Üniversite bir işyeridir ve orada birtakım emekçiler çalışır

Üniversite bir işyeridir ve orada birtakım emekçiler çalışır

Kıvanç Yiğit Mısırlı, KHK'lerle üniversitelerde yaşanan hak ihlallerini ve tasfiyeyi yazdı.

Kıvanç Yiğit MISIRLI

Geçtiğimiz haftalarda son yayınlanan KHK’ler ve beraberinde üniversitede gerçekleşmeye devam eden hak ihlalleri ile “tasfiyelere” dair iki yazı yayınlandı ve hızlıca dolaşıma girdi. Birincisi Levent Ünsaldı’nın “Üniversite başlamadan bitmiş, başka alanlarda mücadele etmek lazım” temalı yazısıydı. Ünsaldı 26.01.2017 tarihinde, ilgili yazı üzerine kendisiyle yapılan bir röportajda, pozisyonunu biraz daha ayrıntılandırdı. Türkiye’de üniversitenin  bilgi üretmekten çok bürokratik aygıtın (ya da alanın) aktarıcısı olarak işlediğine işaret edip üniversitede pozisyon tutmanın son 20 yılda giderek fikri zenginlikle akademiyi eşleştirdiğini ve ilgili bilim emekçilerini “memurlaştırdığını” iddia ediyor. Güncel baskılara karşı mücadeledeki zayıflık da buradan kaynaklanıyor ona göre. Öbürü, Tanıl Bora’nın tasfiye edilen öğretim üyelerinin nitelikleri ve üniversite geleneğinin usta-çırak ilişkisine dayanan güzellemesiydi. Bu yazıda da Ünsaldı’nın tespitine benzer bir vurgu gözüme çarptı. Bora, yazı boyunca vurguladığı “ekol” olmuş kurumlar, “usta” hocaların tedrisatından geçmiş yeni nesiller ve bu bilim emekçileri arasında devamlılık fikrinin karşısına “bir devlet dairesi olarak üniversite” fikrini koyuyor. Bu çerçevede Bora’nın altını çizdiği, KHK’lerin getirdikleri hukuksuzluk ve hak gasplarının yanında üniversiteyi entelektüel olarak fakirleştirdiği yönünde.

Bu iki yazının da temel bir sorunu olduğunu düşünüyorum. En başta, Türkiye tarihine dair hakim bir söylemi, devletin güçlü toplumun zayıf olduğu iddiasına dayanan güçlü devlet tezini sahipleniyor ve yeniden üretiyorlar. Halihazırdaki durumu iki yazı da tarihsiz bir biçimde tartışıyor: Bir yanda Türkiye’de hiçbir zaman bulunmamış, parıltısı görüldüğünde ezilmiş, tarihdışı bir kategori olarak, mitik bir bilim yuvası, “üniversite alanı” ve/veya “bilgi üretim alanı” var. Diğer yanda, beceriksizliği ve eksikliği, kişisel beka derdindeki devlet memurlarından menkul Türkiye üniversiteleri duruyor. Böyle bir tasavvurun hem politik olarak, hem de olgusal olarak hatalı olduğunu düşünüyorum. Politik olarak hatalı, çünkü bahsi geçen kurumun bir emek mücadelesi alanı olduğunu reddediyor. Olgusal olarak hatalı, çünkü tarihsel olarak bilgi üretimi ve aktarımının kazanılan ya da kaybedilen mücadelelerle tanımlanan mekanlarda şekillendiğini atlıyor.

Ünsaldı, tepkisini belirtmeye, kendi camiasını “sarsmaya” çalışırken, üniversite denen kurumun içinde akademik ya da idari personel olarak tanımlansa da emekçiler barındırdığını göz ardı ediyor. İkincisi, kamu kurumları ile bunun dışında kalan alanlar arasında örtük ve kanımca hatalı bir ayrıma gidiyor. Bunu en net, üniversite emekçilerini “kıçımızı kaldırmaya” çağırdığı kısımdan türetiyorum.  Tanıl Bora ise “ekol” ve “usta çırak” örnekleri üzerinden üniversitedeki emek süreçlerinde, şimdiki siyasal iktidarın edimleriyle sınırlı olmayan ama bu dönemde yoğunluğu artan, sömürü ilişkilerini ve bu ilişkilerin örgütlü mücadeleye verdiği zararı göz ardı ediyor. Buradan hareketle iki yazı da üniversitede adına emekçi denen, hem özlük hakları gibi ekonomik-korporatif meselelerde hem de emek, demkorasi, barış gibi politik meselelerde mücadele eden kimseler bulunduğunu atlamış oluyor.

İKTİDARIN ÜNİVERSİTELERDEKİ PLANI NET: TASFİYE!

Siyasal iktidarın talebi oldukça net: Kamu yararı güden, kolektif çıkara dair hizmet üretmekle yükümlü bütün kurumlarda, emek, demokrasi ve barıştan yana irade gösterecek, gündelik olarak ürettiği hizmeti bu çerçevede şekillendirecek, tüm baskıya rağmen bu ilkeler çerçevesinde siyasa önerecek kadroları mümkün olan en az gürültüyle kamu personeli dışına çıkarmak. Bir kurum olarak devletin, bu kadar hoyratça dönüştürüldüğü bir dönemde, bırakın ilgili kamu kurumlarından çıkarak sembolik bir tepki göstermeyi, yalnızca geriye kalan alanlarda bir mücadele verilebileceğini- sembolik ya da pratik olarak- düşünmek oldukça mantıksız. Aşağı yukarı Marx’tan bu yana devlet ile toplum arasındaki ilişkinin (ya da kaba, biçimsel ayrımın) ne kadar ekmek o köfte deyimine denk düştüğünü biliyoruz. Yani bir yandan bu biçimsel ayrılık, özdeki ortaklığı gizlemeye, yeniden tanımlamaya yarıyor. Öte yandan da bir taraftaki baskı ya da rahatlamanın önkoşulunun eşzamanlı olarak iki tarafta da yürütülecek mücadelede yattığını hatırlatıyor. Eğer kurumsal yapıların toplumsal ilişkileri belirli bir oranda şekillendirme gücü varsa o zaman o yapılarda, örneğin üniversitede, mücadele etme dirayetini göstermek, hayatta kalmak dışında anlamlar taşıyor demektir.

Üniversitede hukusuzluğu ayan beyan ortada yürümekte olan tasfiyenin sebebi sadece iktidarın kararlı, topyekün saldırısı değil elbette. Kurumsal ve kolektif mücadele mekanizmalarının üniversitelerde oldukça arızalı olduğu herkesin malumu. Bu tespitten daha önemli olan nokta, üniversite kurumunun içindeki gündelik güç ilişkilerinde, AKP dönemini önceleyen ve bu dönemde tepe yapan eşitsizlikler, ilgili koordinasyon eksikliğindeki en temel nedenlerden. Öğretim üyesi-araştırma görevlisi, idari personel-akademik personel ve başka ikiliklerden inşa edilen “emek hiyerarşisi,” bu gruplara birbirleriyle çatışan çıkarları varmış izlenimini vermekle kalmadığı gibi, siyasal pozisyonundan bağımsız birçok öğretim üyesi ve idari amir tarafından da “kurumsal kültür,” “akademik etik” gibi isimler altında muhafaza edilmeye devam etti, ediyor. Bu yüzden Tanıl Bora’nın çizdiği zanaatkar bilim insanı tablosu oldukça yanıltıcı. Emek sürecinin geriye kalan alanlarında olduğu gibi üniversitede de statü farklılıkları, farklı ezilme biçimleri getiriyor. Ancak bunu teslim ettiğimizde ve siyasetimize kattığımızda kolektif bir üniversite mücadelesini tartışma zeminimiz oluşabilir.

‘KURUMLARI SAHİPLENMEK VE DÖNÜŞTÜRMEK ZORUNDAYIZ’

Yine buradan hareketle, üniversiteye çekilen “entelektüellerin” memurlaştığı, bu yüzden farklı mücadele meknazimaları geliştiremediği iddiası da hatalı.  Nasıl üniversite, sadece öğretim elemanlarından oluşmuyorsa, sadece sembolik çıkışlar yapma lüksüne sahip profesörler ve doçentlerden de oluşmuyor. Belki bu yazıya sebep olan hocalarımız çok dikkat etmemiştir ama Türkiye’deki bütün üniversitelerde, tek ortak özellikleri ücret karşılığı emeklerini satmak olan binlerce kişi, akademik ve idari personel, bulunuyor. Kimilerinin çürümüş üniversite kurumunu terk etmek ya da geçmişin “ekol” kurumlarını yad etmek lüksü olabilir, ama üniversitedeki birçok emekçinin böyle bir lüksü yok. Tam da bu yüzden, bu ülkenin emekçi çocuklarının isterlerse nitelikli bir biçimde yüksek öğretim görebilmesi ve yine isterlerse liyakatla bu kurumlarda görev alabilmeleri için tüm baskılara rağmen üniversitedeki mücadeleyi sürdürmek, kamu kurumlarını sahiplenip onları temel ilkelerimiz çerçevesinde dönüştürme iddiasını dillendirmek zorundayız.

1 Eylül’den bu yana KHK ile son verilen üniversite personelinin önemli bir kısmı, halihazırda parçası olduğum kurumda ben ve benim gibi yeni/genç bilim emekçilerinin çalışıyor olmasının temel nedenidir. Bugün terör örgütleriyle iltisaklı kabul edilen bu bilim emekçileri, 2009-10 yıllarında özlük hakları için, öncesi ve sonrasında emekçiler için kamu yararına bilgi üreten bir üniversite sisteminin kurulması adına mücadele ettiler. Onların deyimiyle üniversitede yaşananlar Türkiye’deki genel dönüşümün sadece bir vehçesi olsa da davet edildiğimiz kavgaya icabet etmek gerek. Halihazırdaki kamu personelinin, bilim emekçisinin sorumluluğu hem çekinmeden bu geleneğe yaslanmak, hem de kurulu üniversite düzenindeki eşitsizlik ve sömürüyü göz ardı etmeden siyasal iktidarın saldırısına karşı mücadele etmektir.

www.evrensel.net