08 Ekim 2016 08:57

Ankara Garı'ndan giderken o çocuklar... Ellerinde pankartlar

Damla Yeltekin'in hazırladığı 'Birinci yılında 10 Ekim katliamı' dosyamızın ilk yazısını Nuray Sancar yazdı.

Paylaş

SUNU: Barışı bir geçe...

 Hazırlayan:  Damla YELTEKİN

10 Ekim 2015... Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi için binlerce kişi sendika ve meslek odalarının çağrısıyla Ankara’da toplanmışlardı. Gar önünde iki canlı bomba 101 kişinin canına kıydı. Yüzlerce kişi yaralandı.
Yakınların kaybedenlerin feryatları sürerken, katliama ilişkin açıklama yapan bakanlar televizyon ekranlarında gülüyorlardı. Başbakan AKP’nin oylarının patlamadan sonra ne kadar arttığından bahsediyordu.
Üzerinden bir yıl geçti. Barış için binlerce insanın toplandığı o günden bu yana ülke gündemi bombalar, çatışmalar, ölüm ve savaşla şekillendiriliyor. Dünyanın pek çok ülkesinden Türkiye’deki gelişmeleri takip edenler, bu topraklarda bir yılda yaşananları anlamakta dahi güçlük çekiyor.
Adeta tarihin hızlandığı bu bir yıl Türkiye’ye ne bıraktı? Yakınlarını kaybedenler neler yaşadı? Bedenlerinde katliamın izlerini hâlâ taşıyan yaralılar neler hissediyor? Hukuki süreç ne aşamada?
Kendisi de katliamdan yaralı kurtulan Damla arkadaşımızın hazırladığı dosyada bu sorulara yanıt arayacağız. Türkiye’nin yakın zamanda yaşanmış en büyük katliamına dair ne dense eksik kalır muhakkak. Eksik kalsın ki, unutmayalım, unutturmayalım, hesap soralım...


ANKARA GARI'NDAN GİDERKEN O ÇOCUKLAR... ELLERİNDE PANKARTLAR

Nuray SANCAR

100 kişinin öldüğü, çok sayıda insanın yaralandığı 10 Ekim Katliamı Türkiye’nin yakın dönem tarihine ait toplumsal travmalara birini daha ekledi. O gün Ankara Garı’nda siyasi güçler arasındaki ilişkiler ve dengeler yeniden kurulurken ödenen çok büyük bedel alanda akan kanla ölçülemez. Kendisinden önceki gelişmeler ile sonraki gelişmeler arasında açıkça bir neden sonuç ilişkisi kurmaya imkan tanıyan bir eşik oluşturmuştur Ankara Garı cinayeti.
Katliam’ın hemen ertesinde bu tespit yapılmıştı. Türkiye’deki ve bölgedeki siyasi stresin bütün karmaşıklığına karşın aslında oldukça açık olan niteliği Ankara Katliamı’nın çözeceği ama aynı zamanda biriktireceği çelişkileri neredeyse Gar’ın işaret levhalarına yazılmıştı. Geçen yıl bu vakitlerde söylenenler doğal olarak ancak bir öngörü niteliğindeydi: Bundan sonra işler pek iyiye gitmeyecek. Geçen bir yıl boyunca, 10 Ekim’e doğru giden sürecin analizinden çıkarılan öngörü, yaşanan olaylar tarafından sınandı ve pek de yabana atılmaz bir doğruluğunun olduğu ortaya çıktı.
10 Ekim Katliamı şöyle bir siyasi seyrin sonunda ortaya çıkmıştı:

ÇÖZÜM MASASI DEVRİLDİ VE SAVAŞ KONSEPTİNE GEÇİLDİ

Birincisi; 7 Haziran seçimlerinde, AKP’nin tek başına iktidar olmasına izin vermeyen ve Meclis muhteviyatını, birbirine benzemez dört ideolojik parçaya ayrıştıran bir tablonun ortaya çıkması sadece bir hükümet krizi doğurmadı. Aynı zamanda çözüm sürecinin güç kazandırdığı düşünülen Kürt siyasetinin temsilcisi HDP ve onunla birlikte Meclise girme imkanı bulan kesimlerin sembolik temsiliyetleri geleneksel devlet reflekslerini, sınanacağı bir yol ağzına getirmişti. Bu refleksler ya yeni duruma uygun biçimde yeniden yapılandırılacaktı ya da buna “fabrika ayarları” ile yanıt verilecekti. Alenen en kolayı ve işlevlisi tercih edildi. Ankara Katliamı’ndan sonraki bir yıl boyunca geleneksel siyasi refleks doğrultusunda çubuğun fazlasıyla tersine büküldüğü görüldü. Kürt hareketiyle daha henüz çok taze kurulmuş çözüm masası devrildi ve seçimlerin hemen ardından yeniden savaş konseptine geçildi.  

‘SALDIRI SONRASINDA OYLARIMIZ ARTIYOR’

İkincisi; çözüm süreci ülkenin batısından da destek görmüştü. Yıllardır süren çatışmaların sona ermesinden itibaren açığa çıkan sinerji, seçim sonuçlarını önemli ölçüde belirlemişken, 10 Ekim sonrasında batıdan yükselen çözüm ve barış talebinin volümü düştü. Ankara’daki barış mitingine katılmaya giden emek barış ve demokrasi güçlerinin arasında patlayan iki canlı bomba aslında Fırat’ın batısı ile doğusu arasında kurulan maneviyat köprüsünü havaya uçurmuştu. Katliamın hemen ertesinde dönemin başbakanının “Sldırı sonrasında oylarımız artıyor” diyerek yaptığı durum tespiti, 1 Kasım’da yapılacak seçimlere 20 gün kala patlayan bombaların, AKP’nin 7 Haziran seçimlerinden önceki gücünü geri kazanmaya yönelik tahkimatı kolaylaştırmış görünüyordu. Nitekim 1 Kasım seçimleri AKP’nin yeniden tek başına iktidara gelmesiyle sonuçlanarak Başbakanı doğruladı.

10 EKİM’İN SURUÇ’LA BAĞLANTISI

Üçüncüsü; Rojava’daki kantonlaşma Hükümetin Kürt hareketiyle müzakere halinde bulunduğu çözüm masasındaki kontrolünü bir hayli zayıflatmış, inisiyatifin elden kaçtığı duygusunu güçlendirmişti. Diğer yandan Hükümetin bölge stratejisinin Suriye’yi ilgilendiren bölümünün de boşa çıkacağı, üstelik Rojava’nın IŞİD’e karşı birlikte savaştığı koalisyon güçleri ile Türkiye arasındaki ilişkinin eskiden olduğu gibi süremediği, bu ilişkilerin yeni parametrelere ihtiyaç duyduğu bir eşiğe gelinmişti. Ne var ki 6-7 Ekim eylemleri, bunun için pek de elverişli bir iç manzara olmadığının göstergesiydi. 7 Haziran seçimlerinden hemen sonra gerçekleşen Suruç patlaması  Kobanê’ye yönelik IŞİD saldırılarına karşı çıkan kesimlerin önüne bir sınır çizmekte pek başarılı olamamıştı. 10 Ekim patlamasının Suruç ile bağlantısı bir de bu yönüyle göz önünde bulundurulmalıdır.
Bundan sonra da faili IŞİD olan bir dizi daha patlama daha yaşanmış; ülkenin batısındaki emekçilerin ve muhalif siyasi güçlerin barış talebi bir can güvenliği sorunuyla birlikte gözeriminden uzaklaştırılmaya çalışılmış; üstelik can güvenliği daha öncelikli bir kaygı haline gelmiştir.

KENT MERKEZLERİNDE PATLAYAN BOMBALAR

Son olarak; bir yıl önce savaş politikalarının sadece ülkenin bir bölgesini etkilemekle kalmayacağı, Suriye’ye ilişkin herhangi bir maceralı girişimin ülkenin her yerinde emekçilerin gündelik hayatını etkileyeceği, baskı ve terörün yoğunlaşarak artacağı bu öngörünün içinde yer alıyordu.

Ankara Katliamı yeterince ağır bir toplumsal travmaya yol açmışken Ankara ve İstanbul’da kent merkezlerinde, havaalanında patlayan bombalar bu travmayı derinleştirdi. Emek demokrasi ve özgürlük güçleri bu bir yıl boyunca sokakları terk etmemek için olağanüstü bir çaba sarf etse de üzerinde ortaklaşılmış demokrasi ve barış taleplerinin sesi ya hiç duyulamadı veya ancak gazlı müdahaleler arasında boğuldu. Cizre, Nusaybin, Sur’da olanların giderek ağırlaşan vicdani yükü 10 Ekim yarasına eklendi.   

10 Ekim’den sonraki gelişmeler elbette patlamanın faili olan, yol veren veya bundan nemalanan güçler tarafından katliamın amentüsü olarak yazılmamıştı. Sonuçta toplumsal olayların, karmaşık güç ilişkileri içinde nasıl seyredeceği yüzde yüz bir kesinlikle öngörülemez. Ne var ki, böyle bir kanlı hamlenin nasıl bir tablo ortaya çıkarabileceğinin hiç hesaplanmadığı da söylenemez. Dört büyük sendika ve meslek örgütünün çağrısıyla düzenlenen miting, bileşenleri ve talepleri bakımından emek demokrasi ve barış mücadelesinin hem çoklu veçhelerini geniş bir skalada bir araya toplamıştı hem de bu mücadelenin tarihsel seyrinin o günkü düzeyini temsil etmekteydi.

Geriye dönüp bakıldığında Ankara barış mitingi katılımcılarının sosyolojisinin Gezi direnişinde yer alanlarınkiyle üç aşağı beş yukarı benzer olduğu görülecektir. Patlama;  Lice’de kalekol inşasına karşı direnişte ölen Medeni Yıldırım için en büyük yürüyüşü gerçekleştiren; barış ve demokrasi talep eden Gezi profilini de hedef almıştır bu bakımdan.

HEP BİR LÜTUF İLE

14 yıllık süreçte musibetlerden lütuf çıkarmayı becerecek taktik ustalığa ulaşan siyasi iktidarın Ankara Katliamı’nın yarattığı travmadan sağladığı imkan şudur; milliyetçi söylemin dozajı artırılarak AKP seçmeni arasında dağılmaya başlayan konsolidasyonu yeniden gerçekleştirmek, Kürt siyasi hareketini yalnızlaştırmak, Suriye savaşı için ihtiyaç duyduğu siyasal gücü ve zemini temin etmek ve nihayet kendisine yönelik suçlamaları ve eleştirileri savuşturmak.

Ancak 10 Ekim Katliamı’nın nedenleri ve sonuçları sadece emek barış ve demokrasi güçleri ile iktidar arasındaki ilişkinin kritik özellikleri masaya yatırılarak anlaşılamaz. Bu karşılıklı ilişkinin siyasal iktidar tarafında giderek büyüyen çatlakların üstü kapatılacak bir noktayı çoktan aştığı anda gerçekleşen darbe girişiminin açığa çıkardığı bir dizi bağıntı, çimenlerin ezilmesinde fillerin tepişmesinin önemli bir rolü olduğunu gösterir. Bugün KESK’li öğretmenlere kadar uzayan kovuşturma ve işten atmalar, muhalif gazete ve televizyonların kapatılması, barış bildirisi imzalayan akademisyenlerin üniversiteden uzaklaştırılması, 29 Aralık’ta sendika eylemine katılanlara soruşturma açılması, hukukun değil OHAL keyfiyetinin hüküm sürmesi ve bu kapsamda FETÖ sandığına muhtemelen barış mitingi katılımcısı profilin doldurulması; üstelik bu uygulamaların süreceğinin ilan edilmesi... 10 Ekim travmasıyla açılan zeminin bir başka düzeyde sürdürülmesi anlamına geliyor.

Bu zemin; yoğun bir korku atmosferi yaratılarak emekçiler suskunluğa zorlanırken; biat cümlesine eklemlenen sessizliğin tesisinden türeyecekti. Ve bu zemin devlet yeniden kadrolaşırken, emekçilerin hayatını karartacak yasalar çıkarılırken, savaş tamtamları çalarken bir lütuf olarak eldeki gayrimenkul kabul edilecekti. Fakat elbette kanlı bir lütuf; demokrasi güçleri içinse büyük bir bedel.
O gün Ankara’da ölüp bedenleri taşıdıkları pankartlara sarılan arkadaşlarımız ve bugün hâlâ yaralarını sağaltamayanlar, savaş politikalarına dosdoğru giden bir yoldan barışa doğru bir sapak açmaya çalışırken keskin bir virajda bu bedeli ödediler. Geride kalanlar doğrulup kalktıkça o viraj onların en son söyledikleri şarkının eşliğinde, uğruna can verdikleri demokrasiye ve barışa açılacaktır kuşkusuz: Çünkü bu travmayla hiçbir toplum uzun süre yaşamaz.
Son dakikalarında, “ellerinde pankartlar/gidiyor bu çocuklar...” diyorlardı.
Gittiler. Ama pankartlar kaldı geriye...
Gidenlerin anıları ve mücadeleleri önünde saygıyla...

Yarın: Soru işaretleriyle dolu bir iddianameyle yargılama yapılacak

ÖNCEKİ HABER

Yazılı sınavda 1., sözlü sınavda sonuncu oldu!

SONRAKİ HABER

18. Filmekimi, 4 Ekim'de başlayacak

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa