Mehter marşı ile Rus valsi

Mehter marşı ile Rus valsi

İçeride mehter marşıyla talim etmiş ayakların Ruslarla valsinde kim kimin ayağına basarak dansa son verecek bilinmez...

Doç. Dr. Hakan GÜNEŞ

Putin’in 3 saat 50 dakika süren yıllık basın toplantısının Suriye ve Türkiye ile ilgili 3 dakikalık kısmı yeniden Türk-Rus ilişkilerinin stratejik niteliğini tartışmaya açıyor. Türkiye ile Rusya arasında henüz basına aksettirilmeyen daha derin bir anlaşma mı mevcut? Türk dış siyaseti artık Avrasyacı bir yörüngeye mi girdi? Tahran ve Şam’ın da dahil olacağı Astana görüşmeleri Suriye sorununda yeni bir masa kurmanın yanında Türk dış siyasetinde yeni bir dönemin mi miladı olacak?

Öncelikle Türkiye’nin son 10 yılında giderek kısalan zaman dilimleri içinde bu türden sorularla muhatap olmamıza neden olan gelişmeleri hatırlarsak son aylarda ortaya çıkan tartışmaya biraz daha ölçülü yaklaşılabilir: 2008’den itibaren gerilen İsrail ilişkileri, AB ve ABD ile 2012’den itibaren mesafenin giderek açılması, arada dönüp İsrail ile anlaşmaya varılması ABD ile bitmeyen gelgitli müzakere siyaseti, iktidar partisinin parlamentoda çoğunluğu kaybettiği seçimden sonra Almanya’nın Ankara’ya uzattığı dostluk elinin Ermeni Soykırım Kararı ile düşmanca bir mesafeye itilmesi. 10 yıl önce İsrail ile Suriye arasında 5 yıl önce Bosna ile Sırbistan arasında arabuluculuk yapabilen bir konumdan içerde ve dışarda siyasi muhataplarla savaş ve gerilim siyaseti ve tüm bunların 2016’da sadece Suriye sorunu, hatta onun içinde PYD’nin etkinlik sahasını konu edinen bir dış siyaset bilançosu. Son 1 yıllık dış politika manşetlerine bakan birisi Türkiye’nin dış siyasetinde tek bir temel mesele olduğunu rahatlıkla tespit edebilir ki bu da ülkenin ne kadar sıkışmış bir zeminde bulunduğunun başlıca işaretidir.

Peki bu kadar daralmış dış politika hedefleri olan bir ülkeye, uçağını düşürdüğü bir başkentten neden şaşırtıcı tonda dostluk mesajları geliyor? 

Uçak özrünü takiben Moskova’nın hızla ilişkileri geliştirme iradesi her şeyden önce NATO’nun kritik bir üyesinin ittifaka mesafelenmesine yardımcı olacak adımları attırdığı ortada. Bu Rusya’nın ABD karşısında kazanım hanesine yazılan bir siyasi başarıdır. İkinci olarak Suriye’de PYD’nin hem kontrol sahasının sınırlandırılması (koridora izin vermeme) hem de ABD ile olan ilişki düzeyinden duyulan rahatsızlıkta Moskova-Tahran ve Şam’ın objektif olarak Ankara ile aynı doğrultuda olmasının pratik ve  zımni bir  işbirliğini ortaya çıkardığı görülüyor. Bu da Rusya, İran ve Suriye ile Ankara’nın hanelerine yazılan bir başarı olarak görülmelidir. Ancak buradan ötesi sorunlu ve zor bir denkleme kapı açıyor. Bu zor denklemin soru ve yanıtlarına geçmeden Rusya’nın Ankara’ya verdiği desteğin mahiyetini uluslararası siyaset düzleminde kısaca açalım.

RUSYA YAKINLAŞMASI VE ŞANGAY SORUSU

Bugün Rusya’nın Ankara’ya Şangay’a yakınlaşma adımlarında verdiği desteğin hem gerekçesi hem de sınırları bu ülkenin en temel dış politika konseptlerinden birisi olan ‘antihegemonyacılık’ ile izah edilebilir. Rusya açısından antihegemonyacı tutum şöyle özetlenebilir: Batı ile işbirliğine öncelik verilen ya da verilmek durumunda kalınan ilk yıllarda Rusya’nın askeri ve siyasal eski nüfuz bölgelerini birbiri ardına kaybetmesi, daha da önemlisi bunların ABD (geniş anlamda ABD liderliğindeki Batı, yani ABD+Avrupa Birliği+NATO) tarafından doldurulması, Rusya’yı strateji değişikliğine yönlendirerek antihegemonyacı bir siyaset üretmeye yöneltmiştir. Bu yönelimin ekonomik alandaki yansıması BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika),güvenlik ve siyaset alanındaki yansıması ise ŞİÖ (Şanghay İşbirliği Örgütü) olmuştur. Rusya ABD liderliğindeki Batı askeri ve ekonomik hegemonyasından çeşitli düzeylerde rahatsızlık duyan başka ülkeler ile söz konusu hegemonyayı dengeleyecek bir karşı ittifak politikası sürdürmektedir.

ŞİÖ KABUK DEĞİŞTİRİYOR

Türkiye’nin NATO’dan çıkıp çıkamayacağı tartışmalarında sıklıkla vurgulanan  değerlendirmelerden birisi de ŞİÖ’nün NATO ve/veya AB’nin muadili bir yapı olmadığıdır. Tespit tümüyle doğrudur. Öte yandan ŞİÖ’deki değişim de gözden kaçırılmamalıdır.

ŞİÖ 2010’larda bileşim ve yönelim bakımından önemli bir değişim geçirmeye başladı: 6 ülkenin sahip olduğu “üyelik statüsü”ne 2012’den bu yana “Aday Üye” (Hindistan ve Pakistan), “Gözlemci Üye”(Afganistan, Beyaz Rusya, Mogolistan ve İran) , “diyalog partneri” (Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan, Sri Lanka, Nepal ve Kamboçya) ve “misafir katılımcı” (Türkmenistan) gibi statüler eklenen ŞİÖ, uluslararası bir örgütten uluslararası bir foruma benzemeye başladı. ŞİÖ ne yapıyor sorusuna yanıt aradığınız yazılarda ya Rusya ya da Çin’in kendi başına yaptıklarını anlatan cevaplardan fazlasını bulmanız olanaklı değil. Bu bakımdan değişimin yönü ŞİÖ’nün ortak bir askeri-siyasi pakt olma ihtimlinaden daha da uzaklaştığına işaret ediyor.

Bu değişime ABD siyasetindeki değişim sinyallerini de ekleyelim: Batı ittifakının askeri ve siyasi lideri ABD’de Trump’ın NATO’yu küçültme, rolünü değiştirmeyi gündeme getirdiği yeni uluslararası konjonktürde NATO’dan çıkmanın ya da atılmanın geçmişten daha olası olduğunu da hesaba katalım. 

ŞANGAY KARTI’NIN ANKARA İÇİN 3 ANLAMI

Ankara’nın daha sık ve  yüksek tonda Şangay kartını gündeme getirmesinin gevşek uluslararası ittifaklar düzeninde 3 olanak sunduğu söylenebilir:

Öncelikle dış siyasetin çeşitlendirilmesi ve Batı karşısında yaşanan sorunlarda “alternatifleri” olduğunu anımsatarak çeşitli bahislerde pazarlık gücünü yükseltme taktiğidir Şangay kartı: PYD karşısında verilmeyen desteği alabilmek, AB’den yükselen sert demokrasi eleştirilerini frenlemek  ve benzeri...

İkincisi Batı ile tarihindeki en sert restleşmelere girilen bu günlerde olası bir sertleşmede Doğu’dan destek alabilmenin sağlayacağı avantajları mümkün kılmak. Örneğin BM Güvenlik konseyinde Erdoğan rejimine ilişkin herhangi bir oylamada en azından Çin ve/veya Rus vetosunu arkasına alabilmek. Ortadoğu’da kendine saha açmaya çalışırken Batı’nın bir parçası olarak değil daha dengeli bir partner olarak Rusya ile işbirliği olanakları aramak ve benzeri...

Üçüncü, daha uzun vadeli ve daha ideolojik olan sebep ise Brüksel/Washington hattından uzaklaşır ya da uzaklaştırılırken- gerçekte Pekin ve Moskova’da da hakiki bir ittifak mümkün olamayacağına göre- iktidardaki hareketin yarım yüzyıllık dış siyaset rüyasına geçiş için bir ara süreç/zemin yaratmak. Bugüne dek her İslamcının bir rüya gibi anlattığı ve aslında sadece “yeni ve büyük Türkiye”nin öncülük edebileceğine inandığı  bir İslam Ülkeleri İttifakı giderek daha açık dillendiriliyor.  Doğrusu Batı ile yaşanan sorunların altında NeoOsmanlıcı alt emperyal dış siyasetin yattığı anımsandığında Batı’dan uzaklaşmanın yönelteceği yeni adresi tam da sorunun kaynağında aramak gerekir. Ankara uçağının Brüksel’den kalkması durumunda Şangay’a en fazla yakıt ikmali için ineceğini kestirmek güç değil.

Bu orta ve uzun vadeli projeksiyonu takiben önümüzdeki günlerde bir araya gelmesi planlanan yeni Suriye müzakerelerini başlatma çalışması yani Astana toplantısına odaklanmaya çalışalım. Astana’ya giden süreçte Türkiye ile muhatapları arasında PYD’yi sınırlamanın sınırları ve cihatçı muhalefetin yeniden şekillendirilmesi ve temsili konularında oldukça ağır bir tartışma durmaktadır.

ASTANA ÖNCESİ GÜÇLÜKLER

PYD’yi sınırlamak konusunda mutabık kalan Rusya’nın PYD’yi tümüyle oyun dışına itmeyi amaçlayan Ankara ile aynı siyaseti izlediğini söylemek zor. Trump yönetimi işleri devralıp Ortadoğu ve Suriye siyasetine rengini vermeye başlamadan bu konuda taşların yerine oturmayacağı da çok açık. Rusya ve Ortadoğu’daki yakın müttefikleri İran ve Suriye’nin PYD konusunda atacağı adımlar, Kürt Hareketinin ABD ile olan ilişkilerini ne ölçüde derinleştireceğine bağlıdır. Örneğin Suriye savaşından beri İran topraklarında eylemlerine son veren (PJAK) hareket ile Tahran arasında zımni bir denge mevcutken bunun ABD isteklerine paralel olarak değişmesi Tahran’ın tutumunu değiştirir. Mevcut durumda ise Tahran’ın Ankara ile aynı Kürt siyasetini izlemesi hiç gerçekçi görünmemektedir. Keza henüz Şam’ın dış mahallelerini dahi kontrol edemeyen Esad’ın da cephe dengelerini altüst edecek tarzda PYD ile harbe tutuşacağı ileri sürülemez. 

Peki öncelikle Rusya ardından da Tahran ve Şam,Türkiye’nin Cerablus-Azez-Bab üçgeninin ötesinde hareket etmesine nasıl yaklaşabilir. PYD’nin kontrol ettiği bölgelerle (Rojava, Haseke ve Afrin) ilgili başlıca parametrenin ABD yeni yönetimi ve PYD/PKK’nin izleyecekleri siyasetle çok yakından ilgisi olacak ki buna yukarıda kısaca değindik. Ancak İdlib başta olmak üzere (cihadçı) muhaliflerin kontrol ettiği ve IŞİD’den alınması muhtemel sahada kontrolünü veya nüfuzunu geliştirmek isteyen Ankara’ya yeşil ışık yakılacak mı? Bu sorunun yanıtı birkaç önemli parametreye bağlıdır. Bunlardan birincisi bu sahada başat aktör olan  Nusra Cephesi ve müttefiki örgütleri Ankara destekli örgütler vasıtasıyla yenilgiye uğratma mücadelesine Erdoğan ve ekibinin talip olup olmayacağı konusudur. İkinci olarak Suudi Kralı ve Katar Emiri ile Rus-İran-Şam üçlüsü arasında diplomatik ve siyasi denge sürecini yönetip yönetemeyeceği önemli bir noktadır. Bu ikisi konusunda başarı sağlamayı hedefleyen bir Ankara’nın üçüncü olarak ABD başta olmak üzere Batılı ülkeler ile karşılıklı ilişkilerinde bir denge oluşturması gerekecektir. Türkiye’nin bu üç başlıkta yol alabilmesi durumunda Suriye Sünni sahası (Suriye muhalefeti namındaki) unsurlarının vekili olarak önce Astana ardından da Cenevre’de masada yer alması mümkündür.

Evet tüm bunları gerçekleştirmesi durumunda Rusya da,  ABD yerine Türkiye liderliğindeki bir muhalefet koalisyonu ile Suriye’nin geleceğini müzakere eder, hatta böyle olmasını tercih eder. Nitekim Astana’da gerçekleştirilecek toplantı bu yönde atılmış bir adımdır. Ancak Türkiye’deki yönetimin pragmatik karakteri kadar ideolojik öncelikleri de hesaba katılmalıdır. İçeride mehter marşıyla talim etmiş ayakların Ruslarla valsinde kim kimin ayağına basarak dansa son vereceği bilinmez ama bu dansın uyumsuz bir çift tarafından yapılmaya çalışıldığı çok aşikar.

Son Düzenlenme Tarihi: 25 Aralık 2016 11:41
www.evrensel.net