Yatar Bakırköy Hapishanesinde...Yatar Silivri Hapishanesinde

Yatar Bakırköy Hapishanesinde...Yatar Silivri Hapishanesinde

Ayşegül Tözeren yazdı: Turhan Günay olmadan, Aslı Erdoğan olmadan, Necmiye Alpay olmadan, 144 gazeteci yazar hapisteyken düzenlenen bir fuar...

Ayşegül TÖZEREN

35. İstanbul Kitap Fuarı yaklaşıyor ve bir fuar yazısı yazmalıyım. Hatta birkaç saat sonra yazıyı teslim etmeliyim ama yazamıyorum. Kalemim sürekli belleğimde geziniyor, yeni fuara ilişkin hiçbir şey canlanmıyor zihnimde...

İki sene önceydi... Homurdana homurdana içinde bulunduğumuz araba köprüyü geçiyor, Rıza arabayı kullanıyor, arkada Sibel, İnan, önde ben... Bu uzun yolculuktan benden daha çok sıkılmış bir tek İnan var. İnan iki yaşını yeni dolduruyor. İsmiyle umudu yaşatıyor: İnan! Mecidiyeköy’ün ara sokaklarına girip, bir apartmanın önünde duruyoruz. Bu apartmanın bulunduğu sokak geçtiğimiz aylarda çift taraflı kapatılacak, tam da önünde durduğumuz apartmana yirmi polisle girilecek ve arabamıza binen incecik kadın “teslim alınacak”, sonra da tutuklanacak! Aslı, her zamanki mahcup gülümsemesiyle arabaya biniyor, önce İnan’la el sıkışıyor. Sonra Beylikdüzü’ndeki fuara doğru trafik sıkıştıkça, sohbet de koyulaşıyor.

Aslı Erdoğan, Sibel Öz’le birlikte derlediğimiz ağırlaştırılmış müebbetlerin metinlerinden oluşan bir kitabı imzalayacak. Bir başka deyişle, içerideki yazarların yerine imza atacak. Masasına oturuyor, müebbetler kitabını okurlarına imzalamaya başlıyor. Aslı’nın okurları, belki ilk kez cezaevinde yazılan metinlerle tanışıyor. Oysa şimdilerde Aslı’nın okurları bir inisiyatif haline gelip, Bakırköy Hapishanesinde yatmakta olan yazarları için dayanışma atölyeleri düzenliyorlar, hapishane önündeki özgürlük nöbetlerinin düzenlenmesinde rol alıyorlar. Aslı Erdoğan mı... Yaklaşık üç aydır, Bakırköy Kadın Kapalı Tutukevinde tutuklu ve ağırlaştırılmış müebbet isteniyor. Mektuplarında hep sağlam duralım, diyor. Sağlam duruyoruz, Aslı!

Bu fuarda Aslı Erdoğan yok, onunla fuarda sigara içilecek yerleri aramak yok... Necmiye Alpay’la fuar nasıl geçecek diye konuşacaklardır belki kırk kilit ötesinde. Ben cevap vereyim Aslı yerine, Necmiye Hocam: Hiç tadı olmayacak!

Biliyorum, ben bu hafta başlayan fuarı yazmalıyım. Ama aklım bir yıl önceki fuara kaçıp gidiyor. Fuarın çok uzağında yaşayan biri olarak, kitap fuarlarına gitmiyor, aslında kendimi Beylikdüzü’ne sürüklüyorum. İstanbul’un Anadolu Yakası’ndan Beylikdüzü’ne daha zor gelen bir yazar varsa, o ancak İzmir’den, Ankara’dan gelmiştir. Ömer Türkeş İzmir’den, Doğuş Sarpkaya Ankara’dan Beylikdüzü’ne gelmiş. Bir süre metrobüs mü, deniz otobüsü mü daha rahat ulaştırıyor diye konuşuyoruz. O sırada sırt çantasını takmış, bize doğru Turhan Günay yaklaşıyor. Hep genç gülümsemesiyle sırt çantasından bir iki kitap çıkarıyor, dokunmuyor, okşuyor sayfalarını... Biraz sonra Vedat Türkali’nin edebiyatını, romanlarını konuşacağız. Turhan Günay’ın panelde kolaylaştırıcı olması kararlaştırılıyor. Bir konuşma sırası belirliyoruz, masaya da ona göre oturmaya karar veriyoruz. Artık panel için hazırız. Salon dolu ve hazır, oturuyoruz. Turhan Günay iyi bir açılış yapıyor, konuşmalara başlıyoruz. Başlıyoruz başlamasına ama herkesin sırasını elbirliğiyle karıştırıyoruz, yaptığımızın da farkındayız, Turhan Abi ile yan yana oturuyoruz, bakıp bakıp gülüşüyoruz. Neyse ki, panel alkışlarla sona eriyor, ayağa kalkıyoruz, şimdi de fotoğraf çektireceğiz. Deklanşörlere birkaç kez basılıyor, sonra fotoğraflardan birini alıp, altına yazıyorum: “Fuarlar biter, dostluklar sürer.”

Edebiyatını konuştuğumuz Vedat Türkali geçtiğimiz aylarda yaşama gözlerini yumdu. Onu 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde sonsuzluğa uğurladık. Sanki bir şey olur, her şey kötüyken, daha kötüye gider ya... Vedat Türkali’nin kaybı için bu söylenebilir. Türkali’yi uğurladıktan sonra, sanki sözleşmişiz gibi Beyoğlu’nda bir meyhanede rastlaşmıştık Turhan Günay’la. Uzun, kalabalık bir masanın en sonundaydı. Saat geç değildi. Meyhanenin üst katında sadece bizim dost meclisi vardı. Turhan Günay usul usul başladı: “İşte gidiyorum çeşm-i siyahım!” Devam etti: “Sermayem derdimdir, servetim ahım... Karardıkça bahtım karalansa da...” Cumhuriyet Kitap’ın genel yayın yönetmeni Turhan Günay da bu fuarda yok. O da Silivri Hapishanesi’nde. 

Bakırköy ve Silivri Hapishaneleri... Bu birkaç sözcüğü yazdıkça boğazıma bir taş oturuyor, ne kadar yutkunsam da geçmiyor, kalıyor.

Gelelim, 35. İstanbul Kitap Fuarı’na... Turhan Günay olmadan, Aslı Erdoğan olmadan, Necmiye Alpay olmadan, 144 gazeteci yazar hapisteyken düzenlenen bir fuara... Türkiye Yayıncılar Birliği fuarın ikinci günü Turhan Günay’ın dostlarını, Cumhuriyet Kitap okurlarını bir araya getirerek, herkesin Turhan Abi’si için bir serbest kürsü kuruyor. Barış için Yazarlar, fuarda bir stant açıyor, stantta Ayşe Kulin’den İpek Ongun’a, Bora Abdo’ya birçok yazar Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın yerine onların kitaplarını imzalayacak, söyleşiler yapılacak. Fuarın son günü, son saatinde, kadın yazarlardan oluşan bir grup “Edebiyat Ne Kadar Özgür?” sorusu altında, zihinleri özgür, bedenleri hapis edebiyatçıları, Aslı Erdoğan’ı, Necmiye Alpay’ı, ayrıca Turhan Günay gibi edebiyat insanlarını konuşacak. 

Ben panelin sorusuna şimdiden yanıt vereyim: “Şimdilerde, yazmak, çizmek, düşünmek, Bakırköy kadar özgür, Silivri kadar özgür! Belki oradakiler bizden daha özgür!

www.evrensel.net