'Tarım politikası üreteni kaçırmak üzere kurgulanmış'

'Tarım politikası üreteni kaçırmak üzere kurgulanmış'

Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık, azalan tarım üretimini ve 600 bin kişi azalan çiftçi sayısını Evrensel'e değerlendirdi.

Uğur ZENGİN
İstanbul

TÜİK verilerine göre Türkiye, son 10 yılda ekilen ve dikilen tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 8.2’sini kaybetti. Üreticiler, Belçika yüz ölçümü büyüklüğünde araziyi 15 yıllık süreçte ekmekten vazgeçti. Hollanda yüz ölçümüne yakın arazi nadasa bırakıldı. Çiftçi kayıt sistemine kayıtlı çiftçi sayısı 600 bin kişi azaldı, ithalatın önü açıldı. 

Yeni Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Fakıbaba’nın “Çiftçiyi artık tefecilerin eline bırakmayacağız” sözleri belki bu ‘kaçışın’ nedenlerinden biri. Ancak TMMOB’ye bağlı Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık, bunun bilinçli bir tercih olduğunu, kırsaldan kente göçen üreticinin ucuz emek haline geldiğini söylüyor. 

Boşalan tarım alanları mı? Somali örneğini bu noktada veren Atalık, “Bu topraklar şirketlere kiralanacak. Türkiye kendi topraklarında yetişen ürünleri sadece seyredecek, burnumuzun dibinde yetişen ürünler, toprağı kiralayan ülkenin tüketimine gidecek” diyor.

Et, mısır, arpa, buğday için gümrük kapıları ardına kadar açıldı. Bu dönemde bu değişiklik ne anlama geliyor?

Hangi üründe önce gümrük vergileri düşürülmüş sonra da sıfırlanmış ise anlayın ki o ürünlerin ülkemizde üretim seviyeleri kritik derecede gerilemiştir. Örneğin mısır üretimimize baktığımızda son zamanlarda yaptığı ataklarla 6 buçuk milyon tona ulaşmasına rağmen hâlâ Türkiye 500 bin-1.5 milyon ton arası mısır ithal ediyor. Hayvancılık sektörü için son derece önemli. Buğday keza hem insan beslenmesi hem hayvancılık sektörü için son derece önemli. Ki 4-5 milyon ton arasında buğday ithalatına 1-1.5 milyar dolarlar seviyesinde ödemeler yapıyoruz. Yani şöyle pekiştirebiliriz. Türkiye buğdayın anavatanıdır, anavatanı olduğu üründe bile milyonlarca ton olmak üzere yurt dışına bağımlı bir ülke haline gelmiştir. 

Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet AtalıkHayvancılık konusunda Türkiye coğrafyası küçükbaş hayvana elverişli olmasına rağmen büyükbaş hayvancılıkta çiftlikler büyütülmeye, sayıları artırılmaya çalışılıyor. Ama buna karşın hayvancılık maliyetinin yüzde 70’i yemdir. Coğrafyanın elverişsizliği nedeniyle Türkiye’nin 15 milyon ton kaba yem 5 milyon ton da fabrika yemi açığı bulunmakta. Hayvancılıkta maliyetin yüzde 70’ini yemin oluşturduğunu düşünürsek, milyonlarca ton civarında olan gerek kaba, gerekse fabrika yemi açığını hatırlarsak Türkiye’nin bu şartlar altında ucuz hayvansal ürünler elde etmesi mümkün gözükmüyor. Türkiye kendi coğrafyasına uygun ırkları ıslah etmeli, gerek et gerek süt verimi açısından. Küçükbaş hayvancılığını ön plana çıkarmalı, coğrafyadaki bitkisel örtümüzün bozkır olmasından dolayı Doğu Anadolu’da lokal sahalarda büyükbaş hayvancılığa elverişli alanlarda kesinlikle en verimli büyükbaş hayvancılığın yapılabileceği düşünülerek oralarda teşvik edilmeli. Verilen pek çok kredi yem sorunu giderilmeden işletmelere verilmekte işletmeler parasını ödedikten sonra yem alırız gibi düşünmekte fakat yem sorunu yaşamaktalar. O nedenle krediler verilirken de yem sorununun çözülüp çözülmediği dikkate alınmalıdır yoksa verilen krediler de maalesef heba oluyor. 

‘Bağımlı hale geldik’ dediniz, nasıl bağımlı hale gelindi peki, süreç nasıl işledi?

Türkiye’deki tarım politikaları Türkiye’de üreteni tarlasından kaçırmak üzere kurgulanmış vaziyette ne yazık ki. Son 8-9 yıllık süreçte çiftçi kayıt sistemine kayıtlı çiftçi sayısı 2 milyon 800 bin  kişiden 2 milyon 200 bin kişiye düşmüş. Yani 600 bin kişi azalmış. Bu demektir ki bu çiftçilerin tarım desteği alabilmek için çiftçi kayıt sistemine kayıtlı olmaları gerekiyor, 600 bin kişinin sistem dışında kalmış olması o desteklerden bile yararlanamadığı, belki de kentlerin varoşlarına göç ettiği anlamına geliyor. Buğday üretim alanlarımızda son 15 yıllık süreçteki daralma TÜİK verilerine göre 17 milyon dönüm.

Neden?

Çiftçi üretim maliyetinin altında satmak zorunda kalıyor. Maliyetini kurtarabilirse çok şanslı. Maliyetini bile kurtaramayan çiftçi üretimden vazgeçiyor. Başka ürüne yönleniyor o üründe de aradığını bulamazsa kente göç ediyor. Bu kapsamda 17 milyon dönüm buğday ekim alanları daralmış vaziyette. Toplam ekilebilir arazimiz üzerinden bu rakamları söylemek gerekirse bir Belçika yüz ölçümü büyüklüğünde araziyi -ki 30 milyon dönümdür bu- çiftçi son 15 yıllık süreçte ekmekten vazgeçti. Bugünün teknolojisi sayısı 40’a varan ziraat fakültelerine rağmen Türkiye hala bir Hollanda yüz ölçümüne yakın arazisini nadasa bırakıyor. Baktığımızda nüfusu hızla artan, dünyanın en büyük ülkelerinden bir tanesi olan Türkiye diğer yandan halkı beslemek için kullanması gereken bir Belçika ve bir Hollanda, iki ülkenin toplam yüz ölçümü kadar arazisini artık tarımda kullanmaz hale geldi. 

Buna karşı ne yapıldı? 

30 bin liralık hibe kredilerle “Gençler köyümüze geri dönelim” kampanyaları başlatıldı. Ama o noktada  da şuna dikkat etmek gerekiyor. Daha önce o köyleri terk eden insanlar niye terk ettiler? Örneğin küçük çocuğu olanlar, taşımalı eğitim çıkıp okulları kapandığında okulların olduğu büyük köylere oradan da kasabalara, oralarda da iş bulamayınca kentlere göç ettiler. Tarlasını ektikçe kazanamayan çiftçiler yine kasabasına ve kentlere göç ettiler. Bu olumsuzluklar kalktı da mı bu 30 bin lira karşılığında gençler tekrar köye dönün diyorlar? Kalkmadı. Hiçbir gelişme sağlanmadı. Gençler 30 bin lirayı alıp köylere gidip, 30 bin liraları bittiğinde kentlere geri dönecekler. 

Yeni Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, üreticilere “Bundan sonra desteklemeleri açıklayacağız. Sizi tefecilerin eline bırakmamak için” dedi. 2002 yılından beri iktidarda olan bir partinin bakanı bunları söylüyor. Bu zamana kadar iktidar üreticileri tefecilerin eline mi bıraktı da yeni bakan bu cümleleri kuruyor?

Köylerde 60 yaşın altında insanlar kalmadı. Bu insanlar bir yandan tarlalarında üretim yapmaya çalışırken, diğer yandan ürünlerini birebir pazarlama yoluna gidemiyorlar. Çolukları çocukları artık kentlerde. Gençler köyde kalmadı. Güzel kazançlar elde etselerdi, karınlarının doyduğu yeri terk etmeyeceklerdi. O kadar bedeni efor sarf ederken bir de karşılığını alamamak, köyleri boşalttı. Köyleri terk etmeyi gözü kesmeyen 60 yaş ve yukarısı köylerde kaldı. Bu insanlar da aracıların ve tüccarların insafına bırakıldı. Onlar ne öderlerse, ne verirlerse köylü ya da çiftçi onu kabul etmek zorunda kaldı çünkü başka bir alternatifi yok. Siyasi iktidar eğer gerçekten bugüne kadar yapmadı ama bundan sonra tarımı düzeltmek istiyorsa, bu ülke halkının gerçekten ucuza kaliteli bir şeyler yemesini istiyorsa, sürekli yaptığı gibi ithalatı değil, üretimi özendirmesi gerekiyor. Fakat üretimde de çiftçiyi direk aracı ve tüccarın elinde bırakmakla da yine bu dediğim güzelliklerin sağlanması mümkün değil. Bunun sağlanması için devlet tarafından kontrol edilen düzgün çalışmaların teşvik edilmesi gereken kooperatifleşmeye gidilmesi gerekiyor. Çiftçinin kendi ürettiği ürününün direkt kooperatifine verdiği, orada işlenmiş ürün haline geldiği ve kooperatifinin etiketi vurularak direkt satış kanalları vasıtasıyla direkt tüketiciyle buluştuğu ve bu kazanç üzerinden de üreticinin tekrar refah payının dağıtıldığı güzel bir sistem kurulması gerekiyor. Üretimini yaparken ilaç kalıntısıydı, hayvansal hastalıkların önüne geçmek için de yüne kooperatifler üzerinden tarım eğitimi almış teknik personellerin istihdamının sağlanması ve köşe bucak dolaşarak tarım ilacı kalıntısı “Var mı, yok mu”yu yerinde halletmek, bu kooperatif köyleri merkez köylerde laboratuvar kurmak suretiyle ürünleri oradan yönlendirmesini öneriyoruz. Kooperatifleşme olmadan çiftçinin direkt kendi ürününü işleyen, satan ve o yollardan da kazanç sağlayan bir mekanizma kurulmadan çiftçinin kazanabilmesi, sağlıklı ürünler üretebilmesi ve tarımsal üretimini devam ettirebilmesi mümkün değil. Bakan, sağlıklı ve ucuz üretim sağlamak istiyorsa bir kere bu konunun uzmanlarıyla, -sanayicileriyle değil- meslek odalarıyla, dernekleriyle, kooperatifleriyle, çiftçi sendikalarıyla kesinlikle masaya oturmalı, önerilerini almalı, onları uygulamaya koymakta yardımlarını istemeli. Ve hep beraberce bu işi kalkındırmalı. Mesela bir önceki ilahiyatçı bakan Marmara bölge toplantısı yaptı, tamamıyla lokantacılar, sanayiciler toplantıdaymış.

Sizi çağırmadılar mı? 

Bir temsilcilikten bir arkadaşımız davet edildiğini söyledi, o da sorularını önceden gönder, ne soracağını kontrol edelim şeklinde uyarılmış. Benim niye davet edilmediğimi de o noktada anladım. Halbuki davet edilseydim burada seninle nasıl konuşuyorsam orada da “Güzel bir şeyler yapmak istiyorsanız şunları şunları hep beraber yapmamız lazım” diye öneride bulunacaktık. Bir şey demeyecektik. 

Sendikalar, üreticiler yok. Lokantacılar ve sanayiciler bakanla ne konuşulabilir o zaman?

“Bize ucuz et lazım” konuşulur, ne konuşulacak! Et yemeğinin tabağı 5 liraysa, eti ucuz da getirse, o yemek oluyor 8 lira. İthalatta üretici ya da halkın refahı söz konusu değil. Yapılan her bir ithalat içerideki üretimi de çökerttiğinden sanki fiyatları kısa bir süre durduruyormuş gibi gözükse de birkaç hafta ya da ay sonra eski fiyatının üzerine çıkıyor. Sürekli artıyor. Bonfilenin fiyatı 7 yılda yüzde 190 artmış. Kıyma yüzde 130, tavuk eti yüzde 100’ün üzerinde, kanatta yüzde 295 artış var. Dolayısıyla ülke içinde üretim planlamamızı yapıp o plan çerçevesinde üretemediğimiz ve kendimize yeterlilik düzeyinde üretim yapmadığımız sürece, halk ucuz tarımsal ürüne ulaşamaz. ‘Enflasyonu bazı gıda maddeleri tetikliyor, dışarıdan bunu ucuz getirirsek enflasyonu düşük gösteririz ki’ -memurun maaşını da ona göre verecekler ya- ucuz gösterelim derken ülkenin tarımsal üretimi baltalanıyor. Ve her geçen gün kötüye gidiyor. Dışarıdan yapılan ithalat ödediğimiz para artarak devam ediyor. Buğday üretimine 1-1.5 milyar dolar para öderken, hayvansal ürünlere ve canlı hayvan ithalatına da 7 yıllık süreçte 5 milyar dolara yaklaşan ödeme yaptık. Bu ödemeler o ürünleri aldığımız ülkenin halkının refahına sunduğumuz kaynaklar. Niçin bu kaynaklar bu ülkenin halkından esirgeniyor da kolaycılığa kaçarak başkalarına sunuluyor? Örneğin bu yıl tarıma verilen destek 12.6 milyar lira. 5 milyar dolar sırf sadece hayvansal ürün ve hayvan alımına ödemişiz. Dolar 3.5 lira. 3 lira olsa 15 milyar lira yapar. Yani sen tarımına para vermiyorsun. İthalata daha çok para veriyorsun.

ÜRETİCİDE 1 OLAN FİYAT, MARKETTE 500 OLUYOR

İthalatın gerekçesi olarak da enflasyon gösteriliyor, ama gıda enflasyonu söylendiği kadar tetiklemiyor bunu verilerden görebiliyoruz. İmalatın daha çok tetiklediğini görüyoruz. Enflasyonu ziraat ürünleri mi tetikliyor gerçekten?

Ürün bazında baktığımızda üretimdeki dengesizlikten kaynaklı, örneğin patates bir zamanlar 5-6 liraya kadar çıkmıştı. Üretici şimdi 20 kuruşa satamıyor. Domates keza öyle. Üretimdeki dalgalanmalardan kaynaklı çıkışlar yapabiliyor bazı ürünler. O ürünlerin enflasyona getirdiği yükü ithalat yoluyla karşılamayı deniyorlar. Halbuki kooperatif yapı üzerinden planlı üretime geçtiğinizde herhangi bir dalgalanma olasılığına karşı gıda sanayisini de o kooperatifin üretim modeline göre şekillendirmeniz gerekiyor. Herhangi bir fazlalık olduğunda çiftçinin zarar etmesine zarar vermeden devlet olarak devreye girerek, gıda sanayiinin o ürünleri işlemesinin kolaylığını sağlaman gerekiyor. Gıda üretiminde dalgalanma olup bir ürünü fazla ürettiğinizde 20 kuruş etmezken öbür sene üretici onu ekmeyi ya da dikmeyi tercih etmediğinden 5-6 liraya kadar fiyatı çıkıyor. Çok iyi para etti diye herkes onu ekince 10-20 kuruşa satamıyor. Dolayısıyla hem çiftçi örseleniyor, hem tüketicinin de aleyhine oluyor.

Türkiye’nin şu anki modelinde çiftçinin elinden çıkan ürün market raflarından ya da pazarlardan tüketiciye yüzde 300 ile 500 arasında artan fiyatlarla oluşuyor. Kooperatif zincir kurulduğunda, örnek veriyorum domatesi 1 liraya satıyorsa çiftçi, piyasada 4 liraysa çiftçi bunu 2 liraya satsın, 50 kuruş da kooperatif kâr etsin. Oldu 2.5 lira. Tüketiciye 2.5 lira bilemedin 3 liraya alsın. 4 liraya niye alsın? Çiftçi güzel kâr ettim diyebilsin, tüketici de 4 liraya aldığım şeyi 3 liraya aldım diyebilsin. 

Aradaki fark şu an kime gidiyor? 

Tüccar, aracı, sanayiciye gidiyor. Türkiye’de özellikle sebze ve meyvede hasatta büyük hatalar yapılıyor. Hasatta kayıplar yaşanıyor. Aracılığını ve tüccarlığını yapanlar ürüne nasıl muamele edileceğini bilmediklerinden –örneğin soğuk hava deposuna ihtiyaç olabilir ama bunu karşılamadığından- yolda ve depolama esnasında da ürün kaybı yaşanıyor ki. Bu en iyimser tahminle yüzde 25 düzeyinde. Çiftçi 4 ürün üretmişse tüketiciye gelene kadar 1 tanesi gidiyor. 3 tanesi zor ulaşıyor. Satarken de birazının heba olduğunu düşünün. 2 ürünü alıyor tüketici, 4 ürün parası ödemek zorunda kalıyor. Onun için yüzde 300’ler, yüzde 500’ler ve aracı kârlarını da koyduğumuzda Türkiye’de insanlar çok fahiş fiyatla gıdaya ulaşıyorlar.

Yarın: Türkiye tarımda Somali mi oluyor?

Son Düzenlenme Tarihi: 30 Ağustos 2017 04:38
www.evrensel.net