24 Ekim 2016 09:00

Suriye’de başaramadıklarını Irak’ta denemek istiyorlar

Serpil İlgün, Gazeteci Hüsnü Mahalli ile Irak ve Suriye'deki son gelişmeleri konuştu: Bu ülkeler bölünürse Türkiye de aynı dramatik olayları yaşar.

Paylaş

Serpil İLGÜN

IŞİD işgali altındaki Musul’un kurtarılması operasyonuna Türkiye’nin dahil edilmemesiyle başlayan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “masada da sahada da olacağız” açıklamasıyla tırmanan Ankara-Bağdat gerilimi, Hükümetin “anlaştık” açıklamalarının aksine sürüyor. Başbakan Yıldırım, “Mutabakat sağlandı. Türkiye operasyonda” dese de, Irak Başbakanı İbadi, Türkiye’nin güçlerini Irak’tan çekmesi gerektiği beyanını tekrarladı. Hafta sonuna doğru benzer bir açıklama da Suriye’den geldi. TSK’nin, YPG’nin IŞİD’den arındırdığı bölgelere düzenlediği hava harekatları sonrasında Suriye ordusu, Türkiye’nin operasyonlarını “işgal” olarak niteledi ve hava sahasını ihlal ettikleri takdirde Türk savaş uçaklarının düşürüleceğini duyurdu.
Türkiye-Irak-Suriye gerilimi sürerken, Nisan 2017’de referanduma sunulacağı söylenen başkanlık sisteminin içeriğine ilişkin detaylar da gelmeye başladı.
Pazartesi röportajında bu hafta, birbirinden ayrı ele almanın giderek imkansızlaştığı iç ve dış politikanın yoğun ve hareketli gündemini, deneyimli gazeteci- yazar Hüsnü Mahalli ile konuştuk.
Misak-ı Milli sınırlarına dahil edilen Musul, AKP için neden önemli? Güvenlik stratejisi neden değiştirildi? Mezhep vurguları neden öne çıkarılıyor? Türk tipi başkanlıkta son karar üniter başkanlık modeli mi? Referandum için dillendirilen 23 Nisan’ın anlamı ne?..
Hüsnü Mahalli yanıtladı.

Sert sözlerin havada uçuştuğu, mezhep vurgularıyla “gireriz, alırız” propagandasının yapıldığı Musul AKP için neden önemli? Musul’da AKP’nin asıl maksadı nedir?
Suriye’de başaramadıklarını Irak’ta gerçekleştirmek. Suriye’deki söylem neydi? “Esad Alevi, orada bir diktatörlük var, Suriye halkı Sünni, dolayısıyla biz bu adamı göndereceğiz!” Sadece Türkiye için söylemiyorum, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Müslüman Kardeşler nedeniyle o zamanki Mısır, Tunus gibi tüm Sünni ülkeler açısından söylüyorum, hemen hepsi bu yönde binlerce fetva verdiler. Liderler bu yönde konuşmaya başladı. Sayın Erdoğan’ın da bu yönde yüzlerce demeci var. Ancak Suriye’de başaramadılar. Şimdi Irak’ta denemek istiyorlar. Bir taşla üç kuş, beş kuş filan vurmaya çalışıyorlar.

Nedir onlar?
Suriye’de kim destekliyor Esad’ı? İran. Gidip İran’la savaşamayacağımız için Irak’ta şu İran’ı bir hırpalayalım. İkinci hedef, coğrafi anlamda Kürt yerlerini de içine alan Musul bölgesini çökertebilirsek, dolayısıyla Irak’ı Şii, Sünni, Kürt bölgesi olarak üçe bölebilirsek, İran’ın havadan ya da karadan Suriye’ye gitme yolunu bloke etmiş oluruz. Üçüncüsü, eğer biz Mesut Barzani ile yaşadığımız flörtü evliliğe dönüştürürsek, PYD’yi de, PKK’yı da mahvetmiş oluruz. Dördüncüsü, Suudi Arabistan ve körfez ülkeleriyle para ve avantaya dayalı dostluğumuzun da karşılığını vermiş oluruz.

