25 Eylül 2016 10:51

Şortum, subliminal mesajım

Şort saldırganı bu devlet dersinden geçmiş yurttaşlar topluluğu arasında yalnız değildir.

Paylaş

Nuray SANCAR

Jodie Foster’a Oscar’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandıran Sanık filmi, barda tecavüze uğrayan bir kadının hukuk savaşını anlatır. Avukatı için de bu çok zor bir davadır. Çünkü bara alkollü, dekoltesi bol kıyafetlerle, geç bir saatte giden, üstelik oradaki adamlarla dans edip kıkırdayan Sarah Tobias, toplumun ortalama değer yargılarına göre “kuyruk sallamış” ve tecavüzü davet etmiştir. Dava sonucunda üç tecavüzcü mahkûm edilir: Filmin kıssadan hissesi: kadının kılığı kıyafeti ne olursa olsun tecavüz mazur görülemez; o hayır dediği sürece herhangi bir cinsel ilişkiye yeltenilemez. 1988 yılında, ABD’nin Reaganlı muhafazakar döneminin sonlarında çekilmiş bu filmin, meramını son derece iyi anlattığı söylenebilir. 

Hemşire Ayşegül Terzi’ye şort giydi diye otobüste tekme atan tacizci, eylemini filmdeki tecavüzcülere benzer bir biçimde savunuyor “İnsanlar başkalarının inançlarını benimsemeyebilirler ancak yok sayamazlar. Her şeyin bir oluru vardır. Olurunda giyinmiş olsaydı biz de manen tahrik olup bu hareketi yapmazdık, insanlar en azından pantolon veya eşofman giymiş olsalardı daha az tahrik olurduk.” Lafın sonundaki tahrik olma kısmında insanın “o kadar başına bela oluyor ve denetleyemiyorsan kendini hadım et” diyesi geliyor!

Ancak saldırganın, hemşirenin şortunda inancına yönelik bir saldırı görmesi biraz daha vahim. Abdullah Çakıroğlu gibileri, kadınlar çıplak bacaklarla, taytla, askılı elbiselerle dolaştıklarında dinlerini gereği gibi yaşayamadıklarını düşünüyor. Ancak bunun sonu yok, birkaç yıl önce eşofman giyen bir kadın yine otobüste tacize maruz kalmıştı. Birkaç ay önce de Evrensel çalışanı hamile bir kadın evine giderken, yolda tartaklandı. Bu olgulara bakılırsa kadınların kamusal alandaki varlığının dinen bir tehdit olarak aldığı bir noktadayız. 

Kadının kahkahasının, hamileyken sokağa çıkmasının, oturuşunun kalkışının bizzat bu ülkeyi yöneten parti yetkilileri tarafından eleştirildiği; Diyanet İşleri Başkanlığının internet sitesinde kendi kızına tahrik olan adamın karısıyla nikahının geçerli olup olmayacağına dair fetvanın yayınlandığı; her gece bir kanalda cübbeli tarikat ehillerinin yatak ilişkilerine nizam vermeye çalıştığı, güya muhafazakar koşullar altında kışkırtılmış erkeklik, ortada bir kadın olmasa da dert kaynağı haline gelmiş demektir. Dine, değerlere, kültüre sarılıp sarmalanarak korunmaya çabalanan bilinçaltı, kadının davranışında her fırsatta dine kasteden bir “subliminal mesaj” algılayacaktır. 

İslam dini aslında yalın ve kolay bir din. İslamın beş şartı, İmanın altı şartı Müslümanın uyması gereken koşulları belirler. İçinde “kadına tekme atın”hadis veya ayetinin geçmediği Kuranı Kerim de gündelik hayatı genel çerçevesiyle düzenler. Ne var ki, her mezhebin her tarikatın, dini metinlerin “maksad ve anlamını” keşfetme gayretindeki kendine özgü fıkhı; İslamı beş şartına indirgenemeyecek kadar çok dolayımlamıştır. Bu anlam ve maksadı keşfetme gayreti, İslamın siyasal bağlama nasıl eklemleneceği sorusuna yanıt aramakla alakalıdır çoğunlukla. Bu yüzden Suudi Arabistan’da, İran’da, Türkiye’de, Afganistan’da, Ürdün veya Yemen’de yaşanan Müslümanlık birbirinden farklı görünür. Bu ülkelerde devlet yönetimi, nasıl bir toplum inşa edilmek isteniyorsa dini sosyolojik çerçevenin kurucu unsuru olarak ele alır ve propagandasını yapar. Böylece kişiyle Allah arasındaki mahrem ilişkiyi düzenleyen beş şart bozuşturulur ve çok bilmiş alimin, fetva makamının ve tarikat ehlinin, siyasetin şekillendirdiği meşrebine göre tarif edilen bir sosyolojik ilkeler bunun yerine geçer. Devlet dine karışır. Müdahale eder, eğip büker, ona siyasal mana ekler. 

