7 kilometre uzunluğunda bir hatırat

7 kilometre uzunluğunda bir hatırat

Betül Dünder Evrensel Kültür Dergisi'nin KHK ile kapatılması üzerine yazdı.

Betül DÜNDER

“Evrensel” sözcüğünden başlamalıyım. 16 yaşımı sürdüğüm günlerden bu sözcük. Talebeliğin zoraki sözlüklerinde anlam kovalamacasıyla bulduğum bir sözcük değil üstelik o. Bereket ki değil. Üsküdar’da Çiçekçi-Selimiye hattında geçen çocukluğun üstüne, liseyi de ilçenin sınırları içerisinde okuduğum yıllarda lise ikinci sınıfta okul bursu ile bir sınava hazırlık dersanesine gönderilişim… Kadıköy’de o dersane. İki nokta arasındaki mesafe hepi topu 7 kilometre. Bizim ev tam ortasında bu uzunluğun. Yıllar sonra sosyolojik olarak, Üsküdar ve Kadıköy arasındaki mesafenin 7 kilometre ile temsil edilemeyecek kadar uzun olduğunu fark edişim. “Yerel” ile “Evrensel” olan arasında gerilmiş bir ip. O ipin üzerinde salınışım. Muhafazakâr, ülkücü, 1960’lardaki kuzey göçü ile çoğu orta ve doğu Karadenizli ailelerin yerleştiği ve hanelerinin gün geçtikçe çoğaldığı mahalleleriyle Üsküdar’dan kalkıyorum, istikbalimi temin için gösterilen adrese, Kadıköy’e gidiyorum. 1991 senesi. (Evet, derginin çıkış yılı; ama henüz bunu bilmiyorum.) Tek kişilik odamda dinlediğim şarkılar çalınıyor kulaklarıma, mırıldandığım dizeler ve şair isimleri görüyorum dersane sıralarında tükenmez kalemlerle yazılmış. Onların arasında rastlıyorum büyücek harflerle yazılmış “EVRENSEL” sözcüğüne. O bildiğim sözcük, ama değil de. Yazı karakterine kadar hatırlıyorum bugün. Tek başına değil hemen altında “KÜLTÜR” yazıyor. Yıllardır defterler tutuyorum, şiirimsiler yazıyorum oraya buraya. O 3-4 kilometrelik yola sayfalar sığdırmak istiyor, okuyorum sürekli. Moda sinemasının altındaki sahafların müdavimi olmuşum çoktan. Sözelciyim dersanede. Gerçi ömür billah sözelci kaldık o günden sonra der, çatarım kendime. Başka bir haldir bu çünkü. Anlamın manâya dönüştüğü, lügatların çeşitlendiği, epistemolojik olanı bulmaca gibi çözme hevesi hep ordan. Halbuki testler geliyor önüme sürekli, çöz. Oysa çözmek istediğim başka bir şey var benim için artık. Üstelik geri kalan hayatımın ilmeğini de çözecek bu giz. (Her ne kadar bunu o an bilmesem de) Ben hep aynı sırayı bulup oturuyorum acaba silinmiş mi üstte “Evrensel” altında “Kültür” yazan yer. Yok. Her hafta dipdiri sanki az önce yazılmış gibi duruyor. Bir oyuna dönüyor benim için o andan itibaren bu sözcükler; hem ayrı ayrı hem yan yana gelişiyle bir tamlama olarak…Benim eksikliğimi tamamlayacak bir şey arıyorum. Onu oraya yazanı bulmalıyım. Erken gidiyorum geçe kalıyorum yok. Diğer yandan kimsenin ilgisini çekmiyor oluşuna içerleniyor, kızıyorum. Yokluyorum farklı liselerden semtlerden gelen dersane arkadaşlarımı. Yok iki tane sözcük işte alt tarafı. Hafta içinde kendi okulumda sınıf arkadaşlarımdan birine açıyorum yaşadığımı. “Sana ne yahu komünist işi bu, bulaşma” diyor. Tamam. O an oluyor ne oluyorsa, sahaflardan topladığım kitapların hepsi birden bir olup üzerime yuvarlanıyor. Ritsos’un Kavafis’in, Neruda’nın, Lorca’nın, Mayakovski’nin Nazım’ın şiirleri kadar o yıllarda nefessiz okuduğum klasikler de boca oluyor üzerime. Bu uyarı beni kendime getiriyor. Kendime. Varoluşsal olanın farkındalığına. Bilmem hangi vakit başlamış olan varoluşumun inşasının harcının ilk defa karıldığı ana. Okumak da değil mesele, okuduklarını seçmek, tasnif etmek…

“gideceğimiz yeri biliyoruz/izler var/bizden önce bırakılmış”* 

O izleri takip etmenin ruhuna bürünmek… İzleri farkına vardığım o günler. Peki ama her hafta sonu o sırada beni bekleyen o sözcükler? …

O cumartesi sabahı dersaneye gittiğimde haftalardır pencere kenarı arkadan ikinci sırada tazelenen o sözcükler orada yoktu. Onun yerine sırada siyah kapaklı bir dergi vardı. Üzerinde “evrensel kültür” yazıyordu! Yıl sonuna varmıştık kışın orta yerine inmiştik. Bana da nerdeyse inme inmişti. O şaşkınlığım, korkum, sevincim aman ne menem bir duygu yığını ise o, onun altında kalışım, yanaklarımı alların basışı…Dergiye birkaç dakika dokunamadımdı, elime alır almaz da omuzuma dokunan el ile onu fırlatışım… Ardından tarih hocasının onu yerden alışı ve “çıkışını benden daha fazla beklemiş olmalısın” deyişi. “Ben mi?”… Adının altında “aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi” yazan dergiyi, kapağında “düşünmenin diyalektiği” yazan bir dergiyi mi beklemişim gerçekten? Haftalardır adını kovaladığım, izini sürmeye talip olduğum bir dergi miydi?.. Tarih hocasının esmer yüzünde beliren sonsuz bir ışıma bunun yanıtı olmuştu.

Sonrasında olan biteni yazmamın buradaki sayfanın çitini aşacağını biliyorum.  Bugün o zamanın üzerinden çeyrek yüzyıl geçmiş iken 300. sayısına doğru yürüyen bir derginin “kanun hükmünde” bir “kararname” ile kapatılışı üzerine söylenebilecek olan hemen hemen her şeyin söylenmiş olabileceğini biliyorum. Önce bir okuru yıllar sonra da sayfalarından kendi sözcükleriyle ses verenlerden biri olarak, bu derginin emekçilerinin hayatlarımıza neler kattığını, baştan ayağa  bir “aydın” ruhunun temsilcilerinden biri olduğunu biliyorum, minnettarım hepsine.

‘Evrensel’ olana, dolayısıyla yaşadığımız gezegenden içinde bulunduğumuz evrene varana “iyi” olanın peşinde koşanların yan yana gelişlerindeki nefesin ne kadar kuvvetli olduğunu da biliyorum. Burada olmak…birbirimizin nefes alıp verişini dinlemek gibi. Adalet talebinin barış söyleminin hakikat inancının ortak bir dil yaratması gibi…

Kişisel felaketlerimiz toplumsal felaketlerden bağımsız değildir, biliyorum. Hangisi hangisini çoğaltır bunun bir terazisi var mıdır, bilmiyorum lakin. Daha çok hayatta kalmanın bir yolunu bulup, bu iç ağrısını bir an önce defedip sıraların üzerini yeniden bildiğimiz inandığımız, varoluşsal olarak adandığımız sözcüklere bırakmalıyız. Kalemlerimizi renkli dilimizi kalender ruhumuzu dirençli tutmalıyız. 

Bunların hepsini Betül olarak kendi hayat hanemin içinden yazdım. 16 yaşımda benim için unutulmaz olan bir karşılaşmayı yaşamış olanlar için yazdım. Ama en çok bunu bir hikaye tadında okumuş olan 16 yaşındaki genç arkadaşıma bu satırlar. …O ömrünün insanlığının çoğalacağı, paylaştıkça devleşeceği ürettikçe ölümsüzleşeceği o düş ülkeye inanmaktan vazgeçmesin diye!

Ben çocukluğumun, ilkgençliğimin sınırlarını çizen o 7 kilometreyi çok uzattım. Bu ülkenin kara ruhluları da Üsküdar ile Kadıköy arasındaki 7 kilometrelik mesafeyi her gün biraz daha açtılar. Aynı mahallenin insanlarını ortasından yırtılmış bir A4 kâğıdı gibi böldüler. Onlar “Evrensel” olarak kötüdürler! “Kültür” olarak çelimsizdirler! Ondan sebeptir zalimlikleri.

Ve bundan sebeptir bizim 16 yaşımız hiç bitmez. 
Bizden önceki izleri bizden sonrakiler de takip eder. 
*Emirhan Oğuz
[email protected]

www.evrensel.net