25 Eylül 2016 08:36

İstanbul makinesi

Elif Görgü, bir makineye benzettiği İstanbul'un ulaşım araçlarını ve yaşamı anlattı.

Paylaş

Elif GÖRGÜ

İstanbul makinesi sabah erkenden işlemeye başlar. Sabah ezanı ibadetten çok işe çağırır. Güneş bizim yarımküredeki vardiyasına İstanbul’un düğmesine basarak başlar. İşi evine çok yakın İstanbullu diye bir olgu az olduğundan–olanı da bilmek istemiyoruz ki nefret söyleminde bulunmayalım, hemşeriyiz sonuçta- İstanbul makinesi İstanbullu emekçinin sırtını en güzel(!) yollarda çiğner. Bu arada ‘İstanbullu’ dediğimize bakmayın İstanbul’da doğsanız da İstanbullu olduğunuza inandıramazsınız; ‘Tamam İstanbullusun ama aslen nerelisin?’ sorgusundan zaferle çıkılamaz. Zaten İstanbul makinesi de kimseyi öz evlatlığa kabul etmez. İstanbul hepimizin üvey anasıdır. 

MİNİBÜS

İstanbul’da minibüse binmek zorundaysanız yandınız. 

Kapitalist ulaşım politikalarının en feodal toplu taşıma aracı minibüsler, her İstanbullunun kabusudur. En çok emekçi mahallelerinde çalışır, araç hurdalığa çıkana kadar yolcu taşıttırılır. Yaşadığım işçi mahallesinden iş yerime ulaşmak için aktarma yaptığım Aksaray’a kadar giden minibüslerin hepsi en eski modeldir. 

Soğuk havada sıcaklık sadece cam kenarında oturanların ayakları içindir. Çünkü sadece cam kenarındaki koltukların altında kaloriferimsi bir şeyler vardır ve onlar da metal olduğundan ayaklarınızı cayır cayır yakar, soğuktan donarken sıcağa küfrettirir. Minibüste cam kenarında oturmak komplike bir sorundur. Hangi mevsim olursa olsun camı kapatsan kalabalığın terli sıcağından nefes alamazsın, açsan buz tutarsın. Cam kenarı sorunsalı, orada oturanın inisiyatifinde de değildir. Sen kapatsan, biri açar ya da sana açtırana kadar söylenir, sen açsan bu kez illa kapattırılır. Minibüste cam kenarı, çözümü kapitalizmde olmayan sosyal bir denklemdir. Pencereli camın arkasındaki penceresiz camı kapma oportünizmi geçici tek önlemdir. 

Daha ‘modern’ minibüslerde ise klima sistemi vardır ve fakat açtırmanız için şoförü ikna etmeniz gerekir. Minibüs şoförünü bir işe ikna etmeye kişisel çaba yetmez, milli irade gerekir! Çünkü minibüs şoförü iki dakikada insanı yaşadığına pişman edebilme yeteneğine sahip olanlar arasından seçilir. O yüzden yüzde 50’nin desteği şarttır. Klimayı -sıcak ya da soğuk- açtırmak/kapattırmak istiyorsanız öncelikle yolcuların iklim şartlarıyla ilişkisini gözlemlemeniz gerekir. Oflayıp puflamada kolektivizmin zirve yaptığı o anı iyi hesaplarsanız tek bir ‘Şoför bey klimayı açar mısınız’ cümlesi toplumsal bir isyanın en can alıcı sloganına dönüşür, en Kasımpaşalı minibüs şoförü bile gık diyemez. İstanbullu olmak minibüsteki iktidar toplum ilişkilerinin analizinde uzmanlığı gerektirir.  

OTOBÜS 

İstanbul’da işe otobüsle gidiyorsanız, yandınız. 

İstisnalar alınmasın, ama İETT’deki sendikal örgütlülük yerle bir edildiğinden bu yana İETT şoförlerinin sanki hepsi ek iş olarak AKP il başkanlığı yapmaktadır. Minibüs feodalizmi her  şeye rağmen ‘yolcunun halinden anlama’yı hâlâ içerir, ama bugünlerde otobüs şoförünün acımasızlığıyla baş etmek mümkün değildir. Minibüs şoförlerinin özgürlüğü otobüs şoföründe yoktur; otobüs şoförünün ensesinde ‘büyük birader’ vardır; denetlenir, kamerayla gözetlenir, her sıkıntı maaşından kesilir. Bu yüzden otobüs şoförü kraldan çok kralcıdır, tabii kimi isteyerek, kimi mecburen... 

Otobüs yolcusu olmak ‘türcü’ olmayı gerektirir. Nesli giderek tükenen ‘sarı’ İETT yani kamu otobüsü türü görece rahattır, kliması da interneti de düzenli çalışır. Kamu-özel ortaklığı türü olan ‘eflatun’ otobüsler de ‘eh işte’dir; en azından rengi güzel. İstanbul makinesinin ezen ama öldürmeyen dişlilerindendir. Bu iki türün kalabalığı insanı bir minibüs kalabalığı kadar rahatsız etmez. 

En fenası mavi halk otobüsleridir. Halk otobüsü minibüsün ağır abisidir. Halk otobüsü yola çıkmaz, ava çıkar. Karnını doyuracak avı yakalamadan da şurdan şuraya gitmez. Halk otobüsü şoförleri kaldırıma paralel evrende yaşar, kaldırımın üzerindeki iki ayaklıları olabildiğince çok midesine indirmek yaşam yolculuğunun tek amacıdır.  

