Mitoloji ve doğa ilişkisi

Mitoloji ve doğa ilişkisi

İlkel çağlarda insanın açıklayamadığı birçok değişim söz konusuydu, bunlara doğaüstü güçlerin sebep olduğuna inanılırdı.

Başak ŞAHİNDOĞAN

Mitosların (Yunanca mythos/masal), doğanın bilimle henüz açıklanamadığı çağlarda, insanın doğayı anlama çabası ve deneyimlerinin ilk ürünleri olarak ortaya çıktığına inanılır.

İlkel çağlar boyunca insanın, yaşadığı doğada açıklayamadığı birçok değişim söz konusuydu, mevsimler dönüyor, yağmurlar yağıyor, fırtınalar kopuyor, gece ve gündüz oluşuyor, yeni yeni bitkiler ve hayvanlarla karşılaşıyorlardı. Kendi kendine sorular sorarak olanı biteni kavramaya çalışan insan, bu soruların cevaplarını zihninden yanıtlamak durumundaydı, hiç açıklayamamaktansa bunların hepsine sebep olanın doğaüstü güçlerin varlığı olduğuna inanmıştı. Böylece ilahi bir tanrılar topluluğu yaratmıştı.

Tanrılarla doğadaki birçok şeyi anlamlandırmış, gök gürültüsünü bir tanrının öfkesi olarak adlandırırken, depremleri, volkanların patlamasını, açlığı, bereketi, ayı, güneşi, tufanları ve anlamlandıramadığı diğer her şeyi başka tanrılara atfederek doğadaki yaşam döngüsüne açıklamalar getirmişlerdi.

ZEYTİN

Zeytin yetiştiriciliğinin ilk insanlarla birlikte başladığı kabul edilmekte ve “zeytin bütün ağaçların ilkidir,” denilmektedir.

Eski Yunan mitolojisinde M.Ö.17. yüzyılda kurulan Atina’nın isminin bir zeytin dalı sayesinde belirlendiğine yer verilir. Buna göre Zeus yeni kurulacak olan şehre isim koymak için tanrılar meclisini toplar. Kente en değerli armağanı veren tanrı veya tanrıçanın şehre adını vereceğini ve koruyucusu olacağını söyler. Deniz tanrısı Poseidon denizden savaşlarda çok işe yarayacak bir at yaratır ve meclisin dikkatine sunar. Akıl, bilim ve sanat tanrıçası Athena’nın hediyesiyse zeytin dalıdır. Bu ağaç yüz yıllarca yaşayacak, insanlar meyvesinden beslenecektir. Ayrıca ağacın meyvesinden bir sıvı elde edilecektir. Bu sıvı yaraları iyileştirecek, geceleri aydınlatacaktır. Yarışmanın kazananı Athena olur. Zeytin ağacı Akropolis’e dikilir. Hala bütün zeytin ağaçlarının Athena’nın yarattığı bu ilk zeytin ağacından çoğaldığı söylenir. Bir süre sonra bu durumu hazmedemeyen Poseidon’un oğlu Halirrothios, zeytin ağacını kesmek ister fakat balta ters döner ve Halirrothios’un kafasını keser.

Zeytin, Antik Yunan’da tıpkı Athena gibi aynı zamanda bekâreti de temsil eder ve zeytini yalnızca bâkirelerin yetiştirmesine izin verilirdi. Ayrıca yedi bilgeden biri kabul edilen Solon’un koyduğu, zeytin ağacını kesenlere ağır cezalar öngören kanun, tarihteki bilinen ilk zeytin koruma kanunudur.

Romalılar içinde zeytinyağı çok önemliydi. Roma şehrini kuran ikiz kardeşler Romus ve Romulus anneleri tarafından bir zeytin ağacının altında dünyaya getirilmişti. Daha sonra anneleri tarafından terkedilen bu ikizleri dişi bir kurt, zeytin ağacının gölgesinde emzirmişti.

Eski Mısırlılar zeytini ve bu kutsal meyvenin nasıl işleneceğini kendilerine tanrıça İsis’in öğrettiğine inanırlardı. Bu nedenle zeytinin, tanrısal erdemlere sahip olduğu düşünülürdü. Firavun Tutankamon’un başındaki zeytin yapraklarıyla örülü taç ise adaletin simgesiydi.

Bu kutsal ağaç tüm mitolojilerde ölümsüzlüğün simgesidir. Gerçekten de tarih boyunca gölgesiyle, odunuyla, meyvesiyle ve eşsiz yağıyla; toplumlara, insanlara hayat ve güç vermiştir.

Homeros’un yazdığı metinlerde zeytin bizlere, “Herkese aitim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden öncede buradaydım, siz gittikten sonrada burada olacağım,” diye seslenir.

ZEYTİN’E DAİR BİR EFSANE

Eski Ahit’te yer alan efsanelerden biri, Nuh tufanından bahseder. Yarattığı insanın yeryüzüne kötülük saçtığını gören Tanrı, onu bir tufanla cezalandırmaya karar verir. Nuh’a bir gemi yapmasını, bu gemiye tüm hayvandan yedişer çift almasını söyler. Ardından büyük tufan yaşanır ve Nuh ile gemideki canlılar hariç yeryüzündeki her şey yok olur. Tufandan sonra Nuh, suların çekilip çekilmediğini anlamak için bir güvercin görevlendirir. Ancak güvercin sular çekilmediğinden konacak yer bulamaz ve geri döner. Yedi gün bekleyen Nuh, güvercini tekrar gönderir. Bu defa güvercin ağzında yeni koparılmış bir zeytin yaprağıyla geri döner. Nuh, böylece suların çekildiğini anlar. Ağzında zeytin yaprağı tutan güvercin, o günden sonra, umudun ve barışın simgesi,  tufana karşı direnen zeytin ağacı ise ölümsüzlüğün sembolü olur.

ZÜMRÜD-Ü ANKA

Zümrüd-ü Anka efsanevi bir kuştur. Hem Pers, Yunan, Arap, Mısır ve Çin gibi birçok uygarlıkta hem de İslamiyet, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi dinlerde önemli bir yere sahiptir. Pers mitolojisinde Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand), batı uygarlıklarında Phoenix, Türk mitolojisinde Tuğrul kuşu, İran tarihinde ise Simurg olarak adlandırılır.

Rivayet olunur ki; Anka tüyleri güzel, gözyaşları şifalı, boynu uzun ve büyük bir kuştur. Gözle görülmeyecek kadar yükseklerde uçar ve Kaf Dağı’nda Bilgi Ağacı’nın dallarında beş yüz yıl yaşar. Bu kuşun en önemli özelliği yanıp kül olarak ölmesi ve sonra kendi küllerinden yeniden doğmasıdır. Bu nedenle de “yeniden varoluş ve diriliş”in sembolü olarak bilinmektedir.

Yunan mitolojisine göre Anka, ölümünün yaklaştığını hisseder ve o an kendisine güzel kokulu dallar ve otlarla bir yuva inşa eder, yuvayı ne olduğu bilinmeyen bir zamkla sıvar.Daha sonra yuvasının içine oturur ve güneş ışınlarının kuru dalları tutuşturmasını ve yuvayı ateşe vermesini bekler. Yanarak ölür, alevlerin içinden mucizevi bir biçimde yeni bir Anka kuşu doğar.

Anka kuşu hakkında anlatılan birçok hikâye vardır. Bunlardan en bilineni şöyledir. Bilgi ağacının dallarında yaşayan ve her şeyi bildiğine inanılan Anka bir gün ortadan kaybolur ve diğer tüm kuşlar onu aramaya başlar. Kaf Dağı’nın tepesinde yaşayan Anka’ya ulaşmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekir. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlar ama bu yolda yorulanlar, düşenler olur. Böylece yedi dipsiz vadi üzerinden uçtukça kuşların sayıları da gittikçe azalır. Bu vadiler nefis, aşk, cehalet, inançsızlık, yalnızlık, dedikodu ve benlik vadileridir. Bu vadilerde birer birer düşerek yok olan kuşlar ise bu duygulara yenik düşenlerdir. Kaf Dağı’na vardıklarında geriye kala kala sadece otuz kuş kalmıştır.

Simurg’un yuvasını bulunca sırrı da sözcükler çözmüştür. Farsça “si”, “otuz”; “murg” ise “kuş” demekmiş. Yani onların her biri aslında aradıkları kurtarıcı, bilge sultan Simurg’muş. Yaptıkları bu yolculuk aslında kendilerine yapılan yolculukmuş.Nefsine hâkim olan, sorgulayan, düşünen, kendini geliştiren, beraber hareket edilmesi gerektiğini bilen, yalnız olmayı tercih etmeyen, dedikodu yapmayan ve en önemlisi egosuna yenilmeyen kuşların her biriküllerinden yeniden doğan Zümrüd-ü Anka kuşuymuş.

Bu hikâyeden hariç Anka kuşu, Ortaçağ Arap ve Fars bilim kitaplarına da girmiştir.Ayrıca, halk edebiyatında Keloğlan’ın koruyucusu olarak yer almıştır. Firdevsi’nin Şehnamesi’nde ve Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde de Anka’yla ilgili öyküler anlatılmaktadır.

www.evrensel.net