Doç. Dr. Yücel Demirer: Bu kadar metal aynı anda mı yoruldu?

Doç. Dr. Yücel Demirer: Bu kadar metal aynı anda mı yoruldu?

'Belediye başkanlarına dönük operasyon, 2019 seçimini odağına alan ve kendisini yerellerde yeniden tahkim eden siyasal restorasyonun bir parçası.'

Serpil İLGÜN

AKP içinde ‘Metal yorgunluğu’, ‘yenilenme’, ‘nöbet değişimi’ gerekçeleriyle başlatılan tasfiye operasyonları, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in de görevden alınacağının ortaya çıkmasıyla birlikte geçtiğimiz hafta iç siyasetin en çok konuşulan başlıklarından biri oldu. Erdoğan, tasfiyelerin süreceğinin işaretlerini verdiği AKP istişare kampında, görevden almaları “milletin talebi” olarak sunarken, istifa ettirilecek belediye başkanlarının kim olduğu, yerlerine kimlerin geleceği üzerine kulisler, spekülasyonlar, polemikler hafta boyunca sürdü.

Tasfiyenin nedeni ne? Erdoğan, parti içinde bir dönüşüme neden ihtiyaç duyuyor? İl ve ilçe başkanlarını da kapsayan tasfiyeler AKP’ye nasıl yansır? Kocaeli Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’ndeki görevine KHK ihraçlarıyla son verilen öğretim üyelerinden Doç. Dr. Yücel Demirer yanıtladı. KODA (Kocaeli Dayanışma Akademisi) kurucularından Demirer, belediye başkanı değişiklikleri ile rantın dağıtımının revize edildiğini ve bunun siyasal restorasyonun bir parçası olduğunu ifade ediyor.


AKP’de belediye başkanlarına yönelik operasyonu nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım. 15 Temmuz sonrası MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın görevde kalıp kalmayacağı yönündeki bir soruya Erdoğan, ‘Dereyi geçerken at değiştirilmez’ yanıtı vermişti. Bugün tam da seçim sath-ı mailine girilmişken Erdoğan, buna neden gerek duyuyor?
Siyasetin bildik karmaşası ve çok boyutluluğuna, son yılın hukuksuzluk kasırgası da eklenince iktidar partisinin belediye başkanlarına yönelik operasyonunu tek bir açıdan değerlendirmek mümkün olmaz. Öncelikle kadro düzeyinde ciddi bir yenilemenin işareti bu. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin belediye yönetimleri düzeyindeki alışılmadık değiştirme kararları, bir yanıyla bakanlar kurulunda yapılan son revizyonu akla getirdi ve o kararın gerekçelerini daha bir billurlaştırdı.

Nasıl?
Şöyle; iktidar aygıtı içindeki performansı başarılı olan birkaç bakanın değiştirilmesini önce anlamakta zorlanmış, sonra yerlerine geçen isimlerin ortak özelliklerinin “şahin”likleri olduğunu fark etmiştim. Bence belediye başkanı değişiklikleri ile yerel düzeyde de şahinler göreve getiriliyor. 2002’den bu yana Adalet ve Kalkınma’nın örneğin TBMM başkanlığına getirdiği isimlere bakıldığında, dönemin ruhuna uygun tercihlerin yapıldığı görülmüştü. Köksal Toptan’dan, Cemil Çiçek’ten, İsmail Kahraman’a evrilen sürecin yerel yansıması gibi görünüyor, bir yanıyla. 

Buna ek olarak, olup biten siyasal mücadelenin ayrılmaz parçası olan vitrin yenileme arzusu ile de ilintili. Yıpranmış yüzlerin yenilenmesi ve teşkilata enerji verilmesi de amaçlanıyor bu operasyonla. Ancak detayları hakkında pek az şey bildiğimiz bu operasyonun her şeyden çok rant dağılımında köklü bir restorasyonu kotarmak için yapıldığını düşünüyorum. Kliyentalizmin en pervasız örneklerinden biri olma özelliği kazanan iktidar partisinin “ikna etme” süreçlerinde, kaynak dağılımı çok önemli bir yer tutuyor, bu aşikar. Belediye başkanı değişiklikleri ile artık herkesin bildiği bir sır olan siyasal ihtiyaçlara göre rantın dağıtımının revize edilmekte olduğunu ve bunun siyasal restorasyonun bir parçası olduğunu düşünüyorum.

‘Metal yorgunluğu’ gerekçesi, belediye başkanlarına operasyon başlığında nelerin üstünü örtüyor? Seçim kazanmama korkusundan yıpranmışlığa, performans düşüklüğünden FETÖ etkisine sayılan faktörlere yaklaşımınız ne?
“Metal yorgunluğu” güçlü bir metafor. Gücü, tanımladığı yıpranmayı ustaca gizlemesinden, örtmesinden geliyor. Bir durumu metal yorgunluğu olarak açıklayan akıl, yalnız gerçeği örtmekle kalmıyor, anlayış ve sabır da bekliyor hedef kitlesinden. Doğal gösterilmek istenen, kaçınılmaz olarak sunulmak istenen bir durum var burada. Ancak dilin kemiği yok ki, o zaman insanın aklına “Bu kadar metal aynı anda mı yoruldu?” sorusu geliyor. İma ettiğim gibi metal yorulmasının olağanlığı dışında bir durumla karşı karşıyayız. 2019 seçimlerini odak noktasına alan bu restorasyon, metalin masum yorgunluğuna çare bulma görüntüsü altında kendisini yerellerde yeniden tahkim ediyor. Tahminimce bu kadro tazelemesini Kanal İstanbul benzeri “çılgın” projeler izleyecek Anadolu’nun dört bir yanında, çünkü iktidarın artık olağanüstü ve olağandışı araçlara başvurmaktan başka çaresi kalmamış görünüyor. 

Sayının ne olacağından bağımsız, seçilmişlerin istifa ettirilmeleri ve kamu idaresinin tek bir kişiye bağlanması belirttiğiniz gibi olağan dışı bir durum. Olağan dışı durum, olağan/normal hale nasıl getirilebiliyor?
Otoriterliğin arttığı, muktedir liderin kitleler yerine düşündüğü bir dönemden geçiyoruz. Yıllar sonra siyasal tarih kitapları dünya düzleminde demokratik değerlerin yerlerde süründüğü bir dönem olarak anlatacak bu yılları. Bu türden bir ortamda rant paylaşımı ve baskı, iktidarın rıza üretiminde dayandığı temel noktalar. Buna geleneksel olarak güçlüden yana konumlanma eğiliminde olan kitleler de eklenince içinde yaşadığımız atmosfer ortaya çıkıyor.

'AKP İÇİNDE ÇÖZÜLME BEKLEMEK ZAMAN KAYBI'

Erdoğan, bu düzeyde bir tasfiyeye girişirken AKP içinde doğabilecek hoşnutsuzlukları önemsemiyor mu?
Bu sorunuzun yanıtı Türkiye siyasetinin temel dinamikleri ve partilerin kurumsal kimliklerinde aranmalı. Türkiye siyasetinin pek çok partisi şeffaf irade beyanlarına dayalı yöntemlerden çok liderlerce belirlenen yapılar ve bu durum bu türden bir kaygıyı ortadan kaldırıyor. Sisteme içkin bir otoriterlik, hoşnutsuzları solda sıfır haline getiriyor. Ayrıca yurttaşın, telefonuna yüklü bir programdan dolayı tutuklandığı, gazetecinin haber kaynağından dolayı kovuşturulduğu, öğretim üyesinin bildirideki imzasından dolayı işinden atıldığı bir ortamda hoşnutsuzlar pek de ortaya çıkamıyor. 

İslamcılar ve AKP’ye destek veren milliyetçiler arasında ayrışmalar başladığı mevzusu, 16 Nisan referandumunda da tartışılan bir başlıktı. Bugün de metal yorgunluğu ifadesinin dahi parti içinde huzursuzluğa/kırgınlıklara yol açtığını bizzat AKP’li yazar, yorumcular dillendirdi. Soru şu; buradan AKP içi bir çözülme çıkar mı? Yoksa bu, Erdoğan’ın gücünü zayıflatan değil, güçlendiren bir müdahale mi?
Sık sık söyleme ihtiyacı hissettiğim gibi Adalet ve Kalkınma Partisi içindeki bir çözülmeye kulak kabartılmasını zaman kaybı sayarım. Geleneksel olarak devletin baskın rolünün aşikar olduğu siyasal ortamımızda artık bir devlet partisi olmayı başarmış Adalet ve Kalkınma Partisi bir gün çözülse bile, siyasal kalıntılarının hiçbir çevrenin işine yaracağına emin değilim. Ne İslamcıların, ne merkez sağcıların, niceliği her ne kadar iştah kabartıcı olsa da bu mirasa dönüp bakacaklarını tahmin etmiyorum.

Belediye başkanları, il, ilçe başkanlarına yönelik operasyon, yeni rejim inşası için nasıl bir katalizör işlevi görecek?
2000’lerin başındaki kitleleri demokrasi, adalet, evrensel değerlere uyum ve benzeri söylemlerle harekete geçiren iktidarın elinde sürekli bir biçimde pompaladığı ayrımcılık ve enerjik bir görünüm verme performanslarından başka bir şey kalmadı. Hal böyleyken az önce belirttiğim gerekçeler yanında belediye başkanları üzerinden verilen ayarın böyle bir işlevi de var. Otoriter ve totaliter ortamlarda “boş durmamak ama boşa çalışmak” prim yapar, bunu unutmayalım.

'MİLLİLİK VE YERLİLİK SÖYLEMİ, DAHA UZUN YILLAR İŞLEVLİ OLACAK'

‘AKP kazanırsa Türkiye kazanır’ sloganı yeniden öne çıkarılıyor. AKP’li yazar ve yorumcular referandumda bunu ‘Erdoğan kazanırsa’ şeklinde Türkçeleştirmişlerdi zaten. Ülkenin-toplumun kaderini tek kişiye bağlayan bu söylem, toplum nezdinde kullanışlı bir söylem olma kapasitesini ne kadar koruyor?
Sanat dünyasının bildik yüzlerinin en güzel-yakışıklı göründüklerine inandıkları açılardan fotoğraf verdikleri söylenir. Siyasal alanda da benzeri bir eğilimden söz edebiliriz. Demokratik katılım kanallarının yok edildiği, hukukun yokluğu konusunda hemfikir olunan bir ortamda kolektif gönenci bir kişiye bağlamak, onun üzerinden izah etmek kolay ve kullanışlı olsa da bu tercih, içinde riskler barındırır. Liderin liderliğini koruyabilmek için parti genel başkanı olmak zorunda kaldığı, ülkenin yarısının oylarını memnuniyetle lidere vermediği bir ortamda, sosyal medya bu kadar yoğun kullanımdayken, dünya bu kadar küçülmüşken ve her cenahın gençleri eskisine göre daha iyi eğitimliyken bu söylemin kapasitesine güvenilmemesi gerektiğini belirtmek isterim. 

Bu çerçevede millilik, yerlilik vurguları nerede işlev kazanıyor?
İki kutuplu dünyanın SSCB sınırındaki uç beyliği olan Türkiye Cumhuriyeti’nde anti komünist zihniyetin kurulmasına çok zaman ve emek harcandı. İbn Haldun’un pek kullanışlı kavramıyla söylersem, daha modern asabiyet hallerini üretene kadar bu ülkede millicilik ve yerlilik söyleminin daha çok yıllar işlevli olduğunu göreceğiz.

'KRİTERLERİ TEK KİŞİ BELİRLEYİNCE BİAT OTOMATİKLEŞİYOR'

Erdoğan ‘dava’ vurgusunu sürdürüyor, ancak ortada bir dava kalmadığı Davutoğlu’nun görevden alınması sürecinde de vurgulanmış, bununla birlikte siyasal İslamcılığın iflas ettiği, yerine reisçiliğin geldiği yönünde analizler yapılmıştı. Bugün artık reisçiliğin de ciddi bir kriz yaşamakta olduğu yorumlarına nasıl yaklaşıyorsunuz?
Dönemsel örüntülerin anlamlandırılabilmesi için fotoğrafın bütününe bakılması gerektiğini düşünüyorum. İçinden geçtiğimiz dönemi anlamada, dünyaya egemen neoliberal iklim ve popülist ve pragmatist siyaset yapma biçimlerinin yaygınlığı akılda mutlaka tutulmalı. Yaratıcı yıkıcılığı içinde kapitalizm, İslamcılığı da önüne kattı ve dönüştürüyor. Davaya hâlâ bağlı olanlar ve reisçiler ikileminin ötesinde bir şeyler oluyor diye düşünüyorum. Bir zamanların popüler kavramsallaştırmasıyla “Milli Görüş gömleğini giyenler-çıkaranlar” ayrımı da çoktan buharlaştı. Darmadağın olmuş bir toplumsal ve siyasal yapının geleceği 63 yaşındaki bir siyasetçinin reisliğine bağlı olarak düşünülüyorsa bu çok büyük bir zaaf, sadece bu fikriyata karşı olanlar için değil, taraftarı olanlar için de. Öte yandan baskının bu kadar derin ve yaygın oluşuna verili sistem ne kadar dayanır, bu da ayrı bir konu. 2019 seçimlerini almak için her şeyi ama her şeyi yapmaya hazır görünen iktidar aklının, 2019 sonrasında ne planladığına ilişkin hem kentleşme ve hem de Ortadoğu siyasetine yönelik çılgın projeleri dışında elde fazla bir veri yok. Davanın, yerini reisçiliğe nasıl bıraktığını son 15 yılda gördük. 2019’da umut edilen bir seçim zaferiyle davaya geri dönmeyi planlıyorlarsa, bunun ulaşılabilir bir hedef olduğunu düşünmüyorum.

Peki, sonuçları cumhurbaşkanlığı seçimine de yansıyacağı için başkanlık seçimleri kadar önemsenen yerel yönetimlerin ‘emanet edileceği’ isimlerin ‘şahinlik’ dışında hangi kriterleri taşıması gerekiyor? Sözünü ettiğiniz revizyonu yapabilme kapasitesi mi, Erdoğan’a biat mı?
Adalet ve Kalkınma Partisi ilk yılardan bu yana kadrolarda sirkülasyon yapmayı sevdi. Bu yöntemle kadro sınadı, yetiştirdi. Çok sayıda bilinen yüz üretti ve bunlardan siyasal alanda başarıyla yararlandı. Ancak son yıllarda pozisyonunu mücadele geçmişine değil, lidere borçlu ve bu yüzden bağlılık düzeyi yüksek bir kadronun göreve geldiğini görüyoruz. Artık lideri çok eskilerden bilen siyasal akranları değil, onun bu haliyle büyüyen kadrolar görevde. Kriterleri belirleyen tek kişi olunca, biat neredeyse otomatikleşiyor.

'KAMUSAL ORTAMDA BEKLENEN PEK ÇOK ÖLÇÜT ARTIK TÜRKİYE’DE YOK'

Meclisin açılış tablosunu (Erdoğan’ın mesajları, yüksek yargı başkanları ve Genelkurmay Başkanı’nın da katıldığı ama muhalefetin davet edilmediği zirve...), parlamentonun işlevini yitirmesi bağlamında nasıl okudunuz?
Bakın, siyasal alanda olması gerektiği düşünülen, kamusal ortamda beklenen pek çok ölçüt artık Türkiye’de yok. Ne TÜİK istatistikleri gerçeği söylüyor, ne bütçe kalemleri olanı yansıtıyor, ne belediye başkanları halk iradesiyle göreve gelip, ayrılıyor. Gerçekliğin, değişik kesimlere birbirinden farklı senaryolarla açıklandığı bu ortamda milletin meclisi de fuzuli seslerin duyulduğu, iktidarın enerjik uygulamalarına karşı durup zaman kaybettirenlerin doldurduğu bir mekan. Böyle sunulunca da işlevini yitirmesi beklenen bir ortam. Meclisin içinin boşalmasında daha işin başında olduğumuzu düşünüyorum. Meclisin düpedüz tiyatro sahnesi olduğu tarihsel örnekler geliyor aklıma.

Yeni yasama yılıyla birlikte, muhalefetin sesini duyulmaz kılacak olan yeni iç tüzük de uygulamaya geçirildi.  “Meclis zaten devre dışı, iç tüzük değişmiş ne olacak ki” diyenlere ne söylersiniz?
“Çok yanlış bir düşünce” derim. Bir de “meclislerin haysiyeti sokaklardan gelen seslerle yeniden tesis edilebilir, bunu aklınızda tutun” derim.

'SÖZLERİYLE SINIR ÇİZGİLERİ ÇEKİYOR'

Erdoğan, Meclis açılışı ve ilk grup toplantısında birlik beraberlik vurgusu da yaptı. AKP’li yazar yorumcular, “birlik beraberlik” ifadesini, artık kucaklayıcı siyaset izleneceği, bunun Kürt sorununa yaklaşımı da kapsayacağı” şeklinde yorumladılar. Meclis açılışında Erdoğan’ın HDP’liler için “Onların yeri Kandil” dediğini anımsatarak soralım, Erdoğan’ın kucaklayıcı siyaset izlemesi mümkün mü? Ya da kimin birlik beraberliği?
Şu sıralar sözün içeriğinden çok hedef kitlesinin kim olduğu üzerinde duruyorum ve zaman kazanıyorum. Herkese tavsiye derim. Bugün Türkiye, siyasal bir figürün sözlerinin herkesçe duyulmasına ve aynı parametreler üzerinden anlaşılmasına uygun bir yer değil.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bahsettiğiniz cümleleriyle nüfusun belli bir kesimine sesleniyor. Sözleriyle sınır çizgileri çekiyor, bazı kesimleri dışarıda tutuyor, uyarıyor, korkutuyor. Ayrıca sözlerinin performatif bir yanı var. Bu yüzden bu sözlerin ne demeye geldiğinden çok ikili anlamlarını düşünmek lazım.

'MUHALEFET ODAKLARI BARIŞ SÖYLEMİNİ YÜKSELTMELİ'

Hafta sonu başlayan İdlib operasyonunun iç siyasetin ve toplumun dizaynı açısından yansımaları ne olur?
Kurt puslu havayı sever. Ulusal sınırlar ötesinde bir müdahalenin bu kararı veren siyasal iradeye olağanüstü araçlar sağlamasını, milli duyarlıkları kabartmasını ve bu bağlamda kitlelerin baskılandığı bir dönem getirmesini beklemek zor olmayacaktır. Böyle bir ortamda 15 Temmuz’dan sonra başlatılan temizliğin derinleştirilerek devam etmesi beklenir. Muhalefet odakları açısından yapılması gereken, kayıtsız ve şartsız bir barış söyleminin yükseltilmesidir. Sizinle yaptığım bir başka söyleşide söylediğim gibi, Türkiye’de dış siyaset iç siyasete diğer pek çok ulusal deneyimden daha yakındır.

'SONUÇLARI NE OLURSA OLSUN İMZAMIZIN ARKASINDAYIZ'

Akademisyenlere yönelik tasfiyenin ilk hedeflediği isimlerden biri olarak, barış isteyen akademisyenlere açılan terör davasını nasıl karşıladığınız? Hazırlanan iddianameye göre dayanışma akademileri kurmak da suç. Geçtiğimiz hafta yeni dönemini başlattığınız KODA olarak değerlendirmeniz ne?
Henüz benim ve Kocaeli Üniversitesi’nden birlikte atıldığımız arkadaşlarım hakkında dava açılmadı. Haklarında dava açılmış barış imzacısı arkadaşlarımın iddianamelerinden süzülen detaylar vahim. Her şey çok yeni, bahsi geçen metinleri henüz detaylıca inceleme fırsatım olmadı. Ancak sonuçları ne olursa olsun imzamızın arkasındayız. Olanlar aslında dayanışma akademileri kurarak ne kadar doğru bir iş yaptığımızı bize gösteriyor.

Son Düzenlenme Tarihi: 09 Ekim 2017 10:06
www.evrensel.net

2 yorum yapılmış

  1. Güneş Onur 9 gün önce Yanıtla  /  Beğendim 1  /  Beğenmedim 0

    Hitlerin SA'yı tasfiye edip sırtını SS'e dayamasına benziyor. Tabii bunun bir varyantı. Alaturka faşizm böyle bir şey.

  2. Hüseyin Özlütaş-MADEN MÜHENDİSİ 9 gün önce Yanıtla  /  Beğendim 2  /  Beğenmedim 0

    KİM NE DERSE, DESİN. HANGİ AÇIKLAMAYI YAPARSA, YAPSIN " SU AKAR YOLUNU BULUR".

Yorum yapın

Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.