Bu arada hangi tür otobüs olursa olsun örneğin Gazi Mahallesi gibi iktidarın muhalifliğini cezalandırdığı bir mahallede oturuyorsanız, tüm otobüsler aynılaşır. Hiç olay olmadığında dahi şoföre ‘olay var’ mesajı gelir ve evinizin gözünüzde tütmeye başladığı ve ‘yaklaşıyorum’ diye hislendiğimiz o anlarda araçtan İstanbul makinesinin göbeğine atılıverirsiniz. Toplu ulaşımdan bireysel ulaşıma zorunlu geçiş başlar, bütün iş ve yol yorgunluğunu ayaklarınıza, durumu değişterecek kadar isyan edememiş olmanın ezikliğini omuzlarınıza yükleyerek ‘öteki’ mahalleye doğru uzun yürüyüşünüze başlarsınız. 

METROBÜS

İstanbul’da işe metrobüsle gidiyorsanız da yandınız. Siz gitmiyorsanız iş arkadaşınız gidiyorsa yine yandınız, çünkü metrobüs hikayeleri hiç bitmez. Bu hikayeler hâlâ on ciltlik kitap olmamışsa nedeni metrobüs stresi çeken yolcunun kitap yazacak huzru asla bulamayacak, kitap yazacak huzru olanın da iki hikaye yazacağım diye metrobüse binmeyi göze alamayacak olmasıdır. 

Metrobüste renk, dil, din, etnik köken ayrımı yoktur, herkes ezilir. İstanbul makinesi metrobüsleri vicdan öğütücüsü olarak yaratmıştır, vicdanı olan metrobüste oturamaz, hatta çoğu zaman binemez bile. Metrobüs duraklarının bu kadar kalabalık olmasının bir nedeni de yolcuların vicdanlarını ellerinde taşımasıdır. 

Olayın bundan sonrasının ulaşım politikalarının rezilliğine bir iki küfür içermeden aktarılması mümkün değil. Metrobüs sakin analiz kaldırmıyor. Bakınız son metrobüs kazası: Hareket halindeki şoföre şemsiyeyle vuran yolcu, hareket halindeki aracı bırakıp kavgaya kalkan şoför, sınırlarını aşıp hareket halindeki arabaları ezip geçen metrobüs... Bu olay her şeyi anlatıyor. 

Ancak şunu söylemek gerekir ki İstanbul’da emekçilerin -kelimenin tam anlamıyla- omuz omuza bu kadar çok zaman geçirdikleri mekandan bir toplumsal isyan çıkaramıyor oluşu asla anlaşılır değil!

MAKİNE

İstanbul bir kentten bir makineye dönüştürüldü ne zamandır ve İstanbul makinesi, İstanbulluları -ki çoğu emekçidir- yolda ezer, işyerinde sömürür ve öğütülmüş halde -eğer ulaşılabilirse- eve bırakır. 

İstanbul’un betondan dökülmüş, çarpık ve kapitalist kentleşmeden yontulmuş ve tarih düşmanlığıyla tahrip edilmiş çarklarının dişleri arasındaki güzellik kırıntılarını görebilmek içinse ya turist ya da yıllık izinde falan olmak gerekiyor artık. Kent politikaları değil savaş politikaları da yönetiyor kentleri hem; toplumsal mücadele alanları kent meydanlarından adliye ve hapishane önlerine taşındı. Siyasi zemini hazırlanmış, istihbaratı alındığı halde patlamaya bırakılmış bir bombaya da denk gelmemeniz lazım. 

Yıllık iznin ilk günleri de olmaz; daha gözlerdeki makine yağı silinecek, boyun ve sırt ağrılarına kas gevşeticiler sürülecek, ruh sinir stresten arınacak, vicdan yamalanacak... 

Uruguaylı Yazar Eduardo Galeano, kendi zamanının ve ülkesinin diktatörlüğünün suçlarından birini şöyle tarif ediyor:  “Bir diktatörlüğün işlediği suçlar işkence görenlerin, katledilenlerin ve kaybedilenlerin yer aldığı listelerle sınırlı değildir. Makine seni bencillik ve yalanla yönetir. Dayanışma bir suçtur. Makine kendini kurtarmak için adice davranman gerektiğini öğretir. Bu akşam seni öpen yarın seni satacaktır (...) Her insanın içinde mevcut olan iki tarafa yönelik katliam, tek damla kan, hatta tek bir gözyaşı dökmeden yapılıyor her gün. Makinenin zaferi: İnsanlar konuşmaya ve göz göze gelmeye korkuyorlar. Kimse kimseyle buluşmasın (...) Ruhları zehirleyerek öldürme, suç çetelesinde neden yer almıyor?..”*

İstanbul makinesi de hepimizi yorgun, stresli, şüpheci ve düşman olmaya kuruyor her sabah. Makineyi parçalarına ayırıp yeniden inşa etmek gerekiyor; yorgunluk neyse de bu kadar kolektif mutsuzluk bir yere kadar...

*Eduardo Galeano, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Sel Yayıncılık, 2011
 

ÖNCEKİ HABER

Değinmeler

SONRAKİ HABER

Erkan Baş'tan sandığa çağrı: AKP'nin karanlığına 'dur' demek için oy vereceğiz

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa