür bir yaşam için direneceğiz ve var gücümüzle mücadele edeceğiz.
Akademi biat etmeyecek.” (HABER MERKEZİ)

Son Düzenlenme Tarihi: 06 Kasım 2017 12:07
www.evrensel.net