‘Babamın kanatları’ sınıfının yükünü taşıyabilir mi?

‘Babamın kanatları’ sınıfının yükünü taşıyabilir mi?

Adem Erkoçak, 'Babamın Kanatları' filminin Yönetmeni Kıvanç Sezer'le hem filmini hem de filmin konusu olan 'sınıf meselesi'ni konuştu.

Adem ERKOÇAK

İlk uzun metraj film deneyimini inşaat işçilerini konu alan “Babamın Kanatları”yla gerçekleştiren yönetmen Kıvanç Sezer’le hem filmini, hem de filmin konusu olan “sınıf meselesini” konuştuk. Sezer aslında Ege Üniversitesi Biyomühendislik okumuş. Öğrenciliği sırasında Erasmus bursu ile İtalya’ya gidip orada aldığı 1,5 yıllık sinema eğitiminin ardından Türkiye’de sinema sektöründe çalışmış. Söyleşimiz sırasında ısrarla, bir filmin sadece konusunun güçlü olmasının yeterli olmadığını, konuyu sinematografik açıdan iyi anlatmanın önemi üzerinde durdu. Yeni Türkiye sinemasında, uzun bir aradan sonra bir işçiyi ve dolayısıyla sınıfını başrolde gördük. Yönetmen aldığı bu sorumluluğun farkında. İnşaatların gırla gittği ülkemizde umarız inşaat işçileri kendilerini perdede görmekten mutlu olur. 3 yıllık bir çalışmanın ürünü olan film Kasım ayında vizyona giriyor. Yönetmen Sezer, filmin yapım sürecini, neden böyle bir hikâye anlatmak istediğini ve daha birçok başka şeyi anlattı. Biz de size Kıvanç Sezer’in ağzından sunuyoruz: 

“2010 yılında bir haber okudum. Ömer Çetin adında üniversiteli bir genç, okul inşaatında çalışırken düşerek ölmüş ve geride yoksul bir aile bırakmıştı. Hem ailenin yaşantısı hem de bir öğrencinin bu durumda kalıyor oluşu beni duygusal olarak etkiledi. Neden böyle oluyor, diye araştırmaya başladım ve Türkiye’de günde en az 3 işçinin çalışırken hayatını kaybettiğini gördüm. Bu alanda, Avrupa’da birinci, dünyada üçüncü olduğumuzu öğrendim. Dolaysıyla bu meselenin tek başına bir insanın ölümünden kaynaklanan bir dram değil, yanlış işleyen bir sistemin öğüttüğü insanlar olduğunu fark ettim. 
Karşılaştığım bu gerçekler 2 yıl boyunca aklımın bir köşesinde kaldı. Ta ki 2012’de Nâzım Hikmet Akademisi’nde Özcan Alper’in atölyesi için bu konuyu yazmaya karar verene kadar. Fakat ilk başta korktum. Kendi kendime “Ben miyim bunu yapacak kişi?” Çünkü insanın kendi kişisel öyküsünü anlatması ilk akla gelen ve gerçekleşmesi daha mümkün bir şeydir. İlk başta böyle bir handikap görüyordum. Fakat işçi sınıfı ya da sınıf meselesi, dünyanın her yerinde benzer dinamiklerle işleyen bir yapı. Bu konunun özünü kavrayıp perdeye aktarabilirsem, bunun yapmaya değer bir şey olacağını ve bir şekilde altından kalkabileceğimi hissetmeye başladım. 
Sonra sahaya indim. İnsanlarla görüştüm, şantiyelere gittim. Konteynerlerde işçilerle konuştum, onları anlamaya çalıştım. Yazdığım karakterlere benzer işçiler bulmaya çalıştım. Bizim karakterimiz Vanlı olduğu için Van’a gittik. Oradaki işçilerin hayatı ve geride bıraktığı aileleriyle görüştük. Orada çocuklarla bir atölye çalışması yaptık. Mesela, babanıza bir mektup yazın, resim çizin dedik. Ve yaklaşık 1,5 yıl süren bu süreçten sonra, bu iş benim bir parçam, sanki kendi kişisel derdimmiş gibi olmaya başladı.

İNŞA ETTİĞİN EVDEN KOVULMAK

Sinema emekçileri de inşaat işçilerine çok benziyor. Çalışma rejimleri, istihdam edilme şekilleri, iş kazaları ve riskleri, ışıklar, setçiler, sanat asistanları vs. O kadar çok benziyor ki öz olarak. Fakat beyaz yakalılardaki sömürü daha çetrefilli bir yoldan geliyor. Daha üstü kapalı, ambalajlı yani. Ama inşaatta bu sömürü yalın, çok doğrudan, bakınca görebileceğin bir şekilde işlediği için filme alırken bunun daha berrak bir şekilde ortaya çıkacağını düşündüm. 
Çok sonradan fark ettim ki, bu olay üniversiteli bir gencin başına geldiği için beni bu kadar etkiledi. Sanki üniversite öğrencisi bir işçinin orada ölmesi, sıradan bir işçinin ölmesinden çok farklıymış gibi. Elbette değil. Burada dikkat çeken, normal bir ülkede bir üniversite öğrencisinin ihtiyaçlarını karşılamak için inşaatta çalışmaması gerektiği. Hiçbir insan bir başkasından üstün değil, buradaki üniversiteli vurgusu hikâyenin dramatik bir unsuru yalnızca. 
Sinematografik olarak bakınca şantiye, hem görüntüsü hem de atmosferiyle çok özel bir mekân. Çünkü hepimizin yaşadığı o yuvanın ilk hali. Ve bu yuva inşa halindeyken işçilerin yaşam alanı. Her ne kadar çirkin ve gri bir alan olsa da oradaki kendine has estetik benim için projeyi özel yapan unsurlardan biriydi. Bir diğer yanı da şu: Lüks konutlar yapılırken işçilerin her şeyiyle benimsediği ve inşa ettiği bu alan, bitiminden itibaren onlar için kapısından bile giremeyecekleri bir yere dönüşüyor. Bunu filmde doğrudan anlatmasak da, eşitsizliği doğrudan gösterdiğinden benim için bu durum da projedeki önemli unsurlardan biriydi. Filmi çekecek bir şantiye bulmak konusunda çok zorlandık. Çekimlerin yarısından çoğu şantiyede geçiyor. Dolaysıyla biz de anlatmak istediğimiz iş güvenliği meselesinin bizzat yaşamış olduk. 

İŞÇİ SINIFI GÖZDEN DÜŞTÜ

Bu film “Yapsak hoş olur” diyebileceğimiz değil, “Bu yapmamız gereken bir şey” diye bakarak ürettiğimiz bir film oldu. Bu filmi yaparak bir sorumluluk aldığımı düşünüyorum. Politik ya da sınıfsal bakış olarak hiç gol yememem gerekiyor. Buna en doğru yerden bakmam gerekiyor. Hikâyede “İşçiler de dikkatsiz çalışıyorlar, onlar zaten kendi hayatlarını önemsemiyorlar” gibi bir bakışı besleyecek en ufak bir şey olmamalıydı. İşçi ölümlerinin sınıfsal çelişkiler nedeniyle olduğunu düşünen politik bakışımdan ayrılmadım. Bu yüzden senaryo üzerinde çok titizlendim.
Mesela Ken Loach’u herkes çok sever. Fakat yeni bir Ken Loach’un  çıkması artık çok zor. Onun sinema yapmaya başladığı koşullarda işçi filmleri bu kadar ayrıksı kalmıyordu. O dönemde işçileri bir sınıf perspektifiyle anlatmak çoğunlukla yapılan bir şeydi. 80’lerden sonra sinema dünyasında etkili olan insanların hangi sınıftan geldiği, postmodern düşüncenin sanat camiasında yaygınlaşması, etnik sorunlar ve cinsiyet ayrımcılığını anlatan yapımların daha popüler hale gelmesi işçi filmlerinin “popülaritesini” de düşürdü. Aslında mevcut koşullar değişmedi ama bu koşulların sinemaya aktarım şekli değişti. Sınıf meselesi sanki 70’lerde kalmış gibi bakış hâkim oldu. 
Temelde en önemli şey iyi film yapmak. “İyi film” derken şunu kastediyorum: Sinematografik olarak meseleye kafa yorulmuş, sinemanın bütün teknik araçları iyi kullanılmış, yönetmenin hikâyeye hâkim olduğu, hiçbir falso vermediği, bir yönetmenlik becerisi gösterdiği, senaryonun meselesini anlatacak bir olgunluğa eriştiği filmler. Hangi konuyu anlatırsa anlatsın yapılan iş iyi değilse ilgi çekmiyor. Umarım bu filme gelirken insanlar sadece işçi meselesini anlatıyor diye değil, iyi bir film izlemek için de gelirler. Ken Loach işçi sınıfını anlatan filmler yapan bir yönetmendir ama iyi filmler yapan bir yönetmendir. Onu dünya çapında büyük bir yönetmen yapan şey de budur.

‘EN ÇOK BENDEN FARKLI  DÜŞÜNENLER İZLESİN İSTERİM’

Filmin ilk ismi Kan Parası idi. Çünkü filmde bir kan parası meselesi anlatılıyor bir yanıyla. Fakat bu isim içime sinmedi. Filmdeki işçinin küçük bir çocuğu babasının resmini yapsa ve o resimde, kendi dünyasında babasına bir çift kanat eklese diye hayal ettim. Kendi kendime düşünürken Babamın Kanatları ortaya çıktı. Van’daki atölye çalışmasında bu niyetle oradaki çocuklardan resimler yapmasını istedik. Hatta filmde İbrahim karakterinin kızını oynayan çocuğu da bu sayede bulduk. O çok daha etkileyici bir resim çizmişti. 
Özellikle Van, Diyarbakır, Batman, Mardin, Şanlıurfa’da filmin gösterimini yapmak istiyoruz. Hem siyasi durum hem de oradaki insanların ruh hali elverirse. İşçilere ulaşmak istiyorum. Film vizyona girdiğinde sendikalarla görüşüp bu imkânı sağlamaya çalışacağız. Bu gerçekleşirse ekip olarak biz de o gösterimlere gidip, işçilerle film üzerinden tartışmayı istiyoruz. Ama en çok benim gibi düşünmeyen insanlara ulaşmak isterim. Belki bugüne kadar hiç bu meseleyi düşünmemiş ya da olaya tam tersi açıdan yaklaşan insanlara bu hikâyeyi anlatmak isterim.

Aslında yönetmen, o olmazsa o filmin ortaya çıkmayacağı kişidir. Dolayısıyla anlatacağı hikâyeyle duygusal bir bağı da olmalıdır. Bu bağ ona filmin sonuna kadar taşıması için gerekli sabrı verir. Motivasyonunu yitirmemesini sağlar. Bu filmin benim için önemli özelliklerinden biri de, en zor zamanlarda bile bu motivasyonu yitirmemem oldu. Filmi Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle çektik. Ama bu destek filmi çekmek için gerekli tüm masrafları karşılamıyordu. O nedenle yurt dışında da fon aradık ama bulamadık. Yurt içinde ortak bir yapımcı bulduk, indigogo kampanyası başlattık ama tüm bunlara rağmen yine de filmi yüksek bir meblağ borçla tamamladık. Ama sonuçta tamamladık. Önemli olan da bu.

Üniversite birinci sınıftayken David Lynch’in Mulholland Drive filmine gitmiştik, kuzenim ve bir arkadaşımla. Filmden hiçbir şey anlamadım. Zaten sinemayı da o dönem çok bilmiyordum. Filmden çıkınca baktım ikisi film hakkında hararetli bir şekilde konuşuyorlar. “Burada bir şey var ve bunu öğrenmeliyim, bunun hakkında okumalıyım” diye düşündüm. Ondan sonra üniversitenin sinema kulübüne girdim. Sinema dünyasını, İtalyan yeni gerçekliğini, Fransız yeni dalgasını, Bergman’ı, Truffaut’yu tanıdım. Önümde açılan yeni bir dünyaydı bu. Sonra da sinema hayatımın merkezi oldu. Ama Mulholland Drive filmini hâlâ tam anlamış değilim!”

SİYASİ ORTAM DEĞİŞİR, GERÇEKLER DEĞİŞMEZ

“Karlovy Vary’de dünya prömiyeri yaptık. Oradaki izleyiciler “Böyle de çalışma alanı olur mu?” diye durumu yadırgadılar. Bu kadar tedbirsiz çalışılır mı, diye. Fakat böyle bir realite var ki, bunu anlattık. Bunun neden böyle olduğunu, şirketlerin ailelere neden kan parası verdiğini oradakiler tam oturtamadılar. 
Çekinecek bir durumumuz yok. İnsanların çalışırken ölmemeleri gerektiğini savunuyoruz. Herhalde bunun tersini düşünen yoktur! Bugün bu iktidar olur, yarın başkası. Ama film ne olursa olsun ortada olacak ve hep söylemek istediğini söyleyecek.”

REKABET MEKANİZMASI: ÖDÜL

“Diyelim, ilk filminizi çekeceksiniz ve bakanlık destek verdi. Bu destek filmin bir kısmını karşılıyor. Geri kalanı için başka destekler de bulmak zorundasınız. Bulamayınca hikâyedeki bazı unsurlardan tutun, kamera, ses veya ışık aparatlarına, setteki çalışan sayısına, filmin geçtiği mekânlar gibi konularda feragat etmeniz gerekiyor. Ama senaryoyu yazarken bu feragatları düşünmediniz. Dolaysıyla ortaya çıkan film sizi tatmin etmiyor. Ülkedeki sinema böyle işliyor. Ki, bunun bir de dağıtım ve gösterim tekeli var. O da çok uzun bir konu. 
Filmi büyük bir borçla kapatınca ve vizyondan da malum sebepler gereği bir beklentin olmayınca, o borcu kapatmak için ödüller devreye giriyor. Bu kez de film festivalleri, gösterimlerin ve film tartışmalarının yapıldığı o karnaval havasından çıkıp bir rekabete dönüşüyor. Zaten her yerde rekabet var ve bunu eleştirirken tam da içine düşüyoruz.
Ödül almak tabii ki güzel bir şey. Yaptığınız işin takdir edilmesi ya da beğenilmesinin bir aracı ödül.  Hiçbir zaman bir amaç olmadı. Fakat Adana Film Festivali’nde 7 ödül birden alınca film, dikkat çekti. Benim için filmin dikkat çekmesi, anlattığı konunun da dikkat çekmesi demek. Menderes Abi’nin (Samancılar) “Dünya kurulduğundan bu yana sömürülen bütün işçilerin onuru için alıyorum bu ödülü” demesi, benim ödülü Tarık Akan, Yılmaz Güney, Yaşar Kemal, Vedat Türkali gibi sanatıyla ölümsüzleşmiş isimlerle çalışırken hayatlarını kaybetmiş ve ölümsüzleşememiş işçilerin ölümsüzleşmesi için ithaf etmem, diğer ödül alan oyuncular ve ekibin de benzer duyguları dile getirmesini önemsiyorum. Çünkü hepimiz bu konunun anlatılması gerektiğine inandık.”

Son Düzenlenme Tarihi: 02 Ekim 2016 11:11
www.evrensel.net