Şort saldırganı bu devlet dersinden geçmiş yurttaşlar topluluğu arasında yalnız değildir. Erkek Müslümanı, toplumu ve kadını terbiye edici bir faktör olarak konumlandıran siyasal aparat ondan sürüyle üretmiştir. Bu tutumda ısrar edildiği sürece de karşımıza bolca çıkacaktır.

Çakıroğlu’nun mahkemeden serbest bırakılıp yeniden tutuklanması ile ilgili Başbakan’ın beyanları da bu saptamayı doğrular. Saldırganın serbest bırakılmasını adalet sistemindeki sıkıntılara bağlayan Yıldırım haklıdır. Onun söylemeyi ihmal ettiği şey ise şudur: Toplumsal ilişkilerin varsayıldığı biçimde dönüştürüldüğüne dair içi boş bir kanının hukuki karşılığı henüz oluşmamıştır. Yani bu tekmeyi makul karşılayabilecek bir yasa yoktur ama mahkeme keyfi davranarak saldırganı serbest bırakmıştır. 

Ancak yükselen tepkiler bu keyfiyeti sınırlayacak güçte olduğunda “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” gibi bir yasa maddesi sümen altından çıkarılmış ve Çakıroğlu bu maddeye dayanarak konjonktüre feda edilebilmiştir. Konjonktür malum, Hükümetin içerde ve dışarıda bir dizi cephede savaşla iştigal ettiği koşullarda, kutuplaştırıcı söylemin zedeleyeceği zaten kırılgan Yenikapı ruhu’nun olabildiğince uzun sürmesi gerekliliğidir. Sıradan bir medeni hukuk konusu olabilecek bir vakanın, az bir zorlamayla terör eylemini ima edebilecek “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” gibi bir kanun maddesine sokularak muamele görmesi tercih edilmiştir. 

MIRILDANAMAZSINIZ

Yıldırım sanığın salıverilmesini eleştirirken “İşe kitabi bakılıyor, işin toplumsal tarafı nedir, toplumdaki karşılığı nedir düşünülmüyor” diye boşuna dememiştir. Ama bir süre önce “mevzuata bakmayın, bildiğinizi okuyun” diyerek kanun ve idare merciini cesaretlendiren de aynı zihniyettir. Hakimden beklenen kanuna uyması değil belli ki fıkıh yaratmasıdır! O yapamazsa, bunu duruma göre Başbakan yapar! O halde mevzuatı takmayan yeni Abdullahlar’a da zaten yol açılır.

Ama tam da bu mevzuatsızlık Abdullahları tekinsizleştirir, Hükümetin konjonktürlerine bela edebilir. O zaman meseleye “kitabi değil toplumdaki karşılığını esas alarak bakan” Başbakan’ın Abdullahlara bir tavsiyesi olacaktır: “hoşuna gitmiyorsa mırıldan.” Çünkü Abdullah’ın tutuklanmasına itiraz edilen paralel bir sosyoloji daha vardır. Öyleyse buyrun bir fıkıh daha. Fetvanız bol olsun!

Ama yok efendim, böyle dehleme çüşleme ile halk yönetilemez. Bir kadına yan gözle bakmanın, sözle taciz etmenin, kılık kıyafetinden, gülüşünden-edasından cesaret alarak her şeye hak kazandığını zannetmenin normal hukuktaki karşılığı suç, gelenek ve göreneklerde ise edepsizliktir. Dikkat normal diyoruz! Başbakan’ın ruhsal bozukluğuna teminat verdiği Abdullahları yaratan anormal şartların hukuksuzluğundan değil. Bu hukuksuzluktan birbirinin kılık kıyafetini beğenmeyenin sokakta öfkeyle mırıldandığı bir toplum ve  ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama’ halinde bireyler her gün çıkar. “Deri giysililerin başörtülü bacıyı taciz ettiği” Kabataş halüsinasyonu ortalıkta mırıldana mırıldana dolaşan meczuplar varsa ancak mümkün olabilir.

Mırıldanmanın bir subliminal mesaj vermek anlamına geldiğini de en iyi siz bilirsiniz. Suçtur, günahtır. O yüzden mırıldanamazsınız. “Halkı bir biçimde kin ve düşmanlığa tahrik edip aşağılayamazsınız.”

Buradan size ekmek çıkmaz.

ÖNCEKİ HABER

Eğitimli erkeklerin cinsiyetçi söylemleri / halleri?

SONRAKİ HABER

Panzer davasında savcı beraat kararına itiraz etti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa