'Tasmalı gazetecilik' bu olsa gerek

Yeni Şafak Gazetesi yazarı ve ABD temsilcisi Ali Akel, Roboski katliamına yönelik yazdığı yazı sebebiyle gazetesinden kovuldu. Akel, "Özür açıklanmaz, özür dilenir" yazısında Erdoğan'a "Allah aşkına susun" demişti. Yaşananlar, Pazar günkü İstanbul İl Kongresi'nde "Gazetecilerin tasmalarını çıka

Ali Akel, olayı twitterında doğruladı. Akel şunları söyledi: "Yeni Şafak'taki son yazılar üzerine gazetem ile yolları ayırmak zorunda kaldık. Veda satırlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. 16 yıl... Muhabirlik, haber müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü ve son 5 yılda da Washingtom temsilciliği. 16 yıl boyunca yüklendiğim tüm bu görevlerden onur duydum, onurla yerine getirdim. Ve 16 yıl sonra Yeni Şafak'la yollarımız ayrıldı... Böyle dönemlerde konuşmanın yazmanın bedeli vardır. Birileri her zaman bu bedeli öder. Bugün bu bedeli ödediğim için onur duyuyorum..." (MEDYA SERVİSİ)


BAŞBAKANIN SINIRLARI DIŞINDA KONUŞAN HERKES TEHDİT ALTINDA

TGS Genel Başkanı Ercan İpekçi: Bu durum Başbakanın  hukuk tanımazlığıyla alakalı bir durum. Bir kişinin, iş akdinin feshedilmesi, onun hayatıyla oynamak demektir. Başbakanın görevi gazetecileri patronlarına karşı hedef göstermek değildir. Başbakanın görevi gazetecilerin kendi patronlarına karşı, özlük haklarına sahip çıkmaktır. Bu işin özgürlük tarafı. Öbür taraftan bir başbakan çıkarttığı kanunlarla, gazetecilerin bir yandan yargılanmasına bir yandan da cezaevlerine konulmasına sebep oluyor. Başbakanın belirlediği sınırlar dışında konuşan herkes tehdit altında. Bu sınırlarla özgürlük belirlenmez.
Başbakan insanların düşüncelerini açıklamasıyla uğraşacağına, insanları mağdur eden bu yasaları kaldırma konusunda bir uğraş göstersin.  Bu uygulamalar evrensel insan haklarına aykırıdır.

BUNLAR DEMOKRASİYLE BAĞDAŞMIYOR

TGC Başkan vekili Turgay Olcayto: Başbakanın konuşmaları giderek nefret içeren bir hal almaya başladı. Dolayısıyla kendisiden olmayanlardan nefret eden bir başbakan haline geldi. Elbette bu yaşananları bir başbakana yakıştırmak zor geliyor. Aslında Türkiye’deki gazetelere baktığımız zaman gazetelerin yüzde 70’ten  fazlasının iktidara yakın olduğunu, iktidarın bunlar üzerindeki etkisinin yoğun ve görünür olduğunu biliyoruz. Ama buna rağmen Başbakan hâlâ gazetecilerden şikayet ediyor, eleştirildiğini söylüyor. İktidarı eleştiren gazetelerin sayısı üçü beşi geçmiyor, yine onlarda da eleştirel yazan yazarların sayısı da az. Bu durumda Başbakanın söylediği sözler yakışıksız. Biz biliyoruz ki iktidarın hoşlanmadığı yazarın işine gazete yöneticileri ve patronları tarafından son veriliyor. Bu son yaşadığımız olay da bunun tekrar etmesi durumudur. Yeni Şafak Yazarı Ali Akel’in işine son verilmesi tam da Başbakanı eleştirilmesiyle paraleldir. Bunlar demokrasiyle bağdaşmayan olaylardır. Bir an önce bu tutumdan vazgeçilmesi lazım.


EMEP: BAŞBAKAN’I ELEŞTİREN YANIYOR

Emek Partisi (EMEP) Başbakan'ın Roboski katliamına yönelik tutumunu eleştiren Ali Akel'in görevine son verilmesine tepki gösterdi.

EMEP'in açıklaması şöyle:

"Başbakan’ı eleştirdiği için işinden olan son gazeteci  Yeni Şafak yazarı Ali Akel oldu. On altı yıldır Yeni Şafak’ ta çalışan Akel, bir yazısında Başbakanın  Uludere ile ilgili tutumunu eleştirdiği için işine son verildi. Başbakanı eleştirdiği ya da hoşuna gitmeyen yazılar yazığı için işinden olan ilk gazeteci değil Ali Akel. Nuray Mert, Mehmet Altan, Ruşen Çakır, Can Dündar, Ece Temelkuran, Bekir Coşkun, Mine Kırıkkanat Başbakanın hışmına uğramış gazetecilerin çok küçük bir kesimi. Başbakan, bir taraftan gazetecilere hakaret etmeyi adet edinmişken, diğer taraftan hakaret etmekle yetinmeyip bazılarını işinden ederek, onlara gözdağı da veriyor. Başbakanın gazetecilere hakaretleri “tasma” üzerine ettiği sözlerle, gazetecileri “köpek” olarak nitelemeye kadar vardı. Hakaret, tehdit ve işine son verdirme gibi yöntemler etkili olmadığında açılan davalar ve tutuklamalar gazetecilere reva görülen muamele oluyor. AKP ve Başbakanın gazetecilere tahammülsüzlüğü, düşünce, basın ve ifade özgürlüğüne tahammülsüzlüklerinden ötürüdür.  Başbakan ve AKP, sadece iktidarlarını öven, AKP  politikalarının propagandasını yapan bir medya istiyor. Her diktatörlük heveslisi gibi, sahibinin sesi  gazetecileri istiyor. Başbakanın eleştiriye, muhalefete tahammülü yok. Zalimin zulmü sonsuza kadar sürmez. Başbakan ve AKP de, kendisinden önce gazetecilere zulmedenlerin akıbetine uğrayacaktır. Başbakan ve AKP’yi kınıyoruz. Basın, düşünce ve ifade özgürlüklerini kısıtlamaktan vazgeçmeye, gazeteci kıyımına son vermeye çağırıyoruz."


'ÖZÜR AÇIKLANMAZ, DİLENİR'

Akel'in kovulmasına yol açan yazısıysa şöyle:

"Başbakan Erdoğan, astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş'in Umut Kitabevi'ni bombalamalarından sonra Şemdinli'de gösterdiği duruşu Uludere'de de gösterseydi, bugün kelimelerin etrafında dolaşmak zorunda kalmazdı.

Önceki yazıyı okumayanlar için kısa bir hatırlatma yapmalıyım. Şemdinli'de Umut Kitabevi bombalandıktan sonra 20 Kasım sabahı ansızın Şemdinli'de ortaya çıkan Erdoğan, oradan Yüksekova ve Hakkari'ye uzanmış, bu olayı çözmek için "el ele vermeliyiz" demişti.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın, "Tanırım, iyi çocuklardır" dediği, çocukların yanında durmamıştı.

Şemdinli sanıklarının Ocak 2012'de 39 yıl 10'ar ay hapis cezasına çarptırılmalarında siyasi iktidarın "doğru yerde" durmasının etkisi yadsınamaz.

28 Aralık 2011 gecesi kaçağa çıkan, çoğu yaşları 20'nin altında olan 40 Kürt gencin tepesine ölüm yağdırdı iki Türk F-16 savaş uçağı. 34 tanesinin bedeni atılan bu bombalarla paramparça oldu...

Başbakan Erdoğan olaydan iki gün sonra 31 Aralık'ta, Cuma namazı çıkışı uzatılan mikrofonlara, "İncelemeler neticesinde gerekli olan neyse bütün bunlar da yapılacaktır" şeklinde cılız bir açıklama yerine,

3 Ocak'ta ise AK Parti grup toplantısında, Genelkurmay ve komuta kademesine "medyaya rağmen teşekkür ediyorum" demek yerine,

Bundan yedi yıl önce Şemdinli'de durduğu yerde dursaydı, bugün, "Hatayı da açıkladık, özrü de açıkladık" demek zorunda kalmazdı.

Tamam, kimse kendisinden Şemdinli olayında yaptığı gibi Uludere'ye gitmesini beklemedi. Ama hata da olsa, kasıtlı da olsa, tuzak da olsa ilk gün vuranın değil, vurulanın yanında dursaydı, bugün özür dilermiş gibi yapmak zorunda kalmazdı.

Kelimelerle oynamayalım, eğri oturup doğru konuşalım.

Hata yaptığınızda, "Evet, hata yaptım" dersiniz. Özür dilenmesi gereken bir durum varsa da, "özür dilerim" dersiniz.

34 gencecik bedenin savaş uçaklarıyla bedenlerinin lime lime yapılmasına kazara da olsa, hatayı itiraf edip özür dilemek ile kurtulamazsınız ama.

Özür dileyerek giderebileceğiniz hatalar vardır. Öyle hatalar vardır ki, özür dilemeniz yetmez. Bedel ödemeniz, bedel ödetmeniz gerekir.

Erdoğan'ın Pakistan'da yaptığı açıklama, hatanın açıklanması ve yapılan hata için özür dilenmesi mi, orası da pek belli değil.

Biliyorum, günlerdir okuyorsunuz ve belki de bıktınız. Ne diyordu Erdoğan Pakistan'da?.. Şöyle diyordu:

"Ben izlediğim CD'de bir hareket gördüm. Bizzat izledim. Bir konvoy gidiyor. 30-40 kişi var. O yüksekten görebilmek mümkün değil. Gözcülerimizin, (Heronlar) vermiş olduğu CD. Silahlı Kuvvetlerimiz de gerekli adımları atmıştır. Bu bölge terör bölgesidir. Halkın, sivilin oturduğu bölge değildir. Böyle bir bölgede Silahlı Kuvvetler bu Ahmet mi Mehmet mi bilemez ki?

....

Bizim silahlı kuvvetlerimiz görevi samimi bir şekilde yapmıştır. Hata da olabilir. Hatayı da açıkladık, özrü de açıkladık. Tazminatı da açıkladılar. Ama birileri istismar ediyor. Bir hatanın olduğunu, hatamız olduğunu söyledik. Allah aşkına tazminatsa tazminat. Resmi tazminatımızın ötesinde yaptık. İlla terör örgütünün istediğini mi söyleyeceğiz. Kusura bakmasınlar. (22 Mayıs, Yeni Şafak.)"

Roboski (Uludere) katliamının ardından altı aydır süren bir soruşturma var. Faciaya giden yolda yetkilendirmenin, yetki kullanımının, ilgili kurumlar ve sorumlulukları belli olduğu halde, Allah aşkına sayın Başbakan, söyler misiniz ne koydunuz yüreği kanayan annelerin önüne!

"Hatayı da açıkladık, özrü de açıkladık" diyorsunuz.

Allah aşkına, söyler misiniz hangi hatayı açıkladınız!..

Allah aşkına, açıklar mısınız? "Özrü de açıkladık" derken, ne demek istiyorsunuz...

Özür diliyorsanız, Kasımpaşalı gibi ortaya çıkın ve deyin ki:

"Evet, bir hata yaptık. Hem de öyle bir hata yaptık ki, bu hatamız bizi mezarımızda bile rahat bırakmayacak!.."

"Özür dilerim, ama yetmez. Vicdanlarınızda açtığımız yarayı bir kuru özür dindirmez."

"Önce sizlerden hakkınızı helal etmenizi sonra Allah'tan bizi affetmesini dileriz."

Diyemiyorsunuz, çünkü ilk günden itibaren yanlış yerde durdunuz.

Roboski görüntülerini izleyen Uludere Komisyonu milletvekilleri, "Terörist olmadıkları her hallerinden belli" diyorlar.

Milletvekilinin gördüğünü, alanında uzman askerler (veya her kimlerse) nasıl görmez?

Diyorsunuz ki, "Silahlı Kuvvetlerimiz bu Ahmet mi Mehmet mi bilmez ki."

Öyle bir silahlı kuvvetleriniz var işte... Uzaktan baktığında 'katırı insan, teröristi çoban, kaçakçıyı terörist' zanneden silahlı kuvvetleriniz.

İdris Naim Şahin adını taşıyan bir İçişleri Bakanınız var ki, mümkün olsa mezarlardaki parçalanmış çocukların cesetlerini çıkartıp kodese yollayacak.

İlk gün "doğru yerde" durmamanın sonuçları bunlar.

Aynı gün İçişleri ile ilgili komuta kademesindekilerin kellelerini alsaydınız, "Evet, bir hata var. O hatayı yapanlar bunun bedelini en ağır şekliyle ödeyecek" deseydiniz, -mış gibi yapıyor, -mış gibi söylüyor, -mış gibi davranıyor zorunda kalmazdınız.

Pakistan'da konuşana kadar hala bir şeyleri düzeltme şansı vardı.

O şans var mı emin değilim artık.

Sizler konuştukça vicdanlarımız kanıyor.

Bir şey söyleyecekseniz doğrusunu söyleyip, gereğini yapın.

Ya da ebediyete kadar susun.

Allah aşkına, susun!.."

www.evrensel.net