Merhum Marko Paşa’nın size çok selamı var

Merhum Marko Paşa’nın size çok selamı var

Ulaş Başar Gezgin, 1946-47’de 22 sayı çıkan Marko Paşa’da Sabahattin Ali’nin eskimeyen yazılarını hatırlattı ve ‘Umut hep var’ dedi.

Doç. Dr. Ulaş Başar GEZGİN

Marko Paşa. Kim? Marko Apostolidis. 19. yüzyılda yaşamış Rum asıllı Osmanlı hekimi, önce “Derdini Marko Paşa’ya anlat” sözüne; ondan sonra Sabahattin Alili, Aziz Nesinli, Rıfat Ilgazlı ve bol kahkahalı ve bol kara mizahlı haftalık bir mizah gazetesinin ismi için esin kaynağı olacaktı. 1946-1947 yıllarında topu topu 22 sayı çıkmış, baskılar nedeniyle kapatılıp başka adlarla varlığını devam ettirmiş, ancak yeni adlar altında o ilk addaki heyecanı yakalayamamış olan Marko Paşa mizah gazetesini bugün için güncel kılan nedir? Zamanında en çok satan mizah gazetesi olmuş Marko Paşa (üstelik o dönem en çok satan gazeteden de çok satmış), nasıl olur da sanki dün yazılmış havası verebilir? Bunu elbette gazetenin usta yazarlarca çıkarılmasına bağlayabiliriz. Fakat yalnızca o değil, bu yazarların bir tercihte bulunduğu anlaşılıyor. Bugün anımsanıp yarın unutulacak günlük ayrıntılara dayanmayan bir anlayış söz konusu. Bugün birçok mizah dergisi, haftaya anımsanmayacak olaylar üstünden mizah yapıyor. Oysa Marko Paşa, anlaşıldığı kadarıyla, sistemin yüzeyine değil derinine odaklanan bir eleştiri anlayışıyla basılmış. Bu görüşü gerekçelendirmek için, gelin Sabahattin Ali’nin Marko Paşa ve Merhum Paşa yazılarına bakalım.

ADALETSİZLİĞİ GÖRMEZDEN GELENLERE YÖNELİK ELEŞTİRİ

Bilindiği gibi, Sabahattin Ali, 1932’de bir şiirinde Atatürk’e hakaret ettiği iddiasıyla hapis yatar. Aslında o şiiri Atatürk için yazmamıştır, bir komploya kurban gittiği söylenir. Fakat bir şiir için hapis yatılabiliyor olması, dönemin baskı koşullarının bir göstergesi olarak not edilebilir. Kemalist tarihyazımının görmezden geldiği bu durum, yazarın kimi Marko Paşa yazılarında da gözlemlenir. Örneğin, 27 Ocak 1947’de yayınlanmış ‘Hep Laf’ adlı yazısında, cumhuriyeti hiç eksiği yokmuş ve tamamına ermişmiş gibi yüceltenleri ve özellikle de toplumsal adaletsizlikleri görmezden gelenleri eleştirir. Şöyle der:

“Şimdi, bu  devrim yaygaracılarına soruyoruz. Ellerini vicdanlarına koyup, cevap versinler.
Bu milletin özü olan en az 17 milyonluk kitlenin kültürü kaç arpa boyu, kaç iğne başı ilerlemiştir? 
Daha insanca yaşanacak evlerde mi bannmaktadırlar? 
Zevkte, sanatta eskiyi aratmayacak bir yükselme var mı? Bu koskoca kitleyi asırlardan beri kemiren sıtma, trahom, frengi, hele verem eksilmiş mi, yoksa artmış mıdır? 
Bu paçavralar içinde gezenler, evvelce çıplak mı geziyorlardı? 
Hele, en mühimi, bu on yedi  milyon, acaba eski yediğinden yılda bir lokma fazla yiyebiliyor mu?” (s.131-132) 

LÂNETLİ EGEMEN SINIFLAR

Başka bir yazısında (‘Lânet Olsun’, Marko Paşa, 10 Mart 1947), 2. Paylaşım Savaşı sonunda ABD’yle yakınlaşan İnönü iktidarına ve bu iktidarın ülkeyi savaşmadan bir yarı-sömürgeye çevirme yönlü politikalarına veryansın edecektir. Fakat yazar yazıyı öyle bir biçimde yazmıştır ki; bu, her dönemin egemen sınıflara yönelik bir eleştiri niteliği kazanır: 

“Kendi menfaatlerini milletlerin menfaatinden üstün tutanlara, kendi hak edilmemiş ekmeklerini yiyebilmekte devam etmek için milletlerini kölelik zincirleri, cehalet  karanlığı, korku uyuşukluğu içinde bırakmaya çabalayanlara lânet olsun ...

Hiçbir fikre inanmadıkları için fikirlere, insanı insan eden duygulara yabancı oldukları için insanlık sevgisine, herhangi bir şeyi bilip öğrenemeyecek kadar beyinsiz ve tembel oldukları için bilgiye ve kitaba düşman olanlara lânet olsun ...

(...)

Üzerinde yaşadıkları toprakları, boş lakırdı  ve gösterişten ileri geçmeyen akılsız, bilgisiz tedbirler ve tedbirsizliklerle günden güne bakımsız, verimsiz, perişan bir toprak yığını haline  getirenlere, o toprağın üstünde yaşayanları, oralarda eskiden insan gibi yaşamış olan milletin hatırasa için yüz karası olacak kadar düşük seviyelere indirenlere lânet olsun ...”(s.142-143)

Başka bir yazısında (‘Adalet’, Marko Paşa, 17 Mart 1947), bir alıntıya yer verecektir:

“Bir memleketin ordusu bozuk olabilir, harbe girmedikçe bu meydana çıkmaz; maarifi bozuk olabilir, bunun acısı da ancak aradan bir nesillik bir zaman geçince kendini gösterir; iktisadiyatı bozuksa, millet uzun seneler süren bir sefalet içinde sürüklenir gider. Ama bir memlekette adalet bozulursa, halk adalete inanmamaya başlarsa, anarşi hemen kendini gösterir, herkes hakkını kendi aramaya kalkar ve o insan cemiyeti derhal dağılmaya, batmaya mahkumdur.” (s.144) 

GENÇLERE VE HALKA HİTAP

Bir başka yazısında (‘Genç Arkadaş’, Merhum Paşa, 26 Mayıs 1947) gençlere seslenir:

“Yurdunu, milletini dünyada her şeyin üstünde tut. Bütün varlığını, bu toprakları şenlendirmek, bu topraklar üstünde yaşayan insanların yüzünü güldürmek yolunda harca. 

Birbirini boğazlamadan yaşamak isteyen bütün insanlara dostluk göster; kendi menfaatleri için dünyayı kana bulamak isteyenlere inanma. Bunları insanlığın, yurdunun ve milletinin düşmanı say.” (s.156)

Halka seslenen aşağıdaki yazısı (‘Milletin Postunu Paylaşıyorlar’, Merhum Paşa, 25 Ekim 1947) sizce de dün yazılmış gibi değil midir?

“Ey benim bahtı  kara milletim! Sekiz yüz yıldan beri seni, ya sana yabancı olanlar, yahut da arandan çıktıkları halde sana yabancılaşmış bulunanlar sömürdü. (...) Seni çoluğundan çocuğundan, çiftinden çubuğundan ayırıp cepheden cepheye sürerken, yürekleri elbette ki sızlamadı. (...) Sen kendi bahtını kendi eline almadıkça, sen sana yabancılaşmış olanların hâlâ senin adına konuşmalarına göz yumdukça, hiçbir şey değişmez.” (s.159) 

Sonra vurdular Sabahattin Ali’yi ve yazılara bakınca görüyoruz ki 70 yılda pek bir şey değişmemiş. Peki nasıl umutlu olmalı? Aslında, umutlu olmak için çok fazla nedenimiz var. Sabahattin Alilerin döneminde, özgür düşünce, çok küçük bir azınlığa karşılık geliyordu. Bugün, yaşananları sorgulayan, verili olarak kabul etmemiz istenenleri olduğu gibi benimsemeyen, başka bir dünya düşleyen milyonlarca insan var... Bu hem günümüzde böyle hem de tarihsel olarak... Sabahattin Alilerin Nâzım Hikmetlerin yaşadığı yıllar bu güne göre çok daha karamsar olmayı gerektirecek bir dönemdi; yine de o dönemin özgür düşünceli yazarları umudu elden bırakmadılar. Bir şiirimle yazıyı noktalamak istiyorum: 

SEN BEN BİZİM OĞLAN

Kimi zamanlar canım sıkılır 
Boşuna okuyup boşuna yazıyoruz diye
Kim okuyor ki bir kere?!
Sen ben bizim oğlan.

Artmış sayısı yayınevlerinin
Daha çok kitap basılıyor evet çok doğru
Kitap var ama kim okuyor onları?!
Sen ben bizim oğlan.

Gırtlağımız patladı, sesimiz kısıldı kısılacak,
Evet doğru, bu yaptıklarımız.
Ama söylesene kim duyacak sesimizi?!
Sen ben bizim oğlan.

Gördün işte kaldık yine bir başımıza,
Namlular bize doğrultulunca
Timur’un fillerinden şikayet edip sonra kim durdu arkamızda?!
Sen ben bizim oğlan.

İnanmasaydım sınıf kavgasına,
Tam da bu karamsarlıkla
Son verirdim yaşamıma ve senin yaşamına da.
Ama biliyorum tarihsel açıdan bakıldığında, 
Sen, ben ve bütün bir dünya var arkamızda. 

Ulaş Başar Gezgin, 15 Nisan 2017

Kaynak 
Sabahattin Ali (2006). Marko Paşa Yazıları ve Ötekiler (haz. H.Altınkaynak). İstanbul: YKY. 


  

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.