Savaşa koşan ülke

Savaşa koşan ülke

Ercüment Akdeniz Alman yazar Ernst Glaeser’in “Jahrgang 1902” adlı eserinden öykünerek bu yazıyı kaleme aldı.

Ercüment AKDENİZ

Vaktiyle hepimiz sarhoştuk...
Bütün bir ülke sarhoştu...
Savaş sarhoşu!

NUH’UN TUFANI BEKLEMESİ GİBİ

İnsanlar, savaşın tanrısal bir cezalandırma olduğunu düşünüyor ve Nuh’un tufanı beklemesi gibi savaşı bekliyordu.

Çocuklar tahta tüfekler doğrultup yalancıktan birbirlerini öldürürken, anne ve babalar savaş balolarına koşuyordu.

İçki masasında fena halde demlenmiş bir yargıç şöyle bağırıyordu: “Barışın uyuşukluğundan sonra tazelenmek için savaş!”

Yeni ulus bu ortamda doğacak ve savaşlar kazanarak insanlığı sığlıktan, madde dünyasına teslim olmuş hayvanlaşmaktan kurtaracaktı! Batı demokrasisinden gelen duygu uyuşukluğuna artık yer yoktu. Bütün uzlaşmalar yok edilecek ve artık üstün ulusa ait üstün insanların egemen olduğu bir dünya kurulacaktı! Güçsüz olanlar tabii ki yol ortasında kalacak ve savaş, insanlığı güçsüzlerden, kötü öğelerden arındıracaktı...

Savaşa girmenin tam vaktiydi.
Düşmanlar çoğaldıkça tanrı ulusa daha yakın olacaktı.

YENİ ULUS SAVAŞI KAZANDIĞINDA...

Ve tanrıya çok şükür, Avusturya veliahtı vurulmuştu!

Savaşın coşkusunu yüreğinde taşıyan topluluklar meydanlara çıkıp çılgınlar gibi dans ediyordu. Savaş çanları, otel taraçalarına çıkan farklı uluslardan insanları bölüyor ve insanlar bilmedikleri bir yasaya göre kümeleniyordu.

Tıpkı cepheye giden gençlerin söylediği şarkılarda olduğu gibi; “Düşman kurşunuyla gelendi en güzel ölüm”

“Öldür” diyordu en coşkun şiirler;

“Öldür, seni yeryüzünde yargılayacak güç yok” diye akıp gidiyordu kendini kaybetmiş dizeler.

Başka ülkelerde çalışan işçiler, ülkelerine döndüklerinde, kendi burjuvalarıyla kardeş oluyordu. Savaş, işçisiyle burjuvasıyla bütün bir ulusu birleştiriyordu!

Kızıl karanfillerin yerine, sosyal demokratların yakasında şimdi milli renkler takılıydı. Öyle ya; “yeni ulus” savaşı kazandığında; 8 saatlik iş günü, seçme/seçilme ve grev hakkı emekçiye daha yakın olacaktı. Burjuvazi savaş yolunda sosyal demokratları da gereksiniyordu ve bu durum onlara kesin bir pazarlık şansı bahşediyordu!

“Artık partileri tanımıyoruz” diyordu hemen herkes ve “Yalnızca Alman ulusunu tanıyoruz” naraları yükseliyordu ülkenin dört bir yanından.  

BAYRAK SATIŞLARI

Savaş eşsiz bir estetik kaynağıydı...

Yeni ulusa dış düşman kadar iç düşmanlar da gerekiyordu.

Korkusundan dükkanına ulus bayrağı çeken Yahudi’ye “kurnaz” diyorlardı, çekmediğinde ise geceleri onu “yuh” seslerine boğuyorlardı.

Kurnaz terzilere gelince...

Onlar, varlıklı kadınların cebini güzel elbiseler dikerek fethederken, sonraları bunun yerini bayrak dikimleri aldı. Savaş çağrıları bayrak satışlarına tavan yaptırmıştı. Dükkanların camında şu tip yazılar asılıydı artık: “İç tüzüğe uygun modern üniformalarınızı bize ısmarlayınız.”

DÖNÜŞ YOLU

Terziler yas giysileri dikmeye başladığında, bitkin ve yorgun ulus savaştan dönüyordu.

Yenilgiyi koklayan asker babalar, vasiyetnamelerini çoktan hazırlamıştı.

Savaşa koşarken yetkili olduğunu söyleyenler, 1918 yılına geldiğinde yetkili olmadıklarını bir özür gibi söylemişlerdi.

Çarpışmanın en şiddetli sahalarından biri olan Verdun, şimdi herkes için bir ölüm nakaratıydı.

Neşe içinde ve gururlanarak bababalarını askere uğurlayan çocukların yüzleri bu kez asıktı.

Çocuklar için Almanya sanki bir işletme, savaş bir girişim, babaları da yöneticileri evlerinde oturan bu işletmenin işçileri olmuştu.  

Ve ne gariptir ki hapishaneler, yoksul serserileri soğuktan, açlıktan koruduğu kadar cepheye gitmekten de korumuştu...

Ve garp cephesinde kırılan son gençler, zafer şarkıları yerine sevgiliye kederli veda şarkıları söylüyordu:

Bir kurşunla vurulup öldüm
Artık dönemem yurduma,
Ağlayıp yazık etme gözlerine
Kendine bir başkasını bul
Yiğit yaman bir delikanlı olsun
Annemarie...
Benim bölüğümden olmasın yalnız...
Benim bölüğümden olmasın...

İTHAF

Birinci Emperyalist Dünya Savaşı’nın 100. yılında, Verdun muharebesini anmak için Avrupa kentlerinde birçok sergi açıldı. Bu sergiler elbette “ulusu” yad etmek ve fakat savaşın şiddetini de hafızalarda canlı tutmak için organize edilmişlerdi.

Yukarıdaki makalenin yazarı; bu yazıyı, Alman yazar Ernst Glaeser’in “Jahrgang 1902”* adlı eserinden öykünerek kaleme aldı. Öyle ki çoğu cümle, bugüne benzerliği göstermek için, kitabın sayfaları arasından bire bir seçildi.

100 yıl sonra yine savaşa koşmak isteyen, kulaklarına savaş borusu çalınarak cepheye çağrılan emekçi sınıflara ithaf olunur.

* 1902 Doğumlular / Yordam Yayınları

Son Düzenlenme Tarihi: 18 Aralık 2016 11:33
www.evrensel.net