Haberleri kim veriyor?

Haberleri kim veriyor?

Deneyimli Ortadoğu Muhabiri Patrick Cockburn, Doğu Halep ve Musul kuşatmalarının medyada yansıtılış biçimlerini karşılaştırdı.

Patrick COCKBURN

Irak ve Suriye’deki çatışmaların haberleştirilmesinde en dip nokta, temmuz ayında başlayıp Suriye hükümet güçlerinin son muhalif bölgelerde de kontrolü sağladığı ve yüz binden fazla sivili tahliye ettiği aralık ayında sona eren Doğu Halep kuşatması sırasında yaşandı. Bombardıman esnasında televizyonlar ve gazeteler, haberlerin gerçek olup olmadığına dair ilgilerini kaybetmiş gibiydi. Bunun yerine en çarpıcı zulüm hikayesini, -doğruluğuna dair çok az kanıt olsa da-  bulup yayınlama konusunda birbirleriyle yarışıyorlardı. NBC News, belli belirsiz bir ‘Kaynak: Arap medyası’ ifadesiyle 40 sivilin hükümet güçleri tarafından canlı canlı yakıldığını iddia ediyordu. Çok paylaşılan bir başka haberde ise 20 kadının, askerler tarafından tecavüze uğramamak için aynı sabah intihar ettiği öne sürülüyordu. Bu iddianın kaynağı, tanınmış muhalif Abdullah Osman’ın Daily Beast’e verdiği bir cümlelik bir demeçti.

Bu zulüm hikayeleri içerisinde en inandırıcı olanı BM İnsan Hakları Yüksek Komisyonu Sözcüsü Rupert Colville tarafından 13 Aralık’ta duyuruldu. 11’i kadın, 13’ü çocuk 82 sivilin, Doğu Halep’te adı verilen birkaç bölgede hükümet yanlısı güçlerce öldürüldüğü belirtiliyordu. Ölenlerin isimlerinin bilindiği ifade ediliyordu. BM’nin yaptığı soruşturma sonucu ölü sayısı Ocak ayında 85’e çıktı. Kurbanların birkaç gün içerisinde infaz edildiği belirtildi. Colville, infazları gerçekleştirenin Suriye ordusu değil, hükümeti destekleyen milis güçler olduğunu söyledi. Bunlar Irak’tan gelen el Nuceba ve Suriyeli Filistinlilerden oluşan Liva el Kudüs’tü. Bu örgütlerin infazlarındaki temel motivasyon kişisel ve ailesel husumetlere dayanıyordu. Colville, kuşatmanın son döneminde yaşanan başka sivil infazları olup olmadığı sorusuna, silahlı muhalefetin bölgeden kaçmak isteyen sivilleri vurmasına dair raporlardan bahsederek yanıt veriyordu. Birkaç ayrı kaynağın doğruladığı 85 sivilin katledilmesi, bomba ve havan mermileriyle öldürülen sayısı bilinmeyen insanların varlığı kesin olan mezalimlerdi. Ancak Doğu Halep’te yaşananları 1994’te Ruanda’da 800 bin kişinin kitlesel kıyımı ve 1995’te Srebrenitsa’da 7 binden fazla kişinin katledilmesiyle kıyaslamak –Atlantik’in her iki tarafındaki gazeteciler ve siyasetçiler aralık ayında bunu yaptı- büyük bir abartıydı. 

Tüm savaşlar, gerçek mezalimlerle birlikte sahte zulüm hikayeleri de üretir. Ancak Suriye örneğinde tek taraflı ve düzmece haberlere dayalı gazetecilik belki de 1. Dünya Savaşı’ndan bu yana görülmemiş bir seviyeye ulaştı.

ANA AKIM MEDYANIN SORUMLULUĞU

Yaygın propaganda olanaklarının artması sıklıkla modern bilgi teknolojisiyle açıklanır: Youtube, akıllı telefonlar, Facebook, Twitter. Ancak bu ifade, ana akım medyanın paçayı kurtarmasına yardımcı oluyor. Bir iç savaşta her iki tarafın da elindeki tüm araçları kullanarak düşmanın işlediği suçları abartması ve yaymasında, öte taraftan kendi güçlerinin benzer eylemlerini görmezden gelmesi ya da yalanlamasında şaşılacak bir şey yok. Suriye krizinde gazeteciliğin bu kadar yetersiz kalmasının asıl nedeni Batılı haber merkezlerinin kaynaklarını neredeyse tamamen muhaliflere dayandırması.

En azından 2013’ten bu yana muhaliflerin kontrolündeki bölgeler gazeteciler için ziyaret etmesi epey tehlikeli yerler çünkü fidye için kaçırılma ya da çoğunlukla başları kesilerek öldürülme gibi haklı korkuları var. Bu riskleri alan gazeteciler ağır bedeller ödedi: James Foley, Kasım 2012’de kaçırıldı ve Ağustos 2014’te IŞİD tarafından infaz edildi. Steven Sotloff, Halep’te Ağustos 2013’te kaçırıldı ve Foley’in ardından başı kesilerek öldürüldü. Ancak buralarda ne olup bittiğine dair insanların muazzam bir merakı da var ve neredeyse tüm haber merkezleri bu talebi haberlerini, yerel medya ve bugünlerde dünyanın her yerindeki televizyonlarda düzenli olarak kendilerine yer bulan siyasi aktivistlere dayandırarak karşıladı. 

Gazetecilerin haber basamayacağı kadar tehlikeli olan topraklarda tarafsız sivillerin bağımsız muhabirlik yapabilmesi asla akla yatkın değildir.

Doğu Halep’te habercilik yapabilmenin tek yolu sahayı kontrol eden Selefi cihatçı grupların –geçmişte el Kaide’nin Suriye kolu olarak bilinen Nusra Cephesi dahil- olurunu almaktan geçiyordu. Bu radikal grupları eleştiren, onlara karşı çıkan ya da bağımsız davranmaya çalışanlara ne olduğu Uluslarası Af Örgütü tarafından geçtiğimiz yıl yayımlanan ve “Cezam işkenceydi”: ‘Silahlı grupların kontrolündeki Halep ve İdlip’te insan kaçırma, işkence ve cinayetlerin özeti’ başlıklı raporda net bir şekilde anlatılıyordu. El Nusra savaşçılarının, 2011’deki ayaklanmayı kendilerinden izinsiz andığı için bileklerinden tavana astığı ve işkence yaptığı İbrahim bu raporda “Devletin güvenlik güçlerinin işkence tekniklerini duydum ve okudum. Muhaliflerin kontrolündeki bir yerde olduğum için güvende olduğumu düşünüyordum. Yanılmışım. Aynı işkencelere Nusra Cephesi’nin elinde maruz kaldım” diyordu.

Doğu Halep’te el Kaide bağlantılı grupların, haberlerin tedarikinde tekel olması, bombardımanların korkunç etkilerine dair basında çıkan haberlerin tamamen yalan olduğu anlamına gelmiyor. Yıkık binalar ve üstü başı enkaz tozuyla kaplı sivillerin fotoğrafları düzmece değildi. Ancak seçilmişti. BM rakamlarına göre Doğu Halep’te 8 ila 10 bin arası muhalif savaşçı olduğunu hatırlamakta fayda var yine de televizyonlardaki bu görüntülerde hiçbir zaman silahlı bir adam görmedik. Batılı yayıncılar, Doğu Halep’i savunan gruplara genellikle “Muhalefet” dedi ve el Kaide ya da onunla bağlantılı gruplardan bahsetmedi. Doğu Halep’te yaşayan herkesin Esad’a kesin olarak karşı olduğu ve isyancıları desteklediğine dair bir varsayım var ama fırsat sunulduğunda, Aralık ayının ortasında yalnızca 36 bin kişinin –tahliye edilenlerin üçte biri- muhaliflerin kontrolündeki İdlip’e gitmeyi kabul etmesi dikkat çekicidir. Çoğunluk –80 bin kişi- Batı Halep’te hükümet kontrolündeki bölgeye gitmeyi seçti. Bu, sadece hükümet yetkililerinden iyi muamele görmeyi bekledikleri için değil isyancıların kontrolü altında yaşamanın daha tehlikeli olacağını düşündüklerindendi. Suriye iç savaşında tercih çoğunlukla kötüyle daha kötü olan arasındadır.

Doğu Halep kuşatmasındaki partizan muhabirlik, çatışmaları iyiyle kötü arasındaki savaş gibi yansıttı. Yüzüklerin Efendisi gibi düşünürsek Esad ve Putin, Saruman ile Sauron’du. Medya, haberciliği yerel militanlara teslim ederek, istemeden de olsa onları, kendileriyle aksi şeyler söyleyen bağımsız gazetecileri -baskıyla, kaçırmayla ya da öldürmeyle- ortadan kaldırma yolunda teşvik etti. Yabancı liderler ve uluslararası medya bir ara Dünya Savaşları sonrası dünyanın en korkunç katliamları seviyesinde kıyımlar yaşanacağını tahmin ediyordu. Ancak, utanç verici bir şekilde, kuşatma bittiğinde bu hikayelere ve haberlerini yaptıkları zulmün gerçekten yaşanıp yaşanmadığına dair ilgilerini hızlıca kaybettiler. Bunun da ötesinde Doğu Halep kuşatmasını 2016’nın en büyük insani trajedisi olarak yansıtarak, ilgiyi, 300 mil ötede, Irak’ın kuzeydoğusunda yaşanan daha büyük bir trajediden çekmiş oldular.

MUSUL GERÇEĞİ

IŞİD’in elindeki en büyük şehir olan Musul’a karşı harekat 17 Ekim’de ABD’nin hava desteğine sahip Irak ordusunun kentin doğu mahallelerine girmesiyle başladı. Hızlı bir zafer beklentisi Iraklı askerlerin, evden eve gizli tünellerle ilerleyen, duvarlara açtıkları deliklerin ortasında keskin nişancı mevzileri kuran, bubi tuzakları ve bombalar gizleyen 6 kişilik küçük ama fazlasıyla hareketli IŞİD birimlerine karşı ağır kayıplar vermesiyle kısa sürede yerini hayal kırıklığına bıraktı. Evleri keskin nişancılar tarafından alınan yerel halk, bunların bozuk bir Arapça konuşan Çeçenler ya da Afganlar olduğunu söylüyordu. Bu savaşçılar, aynı zamanda intihar bombacılarını gizleyen yerli IŞİD’liler tarafından destekleniyordu. Harekatın ilk 6 haftasında 632 bombalı araç saldırısı gerçekleşmişti. IŞİD ekipleri, bir evi Irak ordusu tarafından tespit edilip ABD öncülüğündeki uçaklarca yok edilene kadar kullanıyordu. Karşı saldırı gelene kadar onlar başka bir eve geçmiş oluyordu. IŞİD, geleneksel olarak her timin ya da grubun bağımsız ve sınırlı ast-üst ilişkisine sahip olduğu değişken taktikleri benimsemiştir. Kent ortamına uyum sağlayan bu yaklaşım, küçük savaşçı gruplarının mahallelerden hızlıca çekilip sonra yeniden sızmalarıyla, bölgenin yeniden ve yeniden ele geçirilmek zorunda kalmasına neden oluyor. Ayrıca kendisinden çok daha büyük güçlere ağır kayıplar verdirilebiliyor.

Irak ve ABD hükümeti, Musul’u ele geçirme konusunda başarısız oldukları ve bunun yerine 2003’teki işgalden bu yana Irak ve Suriye’de görülmüş en büyük savaşa girdikleri gerçeğini hafifsemek için her türlü nedene sahipler. Irak özel kuvvetleri, şiddetli çatışmaların ardından operasyonun 2. haftasında Dicle Nehri’ne ulaşabilmişti. ABD uçaklarının, helikopterlerinin, topçularının ve istihbaratının desteğiyle IŞİD’in 450 bin kişinin yaşadığı kentin doğusundaki ana karargahı olarak kullanılan Musul Üniversitesi ancak kontrol altına alınabildi. Ancak Dicle Nehri’ne ulaşmak savaşın sonu olmaktan çok uzaktı. 13 Ocak’ta IŞİD, nehir üzerindeki 5 köprüyü patlattı. Kentin batı bölümü çok daha büyük zorluklar çıkaracak. 750 bin kişinin yaşadığı bu bölüm, IŞİD’e daha sıcak baktığı düşünülen insanlara ev sahipliği yapıyor. Daha büyük, daha yoksul ve daha eski bir bölge. Ayrıca dar sokaklarıyla savunulması daha kolay. Yalnızca ağır sivil kayıpları ve IŞİD’in ölümüne sürdürdüğü savaşla başa çıkmaya çalışan yardım kuruluşları, yaşananların büyüklüğünün farkındaydı. 11 Ocak’ta BM Irak İnsani Yardım Koordinatörü Lise Grande, kentin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülmüş en büyük kentsel askeri operasyona tanıklık ettiğini söylüyordu. Grande, tedavi ettiklerinin yüzde 47’sinin silahla yaralanmış siviller olduğunu söylüyordu. Bu, BM’nin daha önceki kuşatma tecrübelerine göre çok daha büyük bir rakam. Musul’da yaşananlara en yakın örnek, 1992-1995’te Saraybosna’da yaşanan kuşatma. Burada 10 bin kişi yaşamını yitirmişti. Ya da 1994-1995’te 5 bin 500 sivilin hayatını kaybettiği Grozni’de yapılanlar. Musul’daki ölü sayısı bu kentlerden çok daha fazla olabilir çünkü kenti savunan güç, müzakere edecek ya da teslim olacak bir hareket değil. Aksine bocalama sinyali gösteren herkesi öldürüyorlar. IŞİD, ölümcül bir savaşın İslam inancının en ulvi ifadesi olduğunu düşünerek bunu yapıyor.

IRAK VE ABD KAYIP RAKAMLARINI AÇIKLAMIYOR

Musul’da son 3 ayda yaralanan sivillerin sayısı aynı dönemde Doğu Halep’te yaralananların sayısından çok daha fazladır. Bu, BM’ye göre nüfusu 1.2 milyon olan Musul’da, 116 bin sivilin tahliye edildiği Doğu Halep’tekinden 10 kat daha fazla sivilin bulunmasıyla da alakalı. Bu rakamlara Dünya Sağlık Örgütü’nün hastanelere taşındığını belirttiği 2126 hasta ve savaş yaralısı da dahil. Musul harekatındaki kayıpları belirlemek kolay değil çünkü Irak hükümeti ve ABD, rakam vermekten kaçınıyor. Bağdat’taki yetkililer, Kasım’dan bu yana 1959 Irak askeri, polisi, Kürt Peşmergesi ve milis gücünün yaşamını yitirdiğini açıklayan BM Destek Ekibi’ne büyük bir öfkeyle tepki göstermişti. BM, Irak’taki askeri kayıplara ilişkin gelecekte bilgi vermemeyi kabul etmeye zorlanmıştı. Ancak ABD yetkilileri, yıl sonuna kadar ABD tarafından eğitilen elit bir birlik olan ve Irak ordusundaki diğer askerlerden daha yüksek bir ücret alan Altın Tabur üyesi 10 bin askerden yarısının yaşamını yitirdiğini doğrulamıştı. Irak hükümeti de sivil ölümleri konusunda eşit seviyede sessizdi ve topçu birlikleriyle hava gücünün kullanımı konusunda büyük sınırlamalara gittiklerini vurguluyorlardı. Ancak Musul’dan kaçan yaralıları tedavi eden Irak Kürdistanı’ndaki doktorlar daha konuşkandı. İşlere yetişememekten şikayet ediyorlardı. 30 Aralık’ta Kürt Sağlık Bakanı Rekawt Hama Reşid, hastanelerinin 13 bin 500 yaralı Irak askeri ve sivilini tedavi ettiğini, ilaçlarının bitmeye başladığını söylüyordu. Sivil kayıplarının sayısı o günden bu yana azalmadı. Irak İnsani İlişkiler Koordinasyonu BM Ofisi, yeni yılın ilk iki haftasında Musul’da çoğu savaş cephesine yakın bölgelerden bin 500 Iraklının, çatışmaların yükseldiği aralık ayı sonunda yaralanmaları sebebiyle Kürt hastanelerine ulaştığını bildiriyordu. Bu rakamlar, gerçek kayıplara dair bize sadece kaba bir fikir yürütme şansı tanıyor. Ölülerin sayısını ve Batı Musul’da kenti terk etmek istemeyen ya da IŞİD tarafından kalkan olarak kullanıldığı için terk edemeyenleri kapsamıyor. BM, kaçmaya çalışan birçok kişinin IŞİD tarafından vurularak öldürüldüğünü söylüyor.

MUSUL’DA YAŞAMANIN ZORLUĞU

Bu kayıpların büyük çoğunluğu, Musul tamamen sarılmadan ve IŞİD’in 2.5 yıl önce kenti ele geçirmesinden bu yana, gıda, ilaç, mazot, gazın geldiği, ancak Kasım ayında Şii milisler tarafından kapatılan, Suriye’ye geçilebilen son nokta olan ana yol kapatılmadan önce yaşanmıştı. Yollar halen açık ancak tehlikeli ve kış yağışları sırasında çoğunlukla kullanılamayacak durumda. Bunun sonucu olarak Musul marketlerinde fiyatlar tavan yaptı. Tek bir yumurtanın fiyatı 5 katına yani bin Irak dinarına çıkmış durumda. En büyük manavlarda yalnızca patates ve soğan bulunabiliyor ve bunlar da yüksek fiyatlara satılıyor. Doğal gaz tüplerinin sayısı azaldığı için terk edilmiş binalardan toplanan ahşap maddeler, en yüksek fiyatlara satılıyor. Kuşatmanın uzun sürmesi bekleniyor ve IŞİD bir noktada direnç sergileyecekse bunu Irak hükümeti ve ABD ordusunun gücünün en kısıtlı olduğu Musul’da yapması kendileri için en doğrusu. Örnekler kaygı verici: 2015-2016’da hava saldırıları ve topçu ateşleri Enbar vilayetinin 350 bin nüfuslu başkenti Ramadi’nin yüzde 70’ini yok etti. IŞİD’in Musul’da sonuna kadar savaşmak için her türlü nedeni var. Kent, Irak’ın en büyük ikinci şehri olmasının yanı sıra IŞİD için simgesel bir öneme sahip. Haziran 2014’te burada birkaç bin savaşçısı, Irak devletinin en az 20 bin savaşçısını yendi. Bu mucizevi zaferle birlikte IŞİD Lideri Ebubekir el Bağdadi, halifeliğini ilan etti. Musul’da sıkışmış olanlar şanslarının yüksekliği konusunda iyimser değil. Niqash adlı bir internet haber sitesine konuşan 60’larındaki Fatma adlı bir kadın “Korktuğumuz başımıza geldi” diyor: “Kuşatma tam anlamıyla başlıyor. Buradan itibaren her tohum ve her damla benzin önemli çünkü kuşatmanın ne zaman biteceğini Allah bilir.”

MEDYA İLK KEZ YANLIŞ SAVAŞI TAKİP ETMİYOR

Musul’daki çatışmanın şiddetine ve BM’nin kentteki kayıpların Saraybosna ve Grozni’yi geçeceği uyarılarına rağmen uluslararası ilgi neredeyse tamamen Doğu Halep’e yönelmişti. Bu, Batılı medya organlarının bölgede yanlış savaşı takip ettiği ilk örnek olmayacaktı. Kasım 2004’te Batılı gazetecilerin çoğu Felluce’deki kuşatmanın sonunu takip ederken Bağdat’taydım. ABD ordusu, sonunda kenti ele geçirdi ama generaller anlaşılır şekilde bunu fazla abartmadı ve medya da ABD ordusu Felluce’de savaşırken çok daha büyük bir şehir olan Musul’un neredeyse tamamen düştüğünü fark etmemişti. Musul zaferi önemliydi çünkü ABD ordusu ve Irak hükümeti kenti bir daha hiç tam anlamıyla kontrol edemedi. IŞİD’in öncülleri yoğun askeri baskıya rağmen hayatta kaldı ve 2011’de Suriye’deki ayaklanmanın kendilerine yeni olanaklar sunmalarını bekledi.

Musul ve Doğu Halep kuşatmaları arasında birçok benzerlik var ama iki cephe çok farklı şekillerde yansıtıldılar. Musul’da ABD öncülüğündeki bombardımanlarda siviller öldürülürken ya da evleri yok edilirken, ölümlerin sorumlusu onları kalkan olarak kullanan IŞİD’di. Doğu Halep’te Rusya ya da Suriye binaları hedef alırken ise Rusya ve Suriye suçlanıyordu ve isyancıların yaşananlarla hiçbir alakası olmadığı söyleniyordu.  Doğu Halep’teki yürek parçalayıcı fotoğraflar ölüleri, yaralıları, şok içerisindeki çocukları dünyanın her yerine gösterdi. Ancak 12 Ocak’ta Musul’da Koalisyon’un hava saldırısı sonucu yıkıldığı tahmin edilen bir binanın enkazı içerisinde cansız bedenleri arayanların videosu internete konulduğunda, hiçbir Batılı televizyon bu fotoğrafları yayımlamadı. Videoda bitkin görünüşlü bir adam kameraya bakıp “Şu ana kadar 14 ceset çıkardık, halen enkazın altında 9 kişi daha var” diyordu.

London Review of Books’tan çeviren Mithat Fabian SÖZMEN
Ara başlıklar Evrensel Pazar’a aittir.

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.