Necmiye Alpay: Adalet sloganı ülkeyi kalbinden yakaladı

Necmiye Alpay: Adalet sloganı ülkeyi kalbinden yakaladı

Adalet talebi, ülkeyi ta kalbinden yakalıyor. Siyasi meseleleri de, eşitsizlik hallerimizi de iyi anlatıyor.

Dilci-Yazar Necmiye Alpay’ın ifade vermek üzere gittiği adliyede tutuklanması, OHAL rejimiyle yönetilen ülkede hukukun rafa kaldırıldığının önemli göstergelerinden birini teşkil etmişti. Kapatılan Özgür Gündem gazetesi hakkında başlatılan soruşturma kapsamında gazetenin Yayın Danışma Kurulu Üyesi Necmiye Alpay 31 Ağustos’ta tutuklanmış, aynı soruşturma kapsamında kendisinden 10 gün önce tutuklanan Yazar Aslı Erdoğan’la birlikte ancak 29 Aralık’ta tahliye edilmişti. “Suç icat edilerek” tutuklama, hatta “önce tutuklama, sonra suç icat etme” furyaları, Alpay ve Erdoğan’dan sonra da ne yazık ki artarak devam etti. 

Son örneklerden biri olarak CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından “adalet” sloganıyla yürüyüşe geçen CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun toplumun çok çeşitli çevrelerinden bulduğu desteğin en temel sırrı da başta yargı olmak üzere, hemen her alandaki adaletsizliğin artık arşı aşan boyutlara varması. 

Yeni katılımlarla giderek kalabalıklaşarak İstanbul’a yaklaşan adalet yürüyüşünün 15. gününde, aynı zamanda Barış Meclisi ve Barış Vakfı kurucularından Necmiye Alpay’la bir araya geldik; adalet kavramını, yürüyüşün toplumda bulduğu karşılığı, Hükümetin tutumunu ve yürüyüş sonrasını konuştuk. 

Adalet kavramı, adalet yürüyüşü başladığından bu yana gündelik konuşmalarımızın içinde daha fazla yer alıyor ama biraz sonra konuşacağımız yürüyüşün etkileri, Hükümet yaklaşımı, sonrasında ne olacağı gibi tartışmalar içinde kavramın içeriği ve neden böylesi bir yürüyüşün temel sloganı olduğu konuları geri planda kalıyor. O nedenle adaletsizliğin gadrine uğramış isimlerden biri olarak soralım, Necmiye Alpay için adalet nedir?
İşin iki boyutu var, birisi insanlığın bir ideali olarak adalet, diğeri de -bizim bu yürüyüş dolayısıyla konuştuğumuzu dikkate alırsak- yargı mekanizmasının işleme biçimi. İdeal bir tarafı var çünkü pek çok insan adaletin temsil ettiği eşitlik fikri üzerine eylemde bulunmuştur, eşitlik nedir, ne değildir konularında düşünmüştür. Burada yeri gelmişken şunu söylemeliyim, dikkat ettim, Kılıçdaroğu da geçen günkü açıklamasında eşitlik kelimesini kullandı, bu hoşuma gitti çünkü eşitlik demeden adalet kavramını yaşatmak mümkün değil.  Biz hem adalet kavramının ideal yönüyle kötü durumdayız, hem de yargı mekanizması açısından adaletsiz durumdayız. Cumhuriyetin bütün dönemlerinde üst üste binen hukuksuzluklar ve cezasızlıklar yargı sistemimizi alt üst etmiş vaziyette. Adaletin bir ucunda cezasız kalmış devlet edimleri var, diğer ucunda da -kendimden bahsetmemi bağışlayınız- ben dahil bugün pek çok insanın haksız yere tutuklandığı bir ortamda yaşadığımız gerçeği var. Ben buna fütursuzluk diyorum. Gözü karalık yapıyor iktidardaki siyasi hareket. Bunun altında nasıl bir psikoloji var, kestirmek zor ama olup bitenlere baktıkça, kendi oturduğu yerden emin olamama paniği hissediyorum. Toplumun tamamı darbelere karşı olduğu halde, 15 Temmuz travmasını atlatamıyor iktidar. Yargıç güvencesi, hukukun üstünlüğü, basın ve ifade özgürlüğü gibi temel kavramlar sıfıra indirilmiş durumda.

Bu bağlamda, adalet ve hukuk arasındaki bağ için ne söylersiniz?
Hukuk, adaleti sağlamanın yollarını tarif eden, kurallarını koyan hem bir düşünce disiplini hem de uygulama alanı. En kısa manasıyla hukuk, haklarımızın adı. Hukuku uygulamak, dolayısıyla adaleti sağlamak için genellikle adalet bakanlığı ve adliye binaları adını verdiğimiz mekanizmalar kurulmuş. Ve onların uyacakları bir dizi kanun, anayasa, yasalar şeklinde bir sistem. (Şimdi gerçi Hükümet bunları kararnamelerle  yürütüyor.) Özetle hukuk ve adaleti, aynı madalyonun iki yüzü gibi düşünebiliriz.

Bugün adalet üzerinde bu kadar yoğunlaşmamıza neden olan, işaret ettiğiniz gibi hukuksuzluk ve adaletsizlik. Ve adaletin/hukukun tam da adalet binalarında, hukuk yoluyla yok edilmesi, ne dersiniz?
Yaşanan bu, evet. Aslında hukuk tek bir devletin kendi yönünden oturup ayrıntılarını yazdığı bir sistem halini alabiliyor ama aynı zamanda her toplumun yurttaşları devletin o kuralları nasıl koyacağı ve nasıl uygulayacağı konusunda etkide bulunmaya çalışıyor. Hem bireysel düzlemde bunu yapmaya çalışıyorsunuz, hem de topluca haklarımızı korumak ve onları yasaya dönüştürmek için çaba gösteriyorsunuz. Bunun da pek çok biçimi var, Kılıçdaroğlu’nun yaptığı da o biçimlerden biri. Yani bir ütopya yapmadığımız sürece gerçeklikteki hukuk, devletler eliyle konulan, yürütülen aslında devletlere kalsa her şeyi kendi bildikleri gibi yürütmek isteyecekleri bir mekanizma. Tek adam yönetimlerini, diktatörlükleri veya padişahlıkları düşünün, daima bir kişinin karar verdiği konulardır. İşte tam da onu önlemek için hukuk doktrini, hukuk felsefesi denen veya hukuk literatürü denen ünlü klasikleri var dünya insanlarının. Bunlarla niçin uğraşılıyor? Keyfî olmaktan çıkarmak için. İnsanların hangi durumlarda hangi hakları vardır, o haklar çiğnenirse hangi cezalar verilir gibi noktalarda temel insan hakları ve özgürlükleri tanımlanmıştır geçen yüzyılın korkunç deneyimlerinden sonra. Dolayısıyla hukuk tek yönlü bir şey değil. Evet, devletler uyguluyor ve eğer onların elini rahat bırakırsak canımıza okuyabiliyorlar!

7 Haziran’dan bu yana adalet, hukuk, eşitlik konusundaki ihlalleri ağır sonuçlarla yaşıyoruz. Son 2-3 yılda, adalet ve hukuk uygulamalarının iktidarın ihtiyaçlarına, konjonktüre göre değişebildiğinin yüzlerce örneği yaşandı. Hatta ülkenin önemli hukukçuları yaşadığımız dönemi, hukuksuzluk, yasasızlık, anayasasızlık olarak tanımlıyor…
Önemli bir noktaya değindiniz. Adaletin konuşmamız gereken başlıklarından biri bu çünkü. 7 Haziran’ın hukuk ve hukuksuzluk açısından bir milat olduğuna katılıyorum. 7 Haziran’da AKP, tarihinde ilk defa kendi başına hükümet kuramayacağı bir sonuç aldı. Bu sonuç, bütün önemli kararlarını/ politikalarını “oylarımız artacak mı, azalacak mı” ölçüsüne bağlayan iktidar partisi için bu tutumuna daha fazla bağlanmayı getirdi. Örneğin çözüm süreci bizim daha iyi şeyler yapmaya çalıştığımız bir dönemdi. Toplum olarak 2.5 yılı en büyük sorunumuzu çözmeyi konuşarak geçirdik. Bazı adımlar atılmaya çalışılıyor diye düşünüyorduk ama oy kaybının nedeni olarak görüldü ve her alanda geri gitmenin gerekçesi oldu. Çözüm süreci de berhava edildi. Ve 16 Nisan’daki son referandumla da tek adam, tek parti sistemi getirildi, parlamento işlevsizleştirildi. 7 Haziran’dan sonra bunlar oldu, sonunda da yeni sistem geldi, anayasa değişti ama toplumun yarısı da “olmaz bu iş” dedi. Bu gitgide büyüyebilir. Yani toplumun bir itiraz gücü var şu an ve bana göre toplumun yarıdan çok daha fazlası demokrasi istediğini ortaya koyuyor. 

Yürüyüşün buna katkısını soracağız ama önce yürüme eylemiyle ilgili düşüncelerinizi soralım. CHP, 7 Haziran’dan sonra gelişen, yeniden savaşa dönülmesi, dokunulmazlıkların kaldırılması ve son olarak da 16 Nisan referandumu gibi önemli duraklarda AKP siyaseti önünde bir baraj kurmadığı için eleştirildi. Bazı çevreler, Enis Berberoğlu’nun tutuklanma kararının ardından gelen yürüyüş kararını CHP’nin bu “günahları”nı hatırlatarak değerlendiriyor ve geç kalındığı, artık bir “yararının” olmayacağı vs söyleniyor. Tartışmalara nasıl yaklaşıyorsunuz, yürüyüşün anlamı, zamanlaması sizin nazarınızda nasıl?
Bu toplumun hakikaten dev denebilecek büyük sorunları var. Trajik şeyler yaşadık, yaşıyoruz ve daha yaşayacağa da benziyoruz. Çünkü bölgemizde de (Ortadoğu) her şey çok kötü gidiyor. Buna karşılık Kılıçdaroğlu’nun başlattığı yürüyüş, pek çok açıdan büyük sempati duyduğum bir yürüyüş oldu. (Her şey yolunda giderse 4 Temmuz Salı günü Demokrasi İçin Birlik’ten arkadaşlarla beraber ben de yürüyüşe katılacağım.) Bir kere, parti adına değil, parti başkanı olarak değil, altı ok taşıyarak, pankart taşıyarak değil, tek kelimeyi bayrak yaparak yola çıktı. Bu bana göre çok akıllıca kararlaştırılmış bir yürüyüş. İtiraz edilmesi mümkün olmayan bir şey ve üstelik ülkeyi ta kalbinden yakalamış oluyor “Adalet” diyerek. Bu, ülkenin temel meselesini çok iyi anlatan bir kelime. Siyasi meseleleri de iyi anlatıyor, eşitsizlik hallerimizi de iyi anlatıyor, Kürt sorununda Kürtlere yapılmış adaletsizliği de iyi anlatıyor. Çünkü toplumumuzun neresinden tutsanız adaletsizlikle karşılaşmak gibi bir gerçeklikle karşı karşıyayız. 

ADALET TALEBİNİN KARŞISINA ADALET KARŞITI BİR CEPHE ÇIKARMAK MÜMKÜN DEĞİL

Yürüyüşün Türkiye açısından yeni bir dönemin başlangıcı olduğu tespitlerine katılır mısınız?
Olabilir. Ama temelli başka bir takım değişikliklerin başlangıcı olmasa bile en azından şöyle bir katkısı olduğu çok açık; dediğim gibi bir kere tek kelimeyle ifade edilebilen çok derin bir sorunumuz olduğunu ortaya koydu. Bunun karşısına adalet karşıtı cephe çıkarmak mümkün değil, çıkamaz. Dolayısıyla yürüyüş şu an bir kazaya uğrasa, bir nedenden şu an bırakılsa bile, şu ana kadarki katkısı toplumun esas meselesine işaret etmiş olma düzeyinde büyüktür. 

Daha temelli değişikliklere de yol açması nasıl sağlanır peki? 
Öteden beri benim “cesaretlere ihtiyacımız var” dediğim şeye burada yeniden başvuracağım. Kılıçdaroğlu’nun bu kararı çok iyi düşünülmüş bir cesaret. Aynı nitelikleri taşıyan bir güçlendirme olabilir, cesur ve akıllı hareketlerle destek verilirse bu sağlanabilir. Tabii hiç kolay değil ve hayal falan görmüyorum ve bu yürüyüş eğer Maltepe’nin önünde kavga gürültü, patlama çatlama olmadan biterse pek çok insan gibi ben de “oh” diyeceğim ama tabii insan daha iyi bir şeyler istiyor. O daha iyi bir şeylerin kalbinde yine adalet, yani yargı mekanizması var. Çünkü iktidar yargı mekanizması yoluyla toplumumuzun etkili olabilecek bütün mekanizmalarını kilitledi. Bu sözümü duyan birisi şunu diyebilir: “15 Temmuz da bu iktidarı kilitledi!” Ancak, ülkeyi 15 Temmuz’a getiren de bence bu iktidarın attığı adımlardı. “Pensilvanya’ya selam” diye ben bağırmadım mitinglerde. MGK’da “bu adamlara dikkat edin” diye alınmış kararları uygulamayan da bu iktidar. Dolayısıyla toplumların başına ne geliyorsa büyük hırsları olan ama hırslarının yanında güçleri, yetenekleri, kadroları yeterli olmayan iktidarlar/yöneticiler nedeniyle geliyor. Demokrasi kültürümüz bunların tersini inşa etmeye hâlâ yetmiyor. Aslında bu halk oylarıyla 1950’de CHP’yi düşürebilmiş bir halk. Devletin demir çelik fabrikası gibi, her şeye hakim sanılan bir partiydi üstelik. 

Yürüyüşün CHP’yi de değiştirip dönüştürecek bir işlevi olur mu?
Bu da beklenebilir, evet. CHP’nin birbirine çok zıt bir ikili yapısı var. Birisi az önce söylediğimiz gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi olması. Kurucu partiler devrim bitince tutuculaşıyor ve polisiye güçle ayakta kalmaya başlıyorlar. Bu CHP’nin başına gelmiş bir şey. Ama diğer yandan da Sosyalist Enternasyonal üyesi. Sosyal demokrat yanı olmasa bitip tükenmekle karşı karışa bir parti. Aslında çok çok gecikti tabii bütün bu adımlar. Yani adalet istemek, Kürt sorununda silahsız çözüme sahip çıkmak gibi meselelerde farklı tutumlar almalıydı. Bana göre bir hareketi yapan lideri filan değildir, hareketin esaslı kadroları vardır ve CHP’de epeyce güçlü politikacılar var aslında. Fakat CHP’nin en büyük hatası kitle partisi olmak için ilkesiz olmaya soyunmak oldu. Umarım CHP bunu fark etmiştir. 

NE İSTEDİĞİMİZİ GÜÇLÜ ŞEKİLDE ORTAYA KOYMALI VE YENİ BİR ANAYASA ÇERÇEVESİNDE ŞEKİLLENDİRMELİYİZ

Adalet yürüyüşü 9 Temmuz’da İstanbul Maltepe Cezaevi önünde kitlesel bir mitingle sona erecek. Peki, 10 Temmuz’dan sonra ne olacak? Kılıçdaroğlu ‘Adalet mücadelemiz devam edecek’ diyor ama ‘nasıl ve hangi yöntemlerle’ sorusu şu ana kadar yanıt bulmuş değil. 9 Temmuz’dan sonra ne yapılırsa yürüyüş amacına ulaşır? 
Bu yürüyüş gücü (çünkü çeşitli kesimlerden aldığı destekle bir güç yarattı) gerçek hukukçulara “bağımsız davranın, arkanızdayız” mesajını inandırıcı bir şekilde verebilirse, en önemlisi de yepyeni bir anayasa taslağını 2019 seçimlerinin bir numaralı gündem maddesi haline getirebilirse (yürüyüş sonlanıncaya kadar bu fikri olgunlaştırabilirse), o zaman benim kafamdaki amaca ulaşmış olur. Bunun için ne istediğimizi en güçlü şekilde ortaya koymalı ve yeni anayasa çerçevesinde şekillendirmeliyiz. 

YENİ ANAYASA HEDEFİYLE HAREKET EDİLİRSE, YÜZDE 49’UN ÜZERİNDE BİR BÜTÜNLEŞME SAĞLANABİLİR

Malumunuz, yürüyüşün referandumda “hayır” diyen yüzde 49’u canlandırdığı, birleşip, bütünleştirdiği şeklinde yaklaşımlar da var. Adalet kavramıyla ülkenin kalbinden yakalandığını söylediğiniz için soralım; destek veren kesimlerin çeşitliliğine bakarak, yürüyüşün yüzde 49’u da aştığı söylenebilir mi? 
Öyle olması lazım. Şimdiden “yüzde 49’u sahiplenme yönünde siyasi parti engelleri aşıldı” diyebilecek durumda değiliz ama bunun ilk adımları atılıyor. Son aylarda Demokrasi İçin Birlik, Yurttaş Girişimi gibi platformlar oluşmuştu. Bu platformlar oluştu diye CHP kendini feshedecek değil ama bir platform olarak hareket etme ihtiyacını herkes hissediyor, CHP, CHP olmaktan ilk kez haklı olarak vazgeçip yola çıktı. Dolayısıyla belirttiğim gibi eğer yeni anayasa ve demokratik Türkiye hedefiyle hareket edilirse, yüzde 49’un da üzerinde bir bütünleşme sağlanabilir. 

ESKİDEN HER AYDINA KOMÜNİST DAMGASI VURULURDU, BUGÜN TERÖRİST DAMGASI VURULUYOR

İktidarın yürüyüşe yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP cephesinde ilk günlerdeki küçümseyici yaklaşımlar daha hakimken, ilerleyen günlerde kriminalleştirme ve tehdit boyutu daha da arttı. CHP’yi FETÖ’ye destek, darbecilikle suçlayan, yerli-milli olmadığını söyleyen Hükümet cephesinde iş, “bu yolları teröristler yürüsün diye yapmadık’a kadar vardırıldı. Bu tutum yürüyüşün toplumda bulduğu karşılığa etki eder mi?
Hükümetin hükümet edebilmek için epey bir süredir–tabii, 15 Temmuz’dan bu yana daha da iyice-, başlıca silah olarak başvurduğu kavram bu “terör” suçlaması. Kürt sorununda da karşımıza çıktığı gibi Hükümet yasal alanı alabildiğine açmak yerine bunun tam tersini yapıyor. Bize de, Özgür Gündem’e de aynı şeyi yaptı. Siz o gazetenin basın özgürlüğünü savunduğunuz anda silahlı örgütün özgürlüğünü istiyormuşsunuz gibi sunuyor. Bunu niçin yapıyor? İki şey var, bir tanesi bunlar altından kalkamadığı büyük sorunlar. Gerek Kürt meselesinde, gerek FETÖ meselesinde altından kalkamadığı zaman kaba kuvvetle yaklaşıyor ve ezmeye çalışıyor herkesi. Bunun da mekanizmalarını kurnazca kuruyor. Şunun farkındayız tabii, birkaç yıldır muhalifleri “terörist” diye damgalamak yoluyla bertaraf etmeye çalışıyor iktidardaki siyasi hareket. Son derece muğlak, evrensel ölçütlerle bağdaşmayan “terör ve terörizm” kavramları, bunun için çok kullanışlı bir araç. Eskiden her aydına komünist damgası yapıştırırlardı, bugün terörist damgası vuruluyor. Bunlar çok açık ki faşizan tavırlardır.  

Yürüyüşün AKP tabanındaki yansımalarına dair gözlemleriniz ne?
Çok düşündüğüm bir konuyu sormuş oldunuz. Tabii o çevrenin çok içinde olmadığım için biraz uzaktan konuşuyor olacağım ama gözlemim şu: Son 15-20 yılda insanlarda kapitalizmin ürünü olma oranı çok arttı. Daha önce evrensel değerlere kendi özelliği içinde daha yakın bir halktık biz. Bizde demokratik gelenek çok yok değildir, özellikle meclis, seçim yapabilme, oy kullanabilme, bunlara değer veren bir tarafı vardır halkın. Son kapitalistleşme adımlarıyla bu ne derece değişti bilemiyorum. Ama, AKP’nin diyelim yüzde 50’ye yakın oyunun içerisinde yarı yarıya değilse bile önemli bir kısmı aslında parlamenter demokrasiye önem veren bir kesim. Bu iktidar da önceki iktidarlar gibi (özellikle de Özal gibi) çok para kokulu bir iktidar. Din dozunu artırmış olmalarını ben bir parça da buna bağlıyorum. 

CHP, İLK KEZ CHP OLMAKTAN VAZGEÇTİ

Malumunuz, yürüyüşün referandumda “hayır” diyen yüzde 49’u canlandırdığı, birleşip, bütünleştirdiği şeklinde yaklaşımlar da var. Adalet kavramıyla ülkenin kalbinden yakalandığını söylediğiniz için soralım; destek veren kesimlerin çeşitliliğine bakarak, yürüyüşün yüzde 49’u da aştığı söylenebilir mi? 
Öyle olması lazım. Şimdiden “yüzde 49’u sahiplenme yönünde siyasi parti engelleri aşıldı” diyebilecek durumda değiliz ama bunun ilk adımları atılıyor. Son aylarda Demokrasi İçin Birlik, Yurttaş Girişimi gibi platformlar oluşmuştu. Bu platformlar oluştu diye CHP kendini feshedecek değil ama bir platform olarak hareket etme ihtiyacını herkes hissediyor, CHP, CHP olmaktan ilk kez haklı olarak vazgeçip yola çıktı. Dolayısıyla belirttiğim gibi eğer yeni anayasa ve demokratik Türkiye hedefiyle hareket edilirse, yüzde 49’un da üzerinde bir bütünleşme sağlanabilir. 

KILIÇDAROĞLU’NUN “CEZAEVİNDEKİ HDP’LİLER İÇİN DE YÜRÜYORUZ” DEMESİ ÖNEMLİ

HDP’nin yürüyüşe yaklaşımını da değerlendirmenizi rica edelim. HDP’den yürüyüşle ilgili yapılan açıklamalar, parçalı bir hal sundu. “CHP önce özeleştiri versin” denildi, “Edirne’ye yürünürse katılırız” denildi… Neticede Kandıra Cezaevi önünden katılım olacak gibi görünüyor ama bu kez de o zamana kadar daha da büyüyecek yürüyüş kitlesi içinde HDP’ye nasıl mukabele gösterileceği konusunda tereddütler dile getiriliyor. 
“Önce özeleştiri verilsin” sözüne hiç katılamadım. Bugün öyle bir uğrakta değiliz. Gerçi parti tavrı olarak ileri sürmediler özeleştiri beklentisini ama her durumda fikir kötü, şu an yapılacak iş değil. Edirne’yi haklı olarak ileri sürüyorlar ama şart koşmak şeklinde olmaması lazım. Çünkü bunu söylemeseler tuhaf kaçar, neticede eş başkanları, milletvekilleri, belediye başkanları cezaevinde. Ancak, Kılıçdaroğlu’ndan da “onlar için de yürüyoruz” açıklamasının gelmiş olması önemli. Yani onların da anıldığı bir bağlam kuruluyor yürüyüşte, ama tabii daha güçlü kurulması lazım. 

CHP bu konuda çok handikaplı durumda. Türkiye’nin bölünmesi paranoyası CHP için belki AKP’de olduğundan daha büyük bir iç sorun yaratıyor sanıyorum. Cumhuriyetin kurucu partisi olarak da bu tür kaygıları taşımakla kendilerini görevli hissediyorlar muhtemelen. Ama belki artık şunu kavramaya başladılar, Kürt sorunu dediğimiz meselenin çözümü de dahil olmak üzere bütünlüklü ve iyi bir toplum çıkaracaksak eğer, partisinden medyasına, belediyesine kadar bütün yasal alanların sonuna kadar açık olması şart, aksi halde kimsenin kendini ifade edemediği şu tür ortamlarda Kürt sorunu da giderek çıkmaza girecektir, Ortadoğu’nun durumunu göz önüne alırsak, giriyor da. 

Yürüyüş, CHP’nin HDP’ye olan çekinceli yaklaşımında bir kırılma yaratır mı?
Yaratması gerekir. Bunun olma ihtimali sıfır değil bana göre. Düşünüyorum da örneğin Tuncay Özkan gibi biri, benim bildiğim yıllardır ulusalcılığın bayraktarlığını yapmış birisi olarak gayet iyi şeyler söyledi. Bunlar iyi göstergeler. Belirttiğim gibi yasal alanı açmanın hayati önemini kavramaya başladığımızı gösteren gelişmeler bunlar. Dolayısıyla evet, öyle bir ihtimal önümüzde ama bunun için elimizden geleni yapmamız lazım. 

ACIMASIZ VE İNSANLIK DIŞI BİR TAVIR

Açlık grevinde kritik aşamayı da geçen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için aralarında sizin de olduğunuz 111 aydının Hükümete yaptığı çağrı, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’dan “teröristleri destekleme”olarak değerlendirildi. AKP’nin ölüme yürüyen iki eğitim emekçisinin işe iade talebine ve bu yöndeki çağrılara yönelik sert tutumunu nasıl okuyorsunuz?
Çünkü orada iki kişiyi aşan durumlar var. Bu iki insanın talepleri kabul edilmedi çünkü kabul etseler Nuriye ve Semih gibi kamudan atılan  binlerce insan için de emsal teşkil edecekti. Bunun bir nedeni de açlık grevini bırakırlar düşüncesi olabilir. Çünkü başka tür mücadele yöntemleri de var. İşte örneğin dayanışma akademileri kuruluyor, parklarda bahçelerde dersler veriliyor vs. Diğer yandan adaletsizliğin giderilmesini, işlerine dönmeyi talep eden insanları bir de hapse atıyorsunuz ve onları da terörizmle suçluyorsunuz. Suçlamaların hepsinin de yanlış çıkmasına rağmen bunu sürdürüyorlar. Bu tavır acımasız ve insanlık dışı.  Açlık grevine yeni katılımlardan başka bir sonuç da vermiyor.  

www.evrensel.net