Denizleri Denizler yapan...

Denizleri Denizler yapan...

Boyun eğmeyi kabullenmeyerek “hayır” diyebilmek, Deniz olmanın da, dünün ve bugünün sömürülen yığınlara, halka bağlılığının da olmazsa olmazıdır.

Düzene hayır demeye, mücadeleye cesaret etmek ve uzlaşmazlık...

Mustafa YALÇINER

Bu, 45. yıl. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam sehpasına çıkarılışlarının üzerinden 45 yıl geçmiş. Bir de öncesi var. Bu dünyanın kahrolası kötülükleriyle bunlara kaynaklık eden toplumsal düzene karşı mücadeleye başlamaları daha eskiye dayanıyor. En azından 1965-66’larda başlayan bir mayalanma. Deniz İstanbul’da. Sinan Hoca önceden gelmiş. Biz, Hüseyin, Yusuf, Taylan, Alpaslan ve başkaları, Ankara’da ODTÜ Hazırlık’ta ilk boykotu örgütlüyoruz. Sonra ilerliyor. İstanbul Üniversitesi de, ODTÜ de işgal ediliyor. Gençlik, “hayır” deyip kitlesel olarak ayağa kalkıyor. Yalnızca gençler “hayır” demiyor. Sadece gençler ayakta ve mücadele ediyor değiller. Öyle sanılır ve anlatılır. Ancak sonradan ‘68 diye anılan dönemde, belki gençler öncelik alıp erken davrandılar; ama kesinlikle hareketlenme gençlikten, hareket de gençlik hareketinden ibaret değildi. Köylü de ayakta, hakkını arıyordu. Toprak işgalleriyle küçük üreticilerin eylemleri Anadolu’nun dört bir yanına yayılmıştı. İşçi sınıfı ise daha da ileriden hareketlenmişti. Grevler, direnişler birbirini izlemekteydi. Sonunda 15-16 Haziran 1970’de gelip, doruğuna dayanmıştı. Üstelik, her hareket ayrı ayrı kendi mecralarından da akıp gitmiyor, lokal ve tecrit edilmiş hareketler olarak kalmıyordu. Birleşme eğilimi de gösteriyordu. Birleştirici unsur; gençliğin ileri unsurlarıydı, devrimci gençlerdi, devrimdi. Bir gün o grevde, bir gün bu toprak işgali ya da üretici eylemindeydiler ve oluşan artık bir halk hareketiydi. Yeterince örgütlü değildi kuşkusuz, daha çok haksızlıklar düzenine öfke, hak talebi ve arayışın kendiliğinden gelme hızıyla ortaya çıkmış, ilerliyordu. Kucaklayıcı bir siyasal ve asıl olarak kitlesel örgüte sahip olmayışı en önemli eksiğiydi. Reformlarla yatıştırılabilir olmanın ötesindeydi ve düzen-içi yol göstermeler başarılı olamadı. TİP örneğin tecrit oldu hareketten. “Hayır” haykırışıyla ortaya çıkıp gelişen hareket, kendi önderlerini kendi içinden çıkarıp öne attı.

BU BOZUK DÜZEN DEĞİŞMELİ

“Hayır” çığlığıyla halkın ayağa kalkışını haklı kılan, acımasız sömürü, haksızlık ve adaletsizlik düzeniydi. Yüzden fazla Amerikan üssü, kredileri ve montajcılığıyla “hayır” denerek karşı çıkılan emperyalizm ve ülkeyi avucuna almış bağımlılık ilişkileriydi. Tam bağımsızlık istenmekteydi. Siyasal dayatmacılık ve eşitsizliklere, hak tanımazlıkla hukuksuzluğa ve faşizme “hayır” denip demokrasi isteniyordu. Kahrolası düzene, emperyalizme kul-köle olunmasına ve hak gaspı ve zorbalığa karşı öfke ve tepki, başına “Hayır”, “Bu bozuk düzen değişmeli”, “Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” diye yola koyulmuş Denizleri geçirecekti. Öyle oldu. Başkaları yoktu! Daha iyileri yoktu!

Tıpkı şimdiki gibi, örgütsüzlük ve kendiliğindenlik egemendi. Ancak hareket onların hareketiydi. Sadece halka bağlandılar. Halkın çıkarlarından başka çıkar bilmediler. Zalimlerle ve onların çıkarlarıyla ise hiç uzlaşmadılar ve uzlaşma önermediler. Halkın sevgili evlatlarıydılar, halka hiç ihanet etmediler ve en küçük bir zarar vermediler; halk da onları sevdi, yüceltti, efsaneleştirdi. Biliniyor ki, en başta yeterince örgütlü olmadığı için halk hareketi yenildi. Bedelini, en başta örnek yaratmak için öne atılan Denizler ödediler.

SÖMÜRÜCÜ ZALİMLER BİR TARAFTADIR İŞÇİ VE EMEKÇİLER BİR TARAFTA

İnançlar gibi, düşünceler, biçimler, yürünen yollar, yapılanlar ve yapılacak olanlar da zamana dayanıklı değillerdir, değişirler. Önemsizdir denemez ama belirlemezler. Değişse bile zor değişenler vardır ki, belirleyicidirler ve Denizlerin unutulmayışları da, insanı insan, devrimciyi devrimci yapan ayırt edici tutumlar kumaşından dokunmuş olmalarındandır. Düzen, Denizlerin karşısında mücadele ettikleri, aynı yıkılası kapitalist sömürü ve zorbalık düzenidir. Ufak tefek farklılıklar bir yana o günden bugüne değişmemiştir; sömürücü zalimler bir taraftadır işçi ve emekçiler, halk bir tarafta. Ezici çoğunluk çalışıp didinmekte, işsiz güçsüz, aç açıkta kalıp zar zor geçinmekte, bin bir hakaret, haksızlık ve adaletsizlikle mağdur edilmekte, beylerse her şeye el koyup günlerini gün ederken, bir de utanmadan, sömürüp ezdikleriyle alay etmektedirler. Denizler işte buna yüksek sesle “hayır” demişler ve bu nedenle halkın gönlünde kendilerine yer edinmişlerdir! Alevi ya da Sünni, Müslüman ya da Hıristiyan, Türk ya da Kürt, Filistinli ya da Alman veya İngiliz, erkek ya da kadın, emeğiyle geçinen herkes insandır, bu dünyada yaşamakta ve aynı sömürü ve zulmün kurbanı olmaktadır. İnancı, milliyeti, cinsi ne olursa olsun, asıl Denizlerin karşısına dikildikleri kapitalist düzenin dayattıklarının mağdurudurlar. Baskı altındaki kimliklerden iseler, bir de o nedenle ezilmektedirler, ama asıl mağduriyet kaynağı, haksızlık ve adaletsizlikleriyle, Denizlerin yıkmak üzere mücadele ettikleri tekelci kapitalizmdir, emperyalizmdir. Denizler sömürü ve zorbalığa “hayır” demekle kalmayıp, doğrudan bir mücadele çağrısı oldukları içindir ki, farklı inanç, milliyet ve cinslerden halk Denizleri, Denizler gibileri arar. Arananlar da halklarını arayıp bulduklarında yolun büyük kısmı yürünmüş olacaktır.

HAREKETİN KENDİSİ UZLAŞMACI DEĞİL, DEVRİMCİ OLMALIDIR

“Hayır” demeye cesaret etmek, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, haksızlık, adaletsizlik türünden kaçınılmaz sonuçlarıyla mevcut düzeni, sömürü, yasakçılık ve zulmü benimsemeyip karşı çıkmaktır. Boyun eğmeyi kabullenmeyerek yüksek sesle “hayır” diyebilmek, Deniz olmanın da, dünün ve bugünün sömürülen yığınlara, halka bağlılığının da olmazsa olmazıdır. Umut olmanın, umudu yaratıp büyütebilmenin ilk koşuludur. Atılacak ilk adımdır.

Sömürü ve zulmün, haksızlık ve adaletsizliklerin karşısına dikilerek, kurtuluş için cesaretle sonuna kadar mücadele etmek, ikincisidir. Kolaylıkla pes edip, küçük ya da büyük zorluklarla karşılaşır karşılaşmaz mücadeleden vazgeçmemek, sadece başarılı bir yürüyüşün değil; burjuva gericilik ve emperyalizmin her türlü keyfiyet, yasakçılık, hile, hukuksuzluk ve zorbalığıyla dayattığı “orman kanunu”nun geçerlilik koşularında var olmanın da şartıdır. Netlik, nabza göre şerbet verip yalpalamamak; tartışmasız bir şekilde halkın tarafında yer alarak, “savaş hileleri” bir yana uzlaşmamak, sömürücü zorbalarla emekçi halkı uzlaştırma girişimlerine karşı çıkmak, bu da üçüncüsüdür. Gerekli uzlaşmalar olmaz değildir, ilerlemeli-gerilemeli taktik hamleler olanaklı olduğu kadar gerekli de olabilir. Bir dizi iyileştirmeler de olanaklıdır. Ancak iyileştirmeler düzen karşıtı mücadeleyle koparılıp alınmalı ve hareketin kendisi uzlaşmacı değil, devrimci olmalıdır. Önemli olan bunlardır. Böyle olduğunda hareket asıl yatağını bulacaktır. Geriye kalan örgüttür ki sonsözü “Yaşasın Marksizm-Leninizmin Yüce İdeolojisi” olan Deniz’in, bütün denizler adına en temel çağrısı ya da mesajı odur: Halk örgütlü olmalıdır. Kitlesel örgüt gereklidir. Çünkü mevcut kapitalist düzeni değiştirecek devrim kitlelerin eseridir!

ONLARI AŞARAK İLERLEYEBİLİRİZ

Aradan bunca zaman geçtikten sonra, öyle değil de böyle düşünüp şunu değil de bunu yapsalardı denebilir. Çok tartışılmışlardır, üstelik Denizlere, onların tırnağı bile olamayacaklardan çok dil uzatan olmuştur. Denizler yaşamaya devam ederken, tümü, tıpkı cellatları gibi, unutulup gitmiştir. Bugüne dersler çıkarmak için şüphesiz düşünceleriyle tuttukları yol tartışılabilir, ama onları yargılamak üzere görüşler ileri sürmek ya haddini bilmezliktir ya da haksızlık. Dönemlerinin belirli somut koşulları vardır, o koşullarda bazıları şöyle, bazıları böyle, Denizler ise bilindiği gibi düşünüp davranmışlardır. Şu da kesindir ki, daha iyisini yapabilen olmamıştır. Şimdi yapılabilir mi? Tabii ki yapılabilir. Ama Denizler yok sayılarak değil, ancak onlar aşılarak!

www.evrensel.net