Malumunuz, Lozan’ın ardından bu kez de Misak-ı Milli tartışması yürütülüyor. Musul operasyonuna Türkiye’nin de dahil olması gerektiği gerekçelerinin başında gelen “çünkü Musul Misak-ı Milli sınırlarındadır söylemindeki Misak-ı Milli neyin tezahürü?  Ve bunun pratikte bir karşılığı var mı?
Tıpkı Lozan’da olduğu gibi Misak-ı Milli tartışmasında da doğru bilgiler verilmiyor. Bu söylemin altını kafalarında dolduruyorlar ama pratikte dolar mı dolmaz mı ayrı bir tartışma. Bu söylemler daha çok iç politikayla ilgilidir. Yani siz topluma artık o kadar saçma sapan şeyler söylüyorsunuz ki… Yandaş medyaya bakın, televizyonlara bakın. Sabah karşınıza önce din programları/hocalar çıkar. Dinle, Kuran’la ilgisi olmayan garip garip, safsata dolu programlar. Sonra evlenme programlarından tutun da, gardıroptan, ben güzelim sen değilsin, yemektir, şarkıdır… Akşam tartışma programlarına bakın, bilgisiz insanlar bilmem ne uzmanı diye konuşuyorlar. Bu dünyanın her tarafında böyle olur, dinsel, siyasal, kültürel söylem olarak toplumu orta zeka seviyesinde ve mümkünse altında bir ortalamada tutacaksınız. AKP felsefesi böyle bir felsefedir.

Bu ortalamayı yönetmek mi?
Yönetmek ve onların kafalarını kilitlemek. Zaten şimdi dikkat et Sayın Cumhurbaşkanı günde üç dört defa konuşuyor. Aslında dinleyenler kulakla değil, gözle dinliyorlar. Sayın Cumhurbaşkanı dinleyenleri kilitliyor. Geçen hafta adli yıl açılışı yapıldı Saray’da. Bütün yargı oradaydı, alkışlıyorlar. Kardeşim sen hakimsin, savcısın, Yargıtay, Danıştay üyesisin, ne alkışlıyorsun ikide bir? Onlar bile bu ortalamaya çekildi, kurnazca ve zekice çekildi. Çünkü kim ne dersin Sayın Cumhurbaşkanı karizma bir kişi, konuşmasını çok iyi biliyor ve müthiş bir medya kontrolü var. Yani kaçacağınız bir yer yok vatandaş olarak. Seyredeceksiniz, mecbursunuz.

Dolayısıyla bu kitleme ve kontrol, örneğin “Misak-ı Milli ya da Türkmen hassasiyetimiz varsa neden Telafer’de seyirci kaldık” sorularını sordurtmuyor?
Telafer Türkmeni Şiidir, onun için onlar bizim işimize yaramaz. Bize Sünni lazım! Bu yalnızca Türkiye açısından değil, müttefiklerimiz Suudi Arabistan, Katar gibi Sünni ülkeler için de geçerlidir. Durduk yerde sırf Türkmen oldukları için gidip Telafer’e sahip çıkamayız. Sahip çıkacaksak zaten Kerkük’e sahip çıkacaktık. Mesud Barzani bizim dostumuzdur. Ya Mesud’a sahip çıkacaktık ya Kerkük Türkmenlerini seçecektik. Mesud’u seçmek zorundayız. Dolayısıyla oradaki Türkmen kardeşlerimiz bizim işimize yaramaz. Aynısı Suriye’de de oldu.

SURİYE’YE GİREN TIR SAYISI EN AZ 300 BİN!

Erdoğan, geçtiğimiz hafta Türkiye’nin 90 yıllık güvenlik anlayışının artık değiştiğini ilan etti. Bu değişiklik hangi ihtiyaçtan kaynaklandı? Ve saldırı üzerine kurulu bu yeni güvenlik politikası nasıl sonuçlar doğuracak?
Bu süreç Arap Baharı’yla başladı. Tunus’ta, Libya’da işte Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidara gelince, bu ülkelerin iktidarları gelip Erdoğan’a “Abi sen bizim liderimizsin, halifemizsin” dediğinde, burası da havaya girdi. Bu Davutoğlu’nun stratejik derinlik kitabına da çok uygundu. Ama tabii kitapla gerçekler çok farklı şeylerdir, hele de bizim coğrafyada. Çünkü maalesef ne Davutoğlu, ne de Cumhurbaşkanı’nın kendisi bu coğrafyanın gerçeklerini bilmiyor. İkincisi, sizin Suudi Arabistan, Katar ve körfez ülkelerinin emir ve krallarıyla olan aşkınızın aslında altı boştur. Çünkü onlar Türklerden, Osmanlı’dan nefret eder.

Nefret ediyorsa, aşk nasıl yaşanıyor, kaynağı ne?
Ortak paydaları Esad ve Alevi nefreti. Buna göre de fetvalar verildi. Ve dünyanın dört bir yanından 150 bin ruh hastası, sapık taşındı ve onlara bir tek şu söylendi: Burada (Suriye’de) bir Alevi var, bunun arkasında da Şii İran var. Alın size fetva, bunların katli vaciptir, bunları kesin. Eşlerini, kızlarını alın, tecavüz edin, satın, direk cennete gidersiniz! Maalesef Arap medyasında, sosyal medya hesaplarında -ki yüz milyonlarca sosyal medya hesabı var- bu kampanya yürütüldü. Şimdi de Irak’ta yürütülüyor. Dolayısıyla “güvenlik anlayışımızı değiştiriyoruz, artık savunma değil saldırıdır stratejimiz” söylemi, 2011 çıkışlı bir söylemdir. Ama beş yıl sonra geldiğimiz nokta ortada. PKK’dan ödün kopuyor, IŞİD’den ödün kopuyor, yetmedi bir de FETÖ çıktı başına, o da yetmedi ordun dağılmış, güvenliğin dağılmış, her şeyin dağılmış.

Bu değişen güvenlik paradigması, “biz artık dış politikada dostlarımızı arttırıp, düşmanlarımızı azaltacağız” söylemiyle çelişkili değil mi?
Binali Yıldırım bunu ilk söylediği gün ciddiye almadım. Çünkü doğru değil. Yani örneğin İsrail’i dost kazanmak hayırlı bir iş değil ki. Tam tersi. İsrail’e göre Suriye, Irak düşmandır. Sen İsrail’le dost oluyorsan demek ki Suriye ve Irak’a hatta Mısır’a karşı mücadelende İsrail senin çok iyi bir müttefikin.

Irak’ın üçe bölünebileceğini söylediniz, bu Suriye için de nicedir dile getirilen bir senaryoydu. Şimdi ama “Irak ve Suriye diye bir şey kalmayacak, bölge Kürtler, Şiiler, Sünniler olarak üçe bölünecek” deniyor. Sizce de bu mu yaşanacak?
Bu daha çok Türkiye’nin bundan sonraki politikalarına bağlı. Türkiye aynı kafayla devam edecekse, yani “Esad Alevi’dir onlardan kurtulalım, Irak Şii’dir bunların hepsini püskürtelim, işte Mesud bizim adamımızdır onun üzerinden Kürtleri mahvedelim” demeye devam ederse evet, (Irak- Suriye bağlamında söylüyorum) bu coğrafya adam olmaz. Eğer bu yönelimde devam ederseniz o zaman evet, böyle bir risk var. Ama Türkiye için de risk var. Yani yalnız Irak- Suriye parçalanır, bölünür değil. Irak ve Suriye bölündüğünde Türkiye de yüzde 100 aynı dramatik olayları yaşar. Eğer bu ülkede vazgeçtik 20-25 milyondan, 15 milyon Kürt varsa; vazgeçtik 20 milyondan, 10 milyon Alevi varsa, ne olacak bu ülke?

Bu analizde Türkiye’nin gücünü, kabiliyetini kritik bir seviyeye yerleştirmiş olmuyor musunuz? Türkiye bir aktör olarak Irak ve Suriye’nin geleceğini belirleme pozisyonunda mı?
Hayır, tam tersi. Çünkü Türkiye tek başına hareket etmiyor. Hiçbir zaman da hareket edemedi zaten. Yani Suudi Arabistan veya Sünni liderler, körfez ülkelerinin emir ve şeyhleri Türkiye olmasaydı bir halt yapamazlardı Suriye’de ve Irak’ta. Türkiye de bu Sünni ülkeler olmasaydı bir adım atamazdı. Yoksa Türkiye tek başına bir şey değil tabii. Ancak, Türkiye bir sınır ülke olduğu için önemli. Türkiye uzak olsaydı istediği kadar Osmanlı olsun, istediği kadar bilmem ne desin, ama 350 kilometre Irak’ta, 900 küsur kilometre Suriye’desin ve bütün bu IŞİD ve Nusra militanları senin ülkenden geçti. Çünkü sen bütün dünyaya vizeyi kaldırmışsın, adam geliyor uçakla İstanbul’a sonra yallah Suriye’ye, Irak’a... İşte üç tane TIR yakalandı diyorlar, ya ne üç TIR’ı? Türkiye’den Suriye’ye giren TIR sayısı en az 300 bindir.

