Onlar kedi evi yapan  insanların da düşmanıdır sevgilim

Onlar kedi evi yapan insanların da düşmanıdır sevgilim

Kendisi de Kadıköylü olan Ayşegül Tözeren, yazısında 'Bizim Kadıköy’e ne oldu' sorusunu yanıtlıyor.

Ayşegül TÖZEREN

18 Şubat 2015’te Kadıköy Yeldeğirmeni’nde kartopu atma iddiası üzerine bıçaklanan ve hayatını kaybeden Nuh Köklü’nün nefret cinayetine kurban gitmesinden birkaç ay sonra 8 Mayıs 2015’te ise bu kez Bahadır Grammeşin Kadıköy’de kadınlara yönelik tacize tepki gösterdiği sırada bıçaklı saldırı sonucu yaşamını yitirmişti. Bu iki cinayetin ardından doğma, büyüme bir Kadıköylü olarak sorma gereği duymuştum: “Bizim Kadıköy’e ne oldu?”

Bu soruyu aslında kendime de soruyordum. Yıllardır aşina olduğum sokaklar, esnaf nasıl bu kadar değişmişti? Son olarak, Kadıköy Moda’da bir psikolog olan Alper Engeler, kedi evi yüzünden tartıştığı bir su bayisi çalışanı tarafından yine bıçaklanarak öldürüldü!

KADIKÖY, ARTIK NE KADAR BİZİM KADIKÖY?

Seksenli yıllarda benim kuşağım için “develer tellal, pireler berber iken” beşiklerimiz tıngır mıngır sallanırken, Türkiye askeri bir darbe ile birlikte ekonomik istikrar paketleriyle sarsılıyordu, mahalleye hiç uğramamış bir iktisadi akıl hükümranlığını ilan ediyordu. Artık her şey iktisadi aklın uygunluğuna göre tartılıyordu, ama çıkar ilişkilerinin soğukluğu bizim oralara hiç yakışmıyordu. Zaten pek de hükmünü geçiremiyordu. Kadıköy, seksenli yıllardan doksanlara uzanan dönemde sol sosyalist anlayışa sahip insanların soluk aldığı bir yer olmuştu. Özgürlük tutkusuyla ölenlerin unutulmadığı, anıldığı, lokallerin yoğunlukla yer aldığı bir semtti.

Şimdi düşünüyorum da, annem çalıştığı için anneannemin beni gezdirdiği sokaklarda, her gördüğünde, bana karanfil veren esnaf, beni oyalamak için kahvehaneden koşan gençler hiç yaşamadılar mı? Bu bir Kadıköy masalı mıydı? Yoksa Fikirtepe’nin ‘Özel Proje Alanı’ kapsamına alınması ve Yeldeğirmeni’ndeki Canlandırma Projesi ile Kadıköy’ün mekân hafızasına direkt müdahaleler mi yapıldı? Bu müdahalelerin bedelini hepimiz mi ödüyoruz?

Fikirtepe’nin ‘Özel Proje Alanı’ kapsamına alınmasının ardından on yılı aşkın bir süre geçip, Fikirtepe’den yaratmaya çalıştıkları Fikircity Projesi her gün, her ay, her yıl yeni sorunlarla yüzleşirken, semtin sakinleri de endişe ve güvensizlik duymaya başladı.

Yeldeğirmeni’nde açılan mütevazı atölyeler ve bu semtte yaşayan mütevazı gelire sahip sakinleri, Yeldeğirmeni Canlandırma Projesi ile ‘doğallığında’ değişen semtlerinin bir vitrine dönüşmesi karşısında artık orada yaşamayı sürdüremez oldular. 

Kadıköy’ün kalbi olan Çarşı’sının değişimi ise uzun yıllar önce başlamıştı. Semtin sakinlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik dükkânlar birer ikişer kepenklerini indirmiş, Çarşı yeme-içme mekânlarıyla dolup taşmış, Kadıköy yaşanan bir yerden çok, gezilen bir yere dönüşmüştü. Dahası Kadıköylünün aşina olduğu kitapçılar da birer ikişer kapanıyordu. Sahaflarda artık öykü, romanlardan çok test kitaplarına rastlanıyordu. Bu sırada kimsenin beklemediği bir şey oldu: Gezi Hareketi!

ÜMİT VE ÜMİDİN DÜŞMANLARI

Gezi, bir ruhtu. On beş gün içinde başlayıp bitemezdi. Özellikle Beşiktaş ve Kadıköy’de yoğunluklu olarak süregelen forumlar da bitmedi, dayanışma olarak Kadıköy’ün çeşitli bölgelerinde sürdü, hatta sürmekte… Kadıköy’deki Yeldeğirmeni Dayanışması, yarı inşaat halindeki bir binayı, hafta sonları atölyelerin yapıldığı, mahalleli için bir buluşma yeri olan “Don Kişot Evi”ne dönüştürdü. Don Kişot Evi bir süre yaşadı, ardından kapanmak zorunda kaldı. Don Kişot Evi’nin ardından da farklı mahalle evleri açıldı. Mahalle evleri, mahalle dayanışmaları Kadıköy’ün eski günlerini anımsatıyordu. Ancak Gezi’de dayanışmayı, sokaklardan duvarlardan evlere yayılan yeni bir dili deneyimlerken, bir taraftan da karşımıza ‘palalı esnaf’ çıkmıştı. Yaratılmak istenen bu ‘yeni’ esnaf tipi, Nazım’ın şiirlerindeki ümidin düşmanı tanımlamasının karşılığı gibiydi. Palalı saldırgan tutuksuz yargılanmış, yargılama sonundaysa sadece para cezası çıkmıştı. Bu yeni ‘tip’, ‘sorumlu vatandaş’, hassasiyet söylemlerinin ardına saklanarak, çoğalıyordu. 

Palalı esnaf tipinden cesaret alanları, sokaklarda kadınları taciz ederken, onları engellemeye çalışanı katlederken, kartopu oynayanlara saldırırken, kediler üşümesin diye ev yapmaya çalışan bir insanı bıçaklarken Kadıköy sokaklarında artık görmek mümkün… 

GEZİ’DEN ÖĞRENDİĞİMİZ BİR ŞEY VAR

Ancak, Gezi’den öğrendiğimiz bir şey var: Yaşamak, direnmektir. 
Kadıköy’de tek tük kalan kitapçılara uğramak direnmektir.
Kadıköy Çarşı’daki eski bir pastaneden, Paskalya çöreği alıp, arkadaşlarınla paylaşmak direnmektir.
Yaşlı komşunun gençlik sırlarını dinlerken, elindeki torbaları kapıp, kapısına kadar eşlik etmek direnmektir.
On, on bir yaşındaki bir çocuğa Ahmet Büke’nin öykülerini okumak direnmektir. 
Arkadaşlarınla ne kadar hayal kursan da değişmeyen dünyaya inat ama yine de o dünyaya kadehleri kaldırmak direnmektir.
Kartopu oynamak direnmektir. 
Kedi evi yapmak direnmektir.
Çünkü Deleuze’den beri biliriz ki, “İktidar hayatı hedef aldığında hayat iktidara direniş olur.”

Son Düzenlenme Tarihi: 15 Ocak 2017 07:18
www.evrensel.net