Zorluklara inat, yaşasın hayat!

Zorluklara inat, yaşasın hayat!

Kokular ve seslerle bütünleştirdiği insanları, tüm şekilciliklerden ve ön yargılardan uzak tanımayı başarabilen görme engelli Hülya’nın hikayesi bu.

Canan ERTÜRK

Kokular ve seslerle bütünleştirdiği insanları, tüm şekilciliklerden ve ön yargılardan uzak tanımayı başarabilen görme engelli Hülya’nın hikayesi bu. Hülya, kimseye yaslanmadan yaşamayı başaran, engel tanımayan, gözlerini kaybettikten sonra nasıl bir hayat yaşamak istediğini gören ve istekleri için çalışan, kitap okuyan, bisiklete binen, fotoğraf çeken, kamu yönetimi bölümünde 3. sınıf öğrencisi olan bir kadın.

Tanışıyoruz. Öyle bir dönüyor ki köşeyi, birçok şeyi benden daha iyi gördüğünü konuşmamızın sonuna doğru anlıyorum.

Hülya’ya ‘Retinitis Pigmentosa’ yani halk arasında ‘Tavuk Karası’ olarak bilinen genetik göz hastalığı teşhisi ilkokulda konuyor. 29 yaşında geçirdiği başarısız bir ameliyat ile başına gelen ise daha da elle tutulur bir karanlık. Bu şansızlıkta tek başına değil. Kendinden 3 yaş küçük erkek kardeşi de aynı gün oldukları ameliyatta görme yetisini kaybediyor. Aynı gölgenin takip ettiği kardeşler bu andan sonra ayrışıyor. Hülya sonraki 8 yıl tüm mücadelelerinde kardeşinden farklı olarak dikkat çekmek için uğraşmadan, kimseye yaslanmadan yaşamaya başlıyor. ‘Yaşamaya başlıyor’ diyorum; çünkü kendi deyimiyle 8 yıldır yaşıyor. Kardeşini ise kolaycılık ile suçluyor. Erkek egemen toplumun verdiği yetkiye (!) dayanarak sağlıklı olsaydı da tıpkısını yaşayacağını bildiği muhtaç hayatını sürdürdüğünü düşünüyor.

Gelelim Hülya’ya. Musallat olan karanlıktan önce sabun fabrikasında paketleme yapıyor. Hiçbir ideali yok, rutin bir hayat. Görme kaybından hemen sonra arkadaşları hiç vakit kaybetmeden İstanbul’da onun adına Altı Nokta Körler Derneğine başvuruyor. Kabul ediliyor ve 6 aylık yatılı rehabilitasyon sürecinde adeta bir bebek gibi her şeyi yeniden öğreniyor. Bu süreçte duyduğu hayat hikayeleri kendi hikayesinden utanmasına sebep oluyor daha az acı barındırıyor diye.

Rehabilitasyon biter bitmez, şu an eğitmeni olacak seviyeye kadar geldiği, 1 yıllık masaj eğitimi başlıyor. Eğitim sonunda işe alınması önemli, çok sıkı çalışıyor. “Sabah 6’da kalkıp, CD’ler ile Latince çalıştım. Memlekete geri dönmek gibi bir şansım yok, dönersem sıfır olacaktım” diyor. Eğitimin bitimine yakın işe alınıyor, artık yatılı değil. Yaptığı iş kadar aldığı ücret ancak gecekondudaki kirasını ödemeye yetiyor. 4 ay boyunca ışıkları açık uyuyor, karanlıktan değil ama farelerden korkuyor.

‘GÖRMÜYOR OLABİLİRİM AMA KONUŞUYORUM, DUYUYORUM’

“Hayatımın dönüm noktası” diye nitelendirdiği 2010 temmuz ayında,  gönüllü okuyucuların ders çalıştırdığı Hülya, Engelli Personel Seçme sınavında 92 puan alıyor ve bir kamu kurumunda görevlendiriliyor. En başta pek kamu kokan duvarların gölgesinde, “sana iş yok” diyen müdürün boyunduruğunda ve yokmuş gibi davranan eğitimcilerin arasında bir odada fotokopi makinesi ve Hülya biblo gibi duruyor. Maalesef engelli bir bireyin aynı zamanda üretken bir birey olabileceği konusunda toplumun her kesimiyle aynı görüşte değiliz. Yabancısı olduğu fotokopi makinesine dokunarak, kağıtların ön ve arka yüzleri ile tanışarak sorumluluk almak isteyeceği işe can veriyor. Yönetime gidip, “Ben işimi buldum” diyor. Sonunda fark ediliyor. Çayını, kahvesini alan odasına sohbet etmeye geliyor. Ve bir insan daha ancak dinlenildiği, anlaşıldığı zaman var oluyor… Ekliyor; “Görmüyor olabilirim ama konuşuyorum, duyuyorum. Gözlerimle duymuyorum.”

Gündüz okulda, akşam vakıfta çalışmaya devam ediyor. Vakıfta çalışmayı çok seviyor çünkü devamlı iletişim halinde. İnsanlar yanından neşeli ayrılınca “Bugün de amacıma ulaştım” diyor. Devam ediyor: “Düşünsene! Hem ağrılarını alıyorsun, hem bakış açılarını değiştiriyorsun.” Bireysel olarak çoğumuzun fark edemediği bir bütünleşme ve mutluluğu inşa etmeyi iş edinmiş. ‘Keşke’nin olumsuzluğu yerine başına gelenlerden şöyle bahsediyor: “İnsan iyi ki olmuş der mi? Ama ben iyi ki olmuş diyorum.” Görmediğini unuttuğu zamanlar oluyor. Zaten artık görmek de istemiyor... Görmediklerini zaten görmek istemediğinin farkına varmış.

Artık bitiriyoruz. Tam o sırada telefonuna bir haber düşüyor ve benim takip edemeyeceğim bir hızda okunan haberi Hülya sesli tekrar ediyor: “Bak işte! Patron her gün kadın işçilere kendini öptürüyormuş.”  Haberin etkisi ile suratımın sattığı sirkeleri toplamaya çalışırken, yüzündeki temizliği düşünüp diyorum ki belki de iyi ki görmüyor bu çirkinliğimizi…

FOTOĞRAFÇI HÜLYA’NIN FOTOĞRAFINI ÇEKMEK PEK ZOR

Hülya çok güzel fotoğraflar çekiyor. Aklında kalan son manzarayı canlı tutarak çektiği fotoğraflar 2012 yılında sergilenmiş. Ben fotoğrafını çekerken “Fotoğrafçının fotoğrafını çekmek de zor oluyormuş, ya beğenmezsen” diyorum. “İdare edeceğim artık” diyor,gülüyoruz. Ameliyatta görme yetisini almışlar ama neşesini çalamamışlar. “Ne güzel gülüyorsun” diyorum,  gülüyor yine… Zorluk ve güvensizlik içinde bir umut Hülya. Öyle enerjik, öyle naif bir tarafı var ki sesinin, herkes hikayesini kendi neşeli sesinden dinleyebilse keşke...

www.evrensel.net