Suriye’deki savaş, gazeteciliği de mi öldürdü?

Suriye’deki savaş, gazeteciliği de mi öldürdü?

Ramzy Baroud Suriye'deki savaşı ve gazeteciliği yazdı.

Ramzy BAROUD*

Robert Fisk gibi deneyimli bir savaş muhabiri bile Halep’teki kuşatmaya dair argümanını izlediği video görüntüsüne dayandırıyorsa, Suriye savaşını hakkıyla takip edebilmenin neredeyse imkansız olduğu söylenebilir.

Fisk, İngiliz Independent’ta yayımlanan son makalelerinden birinde, 1944’te Polonya’nın Varşova kentinde yaşanan kuşatmaya, ayaklanmaya ve Nazi katliamlarına değiniyor. Bu savaşın korkunç sonuçları, Fransızların Halep’teki kuşatmaya dair yaptığı ‘2. Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en büyük katliam’ iddiasını reddetmesine yol açıyor.

“Neden direnen savaşçıları Varşova filmlerindeki gibi görmüyoruz? Neden Varşova görüntülerindeki gibi onların siyasi tabiyeti konusunda bilgilendirilmiyoruz? Neden topçu atışıyla vurulan ‘muhalif’lerin askeri teçhizatını –ve sivil hedefleri-, hava saldırılarını Polonya haber filmlerindeki gibi görmüyoruz?” diye soruyor ve söz konusu karşılaştırmanın hatalı olduğunu ortaya koyuyor.

Fisk, Doğu Halep’teki ölü ve yaralı çocukların fotoğraflarının gerçekliğini sorgulamıyor ama onun asıl argümanı, haberlerin büyük oranda tek taraflı olması ve bir tarafı şeytanlaştırırken diğer tarafın kayırılmasıyla alakalı.

Ayrım gözetmeksizin, hangisi daha kötü diye katliamları karşılaştırmayı insanlık dışı değilse de uygunsuz bulurum. Bunun, varsayımsal olarak daha büyük bir trajediyle karşılaştırarak korkunç bir trajedinin etkilerini hafifletmeye çalışmak dışında ne anlamı var ki? Ya da Fransızların yaptığı gibi savaştaki kayıp sayısını abartarak çoğunlukla ihtiyatsız bir siyasi ve askeri sonuca yol açan bir korku yaratmak dışında?

SAVAŞ İMAL EDEN YALANLAR

Fransa ve diğer NATO ülkeleri geçmişte bu taktiği defalarca uyguladı. Hatta bu, kaçınılmaz Trablus ‘soykırımı’ ve Bingazi ‘kan banyosu’nu önleme adı altında Libya’ya yönelik savaşın tezgahlanma biçimiydi. Amerikalılar bunu Irak’ta başarılı bir şekilde kullandı. İsrailliler Gazze’de mükemmelleştirdi.

Hatta, ABD’nin Irak işgali, şaşırtıcı olmayan bir biçimde hiçbir zaman kanıtlanmayan hayali bir küresel tehditle bağlantılıydı. Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, 2003’teki Irak fethinde rol alma konusunda o kadar arzuluydu ki Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ın emir verildiğinde 45 dakika içerisinde kitlesel imha silahlarını ateşleyebileceği gibi bir istihbarat uydurmuştu.

Yakın dönemde ortaya çıkan bilgilerle ABD’nin daha da ileri gittiği ortaya çıktı. Londra merkezli bir firma olan Bell Pottinger’la anlaşarak uydurma el Kaide videoları ve basbayağı Arap medyası tarafından yazılmış gibi tasarlanan haberler yarattılar.

Salon ve diğer mecraların haberlerine göre propaganda videoları, Irak’taki ABD öncülüğündeki koalisyonun komutanı General David Petraeus tarafından bizzat onaylanıyordu.

Bu videoların birçoğunun içeriğinin tam olarak ne olduğunu ve ABD’nin devlet kasasından 40 milyon dolar ödediği bu materyallerin, sahadaki olayları ve bizim onları anlayış biçimimizi ne seviyeye kadar etkilediğini hâlâ tam olarak bilmiyoruz.

Yüksek maliyetini ve şirketin direkt olarak Bağdat’ın içindeki ‘Zafer Kampı’yla çalıştığını göz önüne alırsak biz masum izleyici ve okuyucuların yıllardır maruz kaldığı riyakarlığın derecesini ancak hayal edebiliriz.

Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in sahada olanlara dair gazetecileri bilgilendirme konusunda hiçbir niyetinin olmamasını ve sayısız muhabirin ABD-İngiliz kuvvetleriyle savaşı “iliştirilmiş” olarak takip etmeyi kabul etmesini, savaşın arkasındaki gerekçenin bir yalan olduğu gerçeğiyle birleştirdiğimizde tek taraflı anlatım daha da güçleniyor. İnsan Irak’tan hiç gerçeğe dair bir şey çıktı mı diye merak ediyor.

Ayrıca yüz binlerce kişinin bu katastrofik askeri macera sonucu ölmüş olması, bir ülke işgal edilip, istikrarsızlaştırılıp, aceleyle yeniden kurulup yaralarını sarması için yalnız bırakıldığı için binlerce kişinin halen öldürülüyor olmasından biliyoruz ki Irak şu anda daha iyi durumda değil.

Irak’taki kaotik şiddet ve mezhepçilik, resmi yalanlar ve haysiyetsiz gazeteciliğin üzerinde yükselen ABD işgalinin direkt sonucu.

Tüm bu korkunç hatalardan öğrendiklerimizin ardından, her şey sona erdiğinde geriye sadece kitlesel mezarların ve acı çeken halkların kaldığının anlaşılmasını istememiz çok mu?

Savaşları mümkün kılan yalanlara ve tarafların kendi meşreplerince belirledikleri argümanlara gelirsek, çok azının yalanlandıklarında bunun sorumluluğunu alacak kadar entelektüel cesareti var. Basitçe, entelektüel ağız dalaşımızın mağdurlarını umursamadan yolumuza devam ediyoruz.

Savaş Muhabiri Patrick Cockburn, “Irak ve Suriye’de benzer olaylara dair yabancı medyanın gösterdiği muazzam yanlılık, tarihte propagandanın kullanımı ve istismarını araştıran doktora öğrencileri için hayli verimli bir konu olacaktır” diyor.

Haklı elbette, ancak medyanın taraflılığına dair haberi yayımlanır yayımlanmaz, sosyal medyada her iki tarafın da saldırısına uğradı. Onların perspektifine göre, yaşananları taraflardan birinin pozisyonuna göre yorumlamalı ve diğer tarafı tamamen görmezden gelmeliydi.

GERÇEĞE ULAŞMAK, OLAN BİTENİ ANLAMAK İMKANSIZLAŞTI

Savaşın iki tarafı da medyaya ya da gazetecilere saygı duymazken –Suriye’de öldürülen gazetecilerin sayısı sürekli artıyor- tarafsız hiçbir gazetecinin haberciliğin minimum standartlarını yerine getirerek işini yapmasına imkan yok.

Bu nedenle ‘gerçeğe’, Irak ve Filistin’de birçoğumuzun başarıyla yaptığı gibi, mantığımıza dayanarak yaptığımız çıkarımlarla azar azar ulaşılabiliyor.

Elbette, her zaman için seçtikleri ideoloji uyarınca ölüm ve yıkımı alkışlayan aktivist-gazeteci-propagandacılar olacaktır. Onlar kendi dostlarını yücelten ve düşmanlarını şeytanlaştıran mantıkları dışında bir muhakemeye tabi değiller.

Maalesef, bugün Ortadoğu’da yaşananlara dair tartışmaların çoğunluğunu şekillendirenler bu medya trolleri.

Geçmişteki savaşlar pek çok gözüpek gazetecinin –Vietnam’da Seymour Hersh, Irak’ta Tarık Eyüp, Fotomuhabiri Zoriah Miller ve yüzlercesi-  yükselişine sahne olsa da Suriye’deki savaş, gazeteciliği ve onunla birlikte okuyucularımızın modern çağın en karmaşık krizlerinden birini anlama yeteneğini yok ediyor.

Suriye’de, Irak’ta ve savaşın devam ettiği Ortadoğu’nun diğer bölgelerinde, ‘gerçek’ verilerle değil kör tarafgirlikle belirlenen kanaatlerle şekilleniyor. Mark Twain yıllar önce “Putlaştırılmış düşüncelere duyulan sadakat dünya üzerinde tek bir insanı özgürleştirmemiştir ve asla özgürleştirmeyecektir” diye yazmıştı.

O gün doğru olan bugün de Ortadoğu için geçerli.

*Filistinli, ABD vatandaşı gazeteci/yazar.

Counterpunch’tan çeviren: Mithat Fabian SÖZMEN

Son Düzenlenme Tarihi: 18 Aralık 2016 11:31
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.