Damla, damla Salgado...

Damla, damla Salgado...

Can Deniz Eraldemir, Brezilyalı fotoğrafçı ve muhabir Sebastião Salgado’yu yazdı.

Can Deniz ERALDEMİR

Bir  damla düşüyor kupkuru toprağa. Toprakta bir yara açıyor hemencecik. Kendi suyunun kanadığı bir yara. Ardından bir ikincisi o yaranın yanına düşüyor. Bir yara daha. Yaşama dönüşemeyecek su çölleşmiş arazide yara olup ölür ne yazık ki. 

Yeni damlalar düşmeyecek artık toprağa. Yerli maden işçisi alnını elinin tersiyle sildi çoktan. Yalnız sırtındaki atletini şöyle bir kavrayıp sıksa kısa süreli bir yağmur yağacak mutlak... Sıkacak mı? Bilmiyoruz. 

Sırtının fotoğraf makinasına dönük olduğunu biliyoruz. Yorgunluktan olmalı hafif kambur duruyor. Kıvırcık saçlarını görebilsek de yüzünü başka fotoğrafta sunacak bize. Sebastião Salgado’nun gözleri en iyi görüntüyü yakalamak için dolanıyor Brezilyalı yerli işçinin sırtında. Burası Serra Pelada. Yerli işçinin önünde yüzlerce başka yerli işçi. Buralarda yerli olunca işçi de oluyorsun muhtemelen. Ödenecek olmayınca istihdam bir sorun  olmuyor tabi: Karşımızdaki işçiler için karın tokluğuna çalışıyor bile denemiyor. Altın bulma ümidiyle çalışıyorlar, giriş ve çıkış saatleri belirsiz, hiçbir hakka sahip olmadan ve bir hukuğa tabii olmadan. Tam serbest piyasa ekonomisi. “Burada kölesi olan tek şey zengin olma arzusu.” Meraklısı çuvala davransın. Ama şunları da bilsin: Toprağı kendi getirdikleri aletlerle kazıp, çıkan umudu çuvallara doldurduktan sonra tersine devinen yağmur damlaları gibi koşarak çıktıkları devasa merdivenlerde, ki kocaman bir uçurumun en tepesine o merdivenler ulaşıyor, sırtlarında taşıdıkları çuvalları şirkete teslim edecekler. İçinden altın çıkarsa bir çuval seçme hakkını kazanacak, çıkmazsa ümidi tükenene kadar açlık koşturmacasına devam. Uzaktan yarısı yıkılmış oyuklar ve kanallarla uçurumu andıran bu madenin, damlalara ödediği çoğu zaman hayal, çokça anı ve “altın”. Pekâlâ, korkunç görünüşüyle bu yapıya cehennem çukuru da denilebilir, eh kapitalizmin en ağır şeytanları burada, malum. Boşuna cehennemi başkalarında arama..

Bir yara daha açıldı aç kalmış toprakta...

Sebastião Salgado bu işleyişi çok iyi biliyor. O biteviye kesik damarları kanayan bir Latin Amerikalı ve eline fotoğraf makinesini almadan önce emeğin sorunlarını Saõ Paulo Üniversitesinin kürsüsüne taşımaya niyetli bir iktisatçıydı. Malumdur ya yine de hatırlatmalı, vahşi kapitalizm masada ölü bıraktığı nice yerliyle bütün yetkinliğini bu kıtada kazandı. Brezilya’da o kesik damarlardan birisi ki onu vatanından ve kürsüsünden koparan faşist darbe olmasaydı belki ismini yazdığı makalelerle bir küçük azınlık duyup bilecekti. Ama dünya sırlarını bu kadar açar mıydı, orası bilinmez. ‘Benim fotoğraflarımın bir anlatacağı vardır’ derken hiç de abartmıyor Salgado. Çünkü misal bu uçurumun merdivenleri üniversite kürsüsüne pek ulaşamazdı. O merdivenlerden Sebastião Salgado inmeyi bildi fakat bilincin gözüyle. Diyalektiğin kudreti sanırım, onu kürsüden edenler ona kocaman bir dünya sunduklarını çok sonra anladılar. Şimdiki egemenler hazırlıklı olsun. Dünya tarihindeki emek ve sermaye çelişkisini bir fotoğraf projesi nasıl bu kadar canlı anlatabilir? Kürsü de neymiş? Workers mıydı ismi? 93’ yılında mı? Hani şu sınıf mücadelesinin bittiği ilan edilirken mi?

“Bir deri bir kemik kalmışlar öyle.”
“Nasıl yani, doğru düzgün anlatsana be adam!” 

“Nasıl anlatayım? Görmen lazım. Bebek yapışmış anasının göğsüne bir damlacık süt arıyor. Yok, yok, bir damla kanı kalmış mı? Onu yokluyor olabilir. Kadın günlerdir ne bir lokma yemek yemiş ne bir kaç yudum su. Savaşın, açlığın, çölün ortasındalar yahu. Bir zamanlar yaşamın merkezi üstelik bu topraklar... Acı bile kalmamış kadının mimiklerinde, bir rahatsızlık hali, açlıkla gelen bir yaşlanma , gözlerine uluorta konmuş bir umutsuzluk hali...” Sanki anlatıyor Salgado. Savaşı, açlığı, bir kıtanın yok oluşunu. Bugünün karşılığı olan anne yarından umutsuz çöküp kalmış, yarına oğlunun çıkabileceğine hiç inancı olmadan onu avutuyor. Açlığı izliyor tüm dünya. Eh politik bir mücadele alanına sıçramadıkça açlık kabul edilebilir efendiler tarafından.

Bir damla su yok ki toprağa düşebilsin. Çocuklar kanar bu dönemlerde.

Keskin kayaların arasında uzanıp kalmış bir göletin içinden şimdi karaya çıkıyor. Toprağa ayağını sıkı basmış, kuyruğu ise hâlâ suyun içinde dalgalanıyor. Atalarımız karaya bir adımla sıçradı sayılabilir artık. Hayatta kalma mücadelesinde yeni bir mekan. Yeni bir ‘savaş’ alanı. Sakallı bir bilim insanı adalarda bunun farkına varacak, evrim tanımlanıyor, sakalsız bir bilim insanı ise fotoğrafıyla hatırlatacak bize. Evrim hâlâ tanınmıyor şu Dünya’nın bazı şehirlerinde. Hatta fotoğraflara gözlerini yummuş Dünya’nın düz olduğunu söyleyenler bile var. Vahametinden TÜBİTAK’lar utanmalı. Neyse! 

Tuz tutmuştur toprak; suya hasrettir onun için.

“Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin” demiş ya CanYücel... Denizin ve yeşilin tam ortasında, sevgisini ekmeği paylaşır gibi paylaşmak için sokulup sevdiğine gökyüzüne açılmak var ya ne imkansız, ne sıra dışı. Unutmamak lazım ama denizin su damlacıklarından oluştuğunu. Su damlalarının birlikte ne engelleri düzlediği ne şaheserler işlediğini de unutmamalı. Tüketilmeye ve tüketmeye karşı birlikte üretmenin gücünü de unutmamalı. Bunu unutmayın unutmayın hakikatimizi diye deklanşöre basıyor Salgado. Ki kendileri bizzat hem bilincimizin hem de toprağın çöllerine yaşamı taşımayı başarmıştır. Viva Salgado... Viva  revolution...

Not: Toprağın Tuzu belgeselinden çokça yararlanılmıştır.

www.evrensel.net
ETİKETLER Sebastião Salgado