‘Her devletin bir ölüm ve  yıkılma çağı gelecektir’

‘Her devletin bir ölüm ve yıkılma çağı gelecektir’

Günlerdir yazılıp çiziliyor. AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan, İbn Haldun Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayla gaz vereyim derken gaf üstüne gaf yaptı.

Aydın ÇUBUKÇU

Bir balta bir sallayışta kaç kez taşa vurulur? Bir tabanca bir kez tetiğine basılınca, kaç kez sıkanın kendi ayağını berbat eder?

Günlerdir yazılıp çiziliyor. AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan, İbn Haldun Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayla bir kez daha gaz vereyim derken gaf üstüne gaf yaptı. Hemen herkes, bu skandal konuşmada meçhul bir danışmanın cehaletinin rolüne vurgu yaptı. Gerek İbn Haldun’un tarih görüşü hakkında gerekse Osmanlı’nın İbn Haldun’u nasıl gördüğü üzerine kıyıda köşede kalmış bilgiler yeniden hatırlandı. Herkes gördü ki, konuşmaya esas olan “değerlerimiz çiğnendi, Batı hayranı Jakobenler bizi mahvetti” düşüncesinin en azından ibn Haldun için geçerliliği yoktu. İbn Haldun’u yasaklayanlar Osmanlı sultanları ve şeriatçı mollalar idi ve onu düşünce ve bilim hayatına kazandırmaya çalışanlar da, “Jakobenler!”…  Yani, Abdülhamide’e karşı olanlar, Jöntürkler, İttihatçılar, Kemalistler, yani Türkiye’nin düşünce ve siyaset hayatının Osmanlıyla bir hesabı olan tarihsel ilericileri…  Bir gerçek nasıl ve neden bu kadar tersyüz edilebilir, arka planına bakalım biraz.

***

İbn Haldun, Şeyh Bedreddin’in çağdaşıydı ve onun gibi, Kahire Medresesinin, İslam dünyasında bağnazlığa direnerek, kelleyi koltuğa alarak dövüşe dövüşe ortaya çıkabilmiş bütün aydın zihinlerinin yuvası olduğu zamanlarda, muhtemelen aynı yıllarda beraberdiler. Ve açıkça, Bedreddin’i asan o katran karası zihniyet, çağlar boyunca İbn Haldun’u da görmedi, bilmedi, devlet kapısından içeri sokmadı.  Bilgisiz danışmana sorarsanız, olup bitenler bu gerçeğin tam tersiydi. İbn Haldun’u yok sayanlar başkalarıydı. Ama bay çokbilmiş danışmanın verdiği akıl, aslında AKP Genel Başkanı’nın kafasındaki şablona uygun olduğu için hemen kabul görmüş olmalı. O kalıp düşünceye göre, Müslüman dünyasında doğmuş büyük bir bilginin Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinde kabul görmemesi için Müslüman olması yeterdi. O kalıp düşüncenin duvarları, Türkiye tarihinin sultanlık rejimine karşı çıkmış bütün ilericilerinin hiç ayrım gözetmeden İslam dünyasının bütün birikimine düşman olduğunu zannetmenin taşlarıyla örülmüştür. O yüzden İbn Haldun’un Müslüman coğrafyasının çocuğu büyük bir bilgin olduğunu duyunca, “biz onları biliriz, mutlaka buna da karşı çıkmış, unutturmaya çalışmışlardır” diye düşünmüştür. Ve baltasını sallamak için iyi bir fırsat bulduğuna inanarak, kaleme sarılmıştır. 

***

Baltayı taşa vurduğunu pek çok köşe yazarı, bilim adamı, düşünür söyledi gösterdi. Birgün gazetesinde Mustafa K. Erdemol, İbn Haldun konusunda gerçek bir otorite olan Profesör Ahmet Arslan’a dayanarak bu yalan yanlış malumatı paçavraya çevirdi. 

Taha Akyol, çaktırmadan düzeltme nezaketiyle, İbn Haldun’un düşünce ve bilim dünyamızdaki yerini RTE’nin “yasakçı, baskıcı jakobenler” dediği aydınlara borçlu olduğumuzu gösterdi. 

Hasan Bülent Kahraman, yandaş Sabah’ta herhalde son yazısı olabilecek içerikte, cahil danışmanların dolduruşuyla irat edilmiş nutka karşı çıktı. “Ben gerçeği yazmakla yükümlüyüm” diyerek önceden gardını alarak, özetle dedi ki; “Kâtip Çelebi’ye, Koçi Bey’e kadar birçok Osmanlı toplum düşünürü özellikle onun ‘çöküş düşüncesinden’ doğrudan ve dolaylı olarak etkilenmişti… Osmanlılar onu yaşadıkları çöküşü durduramayacaklarını bilerek ama geciktirebileceklerine inanarak okuyorlardı… Marx’la inkâr edilemez benzerliklerinin olduğu muhakkaktır. Diyalektik denecek düşünce ve kavrayış tarzı, ‘kevn ve fesad’ (doğuş ve çöküş) kavramlarıyla çevrimsel zamana yaptığı vurgu, evrimciliğe yönelik anlayışı, tarihi somut ve sabit değil dinamik bir realite olarak benimsemesiyle Marx’ın bu konulardaki yaklaşımı neredeyse tıpatıp örtüşür… İbn Haldun’u da ilk defa boylu boyunca Sol Yayınları’nın Türkçeye çevirdiğini de yazayım.”

***

Adını taşıyan bir üniversitenin açılış konuşmasında, fırsat bulmuşken, düşünce hayatımızın tarihi gerçekleri ve düşünce özgürlüğü gibi sert konular arasına bir de İbn Haldun hakkında malumat sıkıştırayım derken AKP Genel Başkanı, tam manasıyla baltayı taşa vurmuş, kendi ayağına kurşun sıkmıştır. 

Fakat bu basit bir gaf hadisesi değildir. Bu köklü dogmatizmin, inatçı bağnazlığın, kendi bildiğinden başka her şeyi yanlış ve zararlı görme alışkanlığının kaçınılmaz sonucudur.  Kalıplarla, şablonlarla üretilmiş laf kalabalığının arasına bir de “düşünce özgürlüğü”, “üniversitelerin bağımsız bilim etkinliği” gibi başka kalıplardan alınmış laflar serpiştirince, allame gibi görünebileceğini sanmak da ayrı mesele. Olur olmaz yerlerde kullanılan “aşağılık kompleksi” lafı da ayağa sıkılan kurşundan beterdir, bu durumda.

Sonra, binlerce öğretim görevlisi daha dün KHK’lerle üniversitelerden atılmamış ya da bunu da “Jakobenler” yapmış gibi anlatılıyor ya… Nutkun en heyecanlı bölümü burası. Danışman aklı, burada baltayı bir daha taşa vurmakla kalmıyor, aslında tam bir fecaat olan bu sahneyi komediye çeviriyor. 

Bu son nutuk, kuşkusuz Amerika’yı Müslümanların keşfettiğini, Küba’da Colomb’un bir cami gördüğünü ilan eden nutuktan daha tarihidir. Çünkü o konuşma, pratik sonuçları o kadar da önemli olmayan bir şakalaşma gibi unutulup gidebilir. Ama bu, bütün özellikleriyle güncel politikaları, devlet ve rejim şekli hakkındaki tasarıları ve en önemlisi asla kalkmayacağı ilan edilen OHAL koşullarını hangi ideolojik birikime ve kültür yapısına borçlu olduğumuzu gösteriyor. İleride bu iktidar dönemini analiz edecek olanlar, bu konuşmaya mutlaka özel bir önem vereceklerdir. 

İbn Haldun’un bütün devletlû muhteremleri yatağından hoplatan sözünü anarak bitirelim. Böylece ondan bütün zamanlar boyunca kim korkmuş, kim yasaklamış anlaşılsın: “Her devletin bir ölüm ve yıkılma çağı gelecektir.” 

Son Düzenlenme Tarihi: 28 Mayıs 2017 10:47
www.evrensel.net