Gökyüzünün esareti

Gökyüzünün esareti

Alper Kaya'nın Evrensel Pazar için kaleme aldığı öyküsü. (Fotoğraf: Ayşegül Kaycı)

Alper KAYA

Avluda volta atarken görünmüyordu da, ranzaya yatıp kafasını çevirerek daracık penceresinden baktığında tüm sefil haşmetiyle o kuru ağaç gözlerinin önüne seriliyordu. Sekiz yıldır, bir kez bile çiçek açtığını görmemişti ağacın. Gözlerinin önünde yavaşça büyümüş, ancak büyüdükçe daha cılız bir hâl almıştı.

Birkaç kez, köyden ziyaretine gelen akrabalarından çiçek açabilen herhangi bir ağaç fidesi istemişse de ya onlar unutmuştu ya da kendisi daha ısrarcı davranmamıştı. İnsan içeride düşünecek çok zamanı olur sanıyordu ama olmuyordu.

Demir parmaklıkların arkasına ilk kez düştüğünde, gündelik hayatın koşturmacasından biraz olsun kurtulabileceğini düşünüp garip bir sevince kapılmıştı. Ancak öyle olmamıştı. Burasının da kendisine has bir koşturmacası vardı. 

Akşam çöküp de, herkes bir köşeye çekilmişse düşünecek vakit oluyordu elbette ama bu çok uzun sürmüyordu. Yattığı ranzadan, aşağıdaki masaya çöreklenmiş fısır fısır konuşan üç kişilik gruba baktı. Bir tanesi cinayetten yatıyordu: Rüstem. Rüstem, duvar gibi bir yüzü olan; genelde mimiksiz konuşan orta yaşlı bir adamdı. İri yarı sayılırdı. Bir insanın onunla kavgaya tutuşması için aklından zoru olması gerekiyordu.

O sormamıştı ama soranlardan birisi Rüstem’in cinayetini anlatmıştı kendisine. Onu ilk kez gördüğü andan beri neden Rüstem’e ısınamadığını daha iyi anlamıştı. Boşanma dilekçesi veren karısını öldürmüştü Rüstem. Bunu ona anlatan koğuş arkadaşı, kendisinin girdiği şaşkınlığa anlam veremeyerek “Ama kadının hayatında da başka birisi varmış ağbi!” deyivermişti.

Kendisi, koğuş arkadaşlarından çok da farklı bir hayat sürmemişti. O da okuyamamıştı, o da küçük yaştan beri inşaatlarda veya nerede iş bulursa orada çalışmıştı. Ama farklıydı. Bunları yaparken sürekli bir şeyler okumuş, yazlıkçı olarak çalıştığı şehirlerin müzelerini gezmişti. Köyündeki anacığı bir süre sonra vefat edince artık para gönderecek kimsesi de kalmamıştı. Parayı elinde tutmayı sevmediği için daha çok okumuş, daha çok gezmişti.

Bu sebeple, daha on sekiz–on dokuz yaşlarındaki koğuş arkadaşına buruk bir şekilde gülümsemekle yetinmişti. Kadının hayatında başka birisinin olduğu gerçeği onu şaşırtmayınca, küçük koğuş arkadaşı şaşırmıştı. Konuyu kapattılar, bir daha da konuşmadılar Rüstem’le ilgili. İnsanoğlu böyledir; anlam veremiyorsa yok saymayı iyi bilir.

Rüstem’in yanında oturanlardan birisi, Levent’ti. Levent de bir yılı doldurmuştu içeride. Adam yaralamadan yatıyordu. Soran herkese, yüksek sesle anlattığı için bir şekilde kulağına gelmişti. Her seferinde aynı heyecanla, aynı hırsla anlatıyordu. Yaraladığı adam ölmediği için, sanki hâlâ kin taşıyor gibiydi. Oysa gündelik yaşantısında hiç de kindar bir insan değildi. Hatta tam tersi, oldukça munis bir yapıdaydı. Bu tarz insanları gördükçe, suç işleme dürtüsü üzerine fikir geliştirmeye başlamıştı.

Rüstem ve Levent’in yanında oturan diğer iki kişiden birisi Demirali, diğeri Şuayip’ti. Demirali, köyündeki ağaya isyan etmiş; onun örgütlediği bir grup köylüyle toplandıkları mekan ağadan taraf olan marabalar tarafından basılmıştı. Çıkan kavgada birisi, marabalardan birini öldürmüş; suçu da Demirali üstlenmişti. Şuayip de, arabasıyla bir yayayı ezmişti. Ancak ısrarla, kadının arabanın önüne atladığını iddia ediyordu. Soruşturması sürmesine rağmen tutuklu yargılanmasına karar verilmişti.

Sekiz yıldır, koğuşuna gelip gidenleri gözlüyordu. Sekiz yılda o kadar farklı insanlar gelip geçmişti ki; memlekette bu kadar farklı çeşit insan olduğunu bu sayede idrak etmişti. Herkesin tonlarca derdi, bir o kadar yükü ve sorumluluğu vardı.

Dışarıdaki belli belirsiz ay ışığında ağacın dallarına baktı. Dallar, yaklaşan fırtınanın habercisi gibi sallanıyordu. Üzerindeki pikeye daha sıkı sarıldı. 

Bu ağacı özler miydi? Bunu düşünürken buluyordu kendisini son zamanlarda. Bilhassa, hapishaneden çıkmasına az kalmışken. Ağacı özler miydi? Sadece dallarını görebildiği, onda da iç ısıtan hemen hemen hiçbir şey yokken… İnsan neyi özlerdi sahi?

O kadar uzun zamandır içerideydi ki, dışarısı korkunç gelmeye başlamıştı. Her gün farklı bir haber görüyordu televizyonda. Her gün birisi birisini öldürüyor, her gün işçiler greve gidiyor, her gün yüzlerce kaza yaşanıyordu. Dünyada yolunda giden hiçbir şey yok muydu cidden? 

Hapisteyken, bir sürü kitap okumaya vakti olmuştu. Bu kitaplardan birisi eski bir habercinin anılarıydı. Adam, yıllar boyunca her iktidarın yandaşı olmuş; her zaman ekranlarda boy göstermişti. Hep, aynı gazetenin başyazarı olarak kalmıştı. Anıları da, bu kadar orta yolcuydu. Siyasilerden gelen haber düzeltme, yazı yazdırma taleplerini bile o kadar ballandıra ballandıra yazmıştı ki; Nobel ödülleri Türkiye’de verilse, kesin alırdı.

Haberleri izlerken o kitabı anımsıyordu sıklıkla. Satır aralarında o kadar mühim şeyler varken parag-raflar neden bu kadar suya sabuna dokunmayan olayları köpürtüyordu? Bir şeyler gizleniyordu da o yüzden. Ağaca bakarak bunları içinden geçirirken uykuya dalmıştı.

Sabah, her zamanki gibi kalktı. Camdan bakmak aklına bile gelmemişti. Ranzasından atlayıp indi. Kahvaltıya iştirak etti. İnsanların sohbetine, yarım yamalak da olsa eşlik etti. Gözü hep saatteydi. En sonunda vakit geldi… Bir gardiyan gelip adını seslendi. Serbest kalacaktı artık. Zaman geçip gitmişti. 

Bir önceki günden topladığı eşyalarının olduğu küçük valizini yüklendi. Herkesle helalleşip koridora çıktı. Gardiyan hiçbir şey söylememiş, cezaevi müdürünün yanına götürmüştü kendisini. Müdürle kısa bir hasbihal yaptılar. Her giden mahkuma söylenen “Artık uslu dur” ve “Doğru düzgün bir işe gir” önerileri kendisine de yapıldı. Kafasını sallamakla yetindi. Çayı bittiğinde kalkıp el sıkıştılar, bir daha görüşmemek üzere vedalaştılar.

Kimliğini, girerken bıraktığı saatini ve birkaç emanetini memurdan teslim aldıktan sonra cezaevinin dışına çıktı. Hayal gibi geliyordu uzun zamandır ama artık gerçek olmuştu. Koşar adımlarla, ağacın yanına gitti. Ancak ağaç yoktu.

Gördüğüne inanamadı ilk olarak. Onca yıl halüsinasyon görmüş olamazdı. Gözlerini ovuştururken, uzaklarda bir patırtı duydu. Baktığında, üzerinde belediye üniformalı bir grubun etraftaki kuru ağaçları kestiğini gördü. Onun ağacı da kesilmiş olmalıydı.

Ranzasını kapan, çok şanslı olacaktı. Göğü, alabildiğince görebilirdi. O an, kendi göğüne baktı. İçeri neden girdiğini bile unutacak kadar uzun süre baktı sanki. Çıktığını bilmezcesine baktı. “Aynı mavi göğün altındayız…” diye mırıldandı.

Hangi şiirden gelmişti bu dize aklının yamacına? O an çıkaramadı. Çantasını yüklendi, ağır adımlarla yürümeye başladı. Uçsuz bucaksız göğün altında yürüyebildiği sürece, nereye gittiğinin bir önemi yok gibi geliyordu…

Bir seyyar kitapçının önünde durdu. Adam, kendisine meraklı gözlerle bakıyordu. En nihayetinde, “Kardeş, eğer işin uzunsa az dursana tezgahta…” diye homurdanıp birkaç metre ötedeki bir esnafın yanına para bozdurmaya gitti. Tezgahta dururken, gelen bir müşteri yazarını hatırlamadığı bir kitabı sordu. Çekip çıkardı o kitap kalabalığının arasından müşterinin talebini. O sırada yanlarına gelen kitapçı, şaşkın gözlerle bakmıştı.

“Sen anlıyon mu kitaplardan?”

Kafasını salladı. 

“Gel sen bu tezgahta dur, ben komisyon alırım sadece. Satabildiğin her kitabın dörtte üçü senin olur!”

Duraksadı. Neden olmasındı?

Kafasını olduğu yerden kaldırdı, ileriye baktı. Bir ağaç duruyordu. 

Dalları alabildiğince çiçek açmış. Çiçeklerin bir kısmı, ağaca veda edip kaldırıma serilmiş. Çiçeklerin kokusunu alır gibi oldu. Bahar gelmişti. Gökyüzü, hep mavi kalmazdı belki ama; bahar gelmişti ya, ne gam!

Son Düzenlenme Tarihi: 20 Ağustos 2017 07:13
www.evrensel.net
ETİKETLER Alper Kaya

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.