300 bin?
En az. Çünkü bu insanlar beş yıldır savaşıyor. Neyle savaşıyor? Yani hepsi silah olmak durumunda değil, üzerlerindeki giysi, yedikleri yiyecek nereden gidiyor? Türkiye’den gidiyor. Dolayısıyla belki 300 bin az bile. Onun için Türkiye önemli.

ŞAM’LA ANKARA ARASINDA BİR GÖRÜŞME YOK

Son dönemde Şam’la Ankara arasında bir yumuşamanın olabileceği, bu bağlamda heyetlerin gönderildiği de yazılıp çizildi biliyorsunuz. Var mı bunun gerçekliği, ya da ne düzeyde?
Hayır, bunlar doğru değil. Heyet meyet yok. Esad arabulucu filan kullanmadı, bu manada kimseyle görüşmedi, Esad’ın çevresiyle yaptığım konuşmalardan bunu söylüyorum. Şam’da öyle bir şey yok. Ha, Esad “Benim Türkiye halkıyla, Türk devletiyle bir derdim yok” diyor röportajlarında ama ben AKP’yle bir yumuşama olacağı beklentisinde değilim. Çünkü bunu söylediği an bütün hedeflerinden vazgeçmek zorunda. Arap ülkelerindeki Müslüman Kardeşlere ne diyecek mesela?

PLAN CUMHURBAŞKANI’NIN KAFASINDA ÇOK NET

Başkanlık bir süredir gündemde değildi ancak iki haftadır iç siyasetin merkezine oturmuş durumda. “Neden şimdi” sorusuna sizin yanıtınız ne?
Günlük meselelerden dolayı çok gündeme getiremediler ama Sayın Cumhurbaşkanı’nın kafasında başkanlık hep vardı. Özellikle de Arap baharı sonrasında. Ağustos 2014’te seçildiğinde de bu iş tamamdı. Erdoğan Başbakan olduğu dönemde bile başkan gibi davranıyordu. İkincisi, Türkiye gibi ülkelerde dış politikayla iç politika bir bütündür. Dediğim gibi Suriye, Irak politikanda “Bu Sünni, o Şii, oraya da giderim, sen benim karatımda değilsin, haddin değil” filan diye devam edeceksen sana zaten burada bir diktatörlük gerekiyor.

AKP’ye, dolayısıyla Erdoğan’a içerde kazandırdığı için mi Sünniliğin altı bu kadar kalın çiziliyor?
Türk kültürü Sünni kültürdür, devlet kültürü budur. Atatürk bile Sünni mantıkla davrandı. İkincisi, demin de söyledim, sen iki de bir Alevi Esad, Alevi Esad diyorsun, tamam iyi de burada da 10 milyon Alevi var.

Dolayısıyla bu vurgunun içeride bir yansıması/maliyeti olacak?
Hayır. Dikta iktidarlar bu küçük detayları düşünmez. Bu tür alt başlıklarla uğraşmaz, var olduklarını da düşünmez. Danışmanları bile “Efendim, burada şöyle hareket etmek bizim zararımıza olur” diyemezler. Onun için bu kimlikler şöyle olur, bu inanç grubu şöyle alınır… Bunlar yok.

Nasıl bir başkanlık olacağına ilişkin AKP’li basından işaretler alıyoruz. Örneğin Star gazetesi, “üniter başkanlık” manşetini attı. Buna göre yarı başkanlık, ya da partili cumhurbaşkanlığı gibi modeller elenmiş. Üniter yapının korunduğu Türkiye tipi bir başkanlık sistemi getirileceği söyleniyor. Bu vurgu, tepkileri yatıştırmak için olabilir mi?
Yandaş medyada çıkıp konuşanların dediği önemli değil. Plan Sayın Cumhurbaşkanı’nın kafasında çok net. Anayasa değişecek, 2017’de başkanlık sistemi gelecek. Bu başkanlıkta bakanlar kurulu olmayacak, Meclisin yetkileri mümkün olduğu kadar kısıtlanacak, bir danışma kurulu gibi bir şey olacak, başkan yardımcısı olacak. Başkan yardımcısı büyük ihtimalle ailesinden biri olacaktır. Valiyi de, rektörü de kendisi atayacak. Sayın Cumhurbaşkanı zaten rektörler için bunu söyledi; “Ne seçimi” dedi. “Uğraşıyorlar, kavga, gürültü çıkıyor, sonunda da üç tane bana öneriyorsunuz, ben de birini seçiyorum. Hiç uğraşmayın bunlarla, ben seçerim olur biter!” Her şey böyle olacaktır.

Referandum tarihi olarak 23 Nisan 2017 dillendiriliyor. Şu gerekçeyle: “O gün cumhuriyetin ikinci kurucu lideri başkan olarak seçilecek!” Devleti, kurumları yeniden yapılandırma hedefinde önemli bir eşik mi geçilmiş olacak, ne dersiniz?
AKP iktidarı yıllardır hedef olarak 2023 tarihini veriyor. Bu durduk yerde söylenmiyor. AKP ideolojisinin özünü oluşturuyor. Yani biz 2023’e geldiğimizde yeni bir Türkiye yaratacağız. Lozan, Osmanlılar, Misak-ı Milli… bütün bu tartışmalar aslında 2023’e giden süreçte küçük küçük dönemeçler. AKP iktidarda kaldığı sürece, ki şu andaki süreç öyle gözüküyor, çünkü CHP maalesef etkin bir mücadele ortaya koymuyor. Toplumda müthiş bir bezginlik, korkaklık var. Kimse bir şeye sahip çıkmıyor. Ben Halk TV’de Ayşenur Aslan’la yaptığımız programımızda da seyircinin gözüne baka baka “Bize sahip çıkmıyorsunuz, size bin sefer söyledik ki Evrensel’i, Birgün’ü, Yurt gazetesini alın, almıyorsunuz” diyorum!

Neden sahip çıkılmıyor?
Genetik bir sorun var toplumda. Direnme kültürünü bilmiyor. Direnme kültürünün ne kadar heyecan verici, ne kadar vicdani bir mesele olduğunun bilincinde değil. İkincisi, toplum sindirilmiş. Üçüncüsü, yoksulluk. Şu an bin lira alıyorum, ya onu da alamazsam, ne yapacağım?” böyle bir kültür yerleşti. Ama tabii mücadele bitmez, umudumuz da. Yoksa niye yazılarımızı yazalım, siz bu röportajı yapasınız!

TÜRK DEVLET KÜLTÜRÜNÜN ÜZERİNE BİR DE DİN MONTE EDİLDİ

“PYD ve PKK’yi mahvetmek, Musul operasyonunun hedefleri arasında” dediniz. PYD-YPG’yi Suriye’de temel kırmızı çizgi ilan eden AKP için Kürt varlığını zayıflatmak, hatta “mahvetmek” Musul kavgasında tali bir hedef mi?
Türkiye’de Kürtlerle ilgili bir devlet kültürü var. Türk devlet kültürü, “ben Kürdüm, direneceğim” diyen, bunun da gereğini yapan insanlardan gıcık alıyor. Bu Osmanlı’dan beri var. AKP döneminde, o devlet kültürünün üzerine bir de din monte edildi.  Yani hem “devlet Türkü” olacaksın, ama bir de Müslüman olacaksın! Ama AKP iktidarı Kürt meselesinde bunu tek başına yapamazdı. Onun için Oslo görüşmelerine oturdular zorunlu olarak. Ama her zaman bir yedekleri vardı. O da Mesud Barzani.

Bir tür Truva atı gibi mi?
Daha da tehlikeli. Barzani Kürt hareketinin en tehlikeli modlarından biridir. Sadece Türkiye için söylemiyorum, Irak Kürdistan’ında da kimse sevmez Barzani’yi. Mesela şu anda başkanlık dönemi yasaya göre bitmiştir, parlamento bile toplanmıyor ama Barzani fiilen başkanlığı sürdürüyor. Aşiretten kaynaklanan, hem çıkara, hem de korkuya dayalı müthiş bir karanlık ağ var. Böyle bir adamın AKP tarafından kullanılması çok daha kolay. Kaldı ki Türkiye Mesud Barzani’yi 1994’ten beri kullanır.

Barzani’nin, Erdoğan-ibadi çatışmasında açıktan AKP’ye destek vermeyerek “Türkiye, sorunu Irak Hükümetiyle çözmeli” demesini nasıl okudunuz?
Böylesi siyasi sıcak gündemlerde, bu tür demeçleri ciddiye almayacaksınız. ibadi aramıştır Barzani’yi, “böyle söyle” demiştir. Ya da Amerikalılar “Ankara’nın yanında durma” demiştir, o da çıkıp öyle konuşmuştur. Belki Barzani de o açıklamadan yarım saat sonra Erdoğan’ı aramıştır ve “Abi kusura bakma ben bunu dedim ama söylemek zorunda kaldım” demiştir!

AKP, ESAD’I DEVİRMEK İÇİN PYD’Yİ DE KULLANMAK İSTEDİ AMA SALİH MÜSLİM’İ İKNA EDEMEDİ

Malumunuz, TSK, Suriye’deki YPG hedeflerini daha sık ve yoğun vurmaya başladı ve YPG’nin de içinde olduğu Demokratik Suriye Güçleri ağır kayıplar verdi. Suriye ordusu bunun üzerine, “Türkiye hava sınırını ihlal edilirse vururuz” dedi. İçerdeki Kürt sorununun, savaş ve şiddetin yönünü de belirlemesi bakımından, gelişmeler nereye gidiyor?
AKP devleti, polisi, askeri hangi düşünceyle hareket ediyor, neyi neden yapıyor hakikaten anlamak mümkün değil. Suriye’de ayaklanma başladığında ve Türkiye Suriye içindeki bir sürü grubu, yabancıları ayaklandırmaya başladığında Davutoğlu özellikle Salih Müslim’i arayarak “gel konuşalım” dedi. Yanlış anımsamıyorsam 2011-2014 arası Salih Müslim dört ya da beş kez Türkiye’ye getirildi. Bu da yetmedi Davutoğlu Hakan Fidan’la birlikte Erbil’e gitti, Barzani arabulucu kılınarak Salih Müslim’le Erbil’de de aynı şekilde oturup konuştular. Dediler ki “ayaklan, biz sana istediğini vereceğiz.” Yani “Suriye’nin geleceğinde özerklik mi, federalizm mi ne istiyorsan biz sana vereceğiz” dediler. Çünkü dertleri Esad’dan kurtulmaktı.

Kürtleri “güçlendirme” pahasına mı?
Hayır, zaten güçlendirmeyecekti. Bu bir oyundu çünkü. Hatta bu yetmedi, Salih Müslim’i kandırmak için o zamanın Suriye Ulusal Konseyi’nin başına bir Kürt getirildi, Abdülbasit Seyda. O da yetmedi, burada İstanbul’da sözde sürgünde bir hükümet kuruldu. Hatırlayın, onun başına da bir Kürt getirildi, Gassan Hitto. Ki adam hayatında Suriye’ye gitmemiş, Amerikan vatandaşı. Nereden buldular anlamadım, zaten sonra kayboldu piyasadan. Ama ikna olmadı Müslim. Çünkü PYD ile Esad yönetimi arasında ayaklanmanın başlangıcında bir anlaşma vardı. Esad, “sizin sorununuz varsa çözeriz. Tamam, size orayı bırakıyoruz, ciddi sorunlarımız var bizim” dedi. Ve Esad da, PYD de o anlaşmaya sadik kaldı. Dolayısıyla Ankara’nın çabaları işe yaramadı. Yaramayınca da Ankara için, “PYD-YPG her tarafı ele geçirdi, Rojava, PYD düşman, izin vermeyiz” bilmem ne oldu. Yetmedi, gittiler Amerika’ya “bunlar bizim düşmanımız” dediler ama Amerika, “kusura bakmayınız bunlar bizim müttefikimiz. İŞİD’e karşı iyi savaşıyorlar” deyince senin demin dediğin, “Kürt oluşumuna rağmen mi” meselesi o zaman işte bunların kafasına dank etti. “Ne oluyor” dediler. Ondan sonra da bildiğimiz PYD -YPG düşmanlığı başladı.

ÖNCEKİ HABER

Ne halk girebiliyor içeri ne kayyım çıkıyor dışarı

SONRAKİ HABER

Erişim Çağrı Merkezi’nde sendikal örgütlenme engellenmek isteniyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa