Spitz’in meşhur pozu: Kazanmak her şey midir?

Spitz’in meşhur pozu: Kazanmak her şey midir?

Michael Phelps yokken Mark Spitz vardı. Onun 1972 Münih’te başardıkları tam 36 yıl ayakta kaldı. 7 madalyalı meşhur pozu tarihe geçti.

Mithat Fabian SÖZMEN

Spitz hanesinde sıradan bir gün...
Gün henüz doğmamıştır ama baba ile 12 yaşındaki oğlu ayaktadır.
Okul saati gelene kadar da antrenman vaktidir.

-Yüzme havuzunda kaç kulvar var?
-6
-Peki bunlardan kaçı yarışı kazanabilir?
-1.

Seher vakti antrenmanla başlayan, okul sonrası, 2.30’dan 5’e kadar havuzda geçen bu hayatların ortak amacı, 12 yaşındaki çocuğun tüm yarışların kazanan kulvarında olmasıdır.
Yürümeyle yüzmeyi aynı yaşta öğrenen, Hawaii’de okyanus sularına “intihara dalar gibi” daldığı söylenen, 9 yaşında haftada 4 gün, günde 1.5 saat yüzme antrenmanı yapmaya başlayan bu çocuğun Jacques Mayol misali bir “su” ya da yüzme aşığı olduğu düşünülebilir.
Oysa “Yüzmek her şey değildir, kazanmak her şeydir” sözü hikayenin esas kahramanı olduğu kolaylıkla ileri sürülebilecek olan babaya aittir.
Yani Spitz ailesinde kundakta başlayan bu yüzme sevdası, suya dökülen terler ve binlerce saatlik antrenman, “spor olsun” diye değil “kazanmak” içindir. 
Baba Arnold, yeteneğini gördüğü oğlu Mark’ın geleceğini henüz 8 yaşında çizerken bunun kararını vermiştir.
Bir gün dünyanın Mark the Shark(Köpekbalığı Mark) olarak anacağı oğlunun antrenman saatleri, İbranice dersleriyle çakışınca, baba yine devreye girmiş ve “Tanrı bile kazananı sever” diyerek hahama kimin işinin daha uhrevi olduğunu sorgulatmıştır.
Arnold Spitz kendince hayat sırrına erişmişti. Yıllar sonra onun oğlunu yetiştirme biçimi, rekabetçilik dehlizlerinde ne yapacağını şaşıran Amerikan “think-tank”lerinde örnek olarak okutulacaktır.
Arnold’un hiçbir zaman “Aferin sana, 2. oldun” demeyeceğinin ardında yatan felsefe belki de Mark Spitz’in kulaçlarından daha fazla övülecektir.
***
Yalnızca kazanmanın önemli olduğu bilinciyle büyütülen Spitz, 18 yaşında 1968 Mexico City Olimpiyatları’na 6 altın madalya kazanma hedefiyle gitti. 2 altın, 1 gümüş, 1 bronz kazandı.
Mexico City sonrası Indiana Üniversitesi’nde 4 yıl boyunca Doc Counsilman’la çalıştı. 1972 Münih’e gelindiğinde artık daha olgundu. 2008 Pekin’de Michael Phelps’e kadar kırılamayan rekorlarını burada elde etti. Tam 7 altın madalya ve 7 dünya rekoru! Olimpiyat daha önce böyle bir şey görmemişti. 
7 madalyalı o meşhur fotoğraf, Arnold Spitz’in projesinin ne kadar “başarılı” olduğunun kanıtıydı.
Ancak boynundan Amerikan bayraklı mayosuna doğru sarkan madalyaların sayısı kolayca 6 olabilirdi. 
Bu kez Arnold’u değil Mark’ı alıntılayacağız:
“6 yarışta yüzüp 6 altın madalya kazanırsam kahraman; 7 yarışta yüzüp 6 altın madalya kazanırsam beceriksiz olurum.”
Neyse ki şüphe duyduğu yