19 Şubat 2017 06:04

Çehov’un Acı’sından bu çağın acısına

Gizem İbak, Anton Çehov'u ve onun 'Acı' öyküsünü Evrensel Pazar için yazdı.

Paylaş

Gizem İBAK

“İşte böyle, kardeşim kısrak… Kuzma Ionitch gitti… 
Bana veda etti… Çıktı ve sebepsiz yere öldü… 
Şimdi düşün; senin küçük bir tayın olsa… 
Düşün ki, sen o minik tayın annesisin. 
Ve bir gün, birdenbire o minik sevimli tayın ölüyor. 
Ne kadar üzülürsün, değil mi?”

Büyük yaratıcı, sevgili usta Anton Çehov son dokuz yılında veremle mücadele ettiği kırk dört yıllık kısa yaşamından geriye dünya edebiyat ve sanatına sonsuz soluk olabilecek eserler ve her birine başımızın üstünde yer açabileceğimiz yüzlerce karakter bırakmıştır. 

Yirminci yüzyılın sonlarında başlayan yaşam serüveninde; azat edilmiş bir kölenin torunu, batmış bir bakkalın oğlu olan Anton Çehov büyük yoksulluğuna rağmen okuyabilmiş bir doktordur. Ve karşılıksız düştüğü taşra yollarında köy köy, hane hane dolaşıp neredeyse tüm hastaları tedavi etmiştir. 

Büyük yaratıcı; tanıştığı o yoksul insanları, köylüleri öykülerinde olanca sadelikle işlemiştir. Onun öykülerinde sadelik, bir basitlikten azade insan kalbinden yıllar da geçse silinmeyecek olan duygularla yoğrulmuş bir hâldir.

Doktor Anton Çehov’un eserleri insan var olduğu sürece dünyanın herhangi bir yerinde herhangi birinin kalbine dokunmaya devam edecektir hiç kuşkusuz. Ve ilk ne zaman okuduğumu hatırlamadığım ancak hangi acıya ses vermek istesem kalbimde varlığını hissettiğim; Türkçe’ye “Acı” olarak çevrilen The Misery isimli öyküsü de bunlardan biridir. 

Acı, birkaç gün evvel sebebini bilmediği bir ateşli hastalıktan küçük oğlunu kaybetmiş olan kızak arabası sürücüsü olan Iona Potapov’u anlatır. Potapov derdini paylaşmak, acısını konuşmak ve insanlardan birkaç iyi cümle duymak isteyen bir adamdır ancak iri kar tanelerine teslim olan bir Rusya akşamında hiç kimse Potapov’u dinlemez. 

Arabasına aldığı ilk yolcu olan bir subay Potapov’un insanlara çarpmasına ve dikkatsizliğine isyan ettiğinde belli belirsiz bir cümle dökülür Potapov’un dilinden ve Subay’ın “bir şey mi dedin” diye sorması üzerine “Oğlum… Eee… Bu hafta, oğlum öldü efendim” diyebilir sadece. Subay bir an “Hmm… Neden öldü?” diye sorar ve Potapov bütün vücuduyla arkasına dönerek “Kim bilebilir ki!? Yakalandığı ateşli hastalıktan olmalı… Üç gün hastanede yattı. Sonra öldü. Tanrı’nın takdiri işte…” diye yanıtlar onu. Arabayı sürmeye devam eden Potapov yanlışlıkla başka bir kızağa sürter ve sürücünün bağırışıyla yola odaklanır. Bir süre sonra Subay’ı göz ucuyla süzer ancak Subay da yalnızca “Devam et, devam et” “Böyle gidersen, oraya yarına kadar varamayız. Acele et biraz!” gibi cümleler kurar, yüzünde hiçbir ifade olmadan. 

Oğlunu yitiren Potapov birkaç cümle konuşmak arzusuyla, arabasına binenlere acısını ifade eder ancak insanlar onun acısında değil kendi telaşında ve eğlencesindedir. O akşam insanlarla konuşamayacağını fark eden Potapov ahırında bekleyen midilliyle konuşur ve oğlunun tüm hikâyesini bütün gece ona anlatır. 

Çehov’un öyküleri birine anlatılabilecek öyküler değildir aksine Çehov’un öyküleri biriyle paylaşmak istediğinizde tamamını o kişiye sesli okumanız yahut okutmanız gereken öykülerdir. 

Ancak Çehov’un Acı’sını bu satırlara taşımak bir zorunluluk gibi yer etti zihnimde. Çünkü, her yeni günde bin acı yerleşirken göğüs kafesimize her çağ kendi Potapov’unu yaratıyor kendi içinde. 

Ve o Potapov’lar anlatmaya kalktığında acısını ya insanlar dinleyemeyecek kadar yoğun ve telaşlı ya acılarını bastıracak kadar acılı. Koşullarından Potapov’lar yaratan bu çağda belki de tüm bunların toplamıyla anlatmak yerine bir çift bakışta kalıyor acı, oğlunun neden orada olduğunu bile bilmediği bir topraktan ölüm haberini duyunca bir asker babası. 

Ve bir Çehov öyküsü sadeliğinde, o sadeliğin insan kalbinden yıllar da geçse silinmeyecek yoğunluğuyla işleniyor bu çağa her “an” sancı sancı. Çözümü değil ancak bir yöntemi belki, olanca acısıyla yalnız bir cümle kurabilenin o bir cümlesini nakış işler gibi dinlemek ve kalbi soğuyana değin anlayabilmek. 

Kaynakça:
Çehov’un Öykücülüğü Üzerine – Erdal Öz (İmge Öyküler, Mayıs 2005)

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Umut sen eski bir şarkısın söylemekten vazgeçmediğimiz

SONRAKİ HABER

Rap söyleşisine ne dersin?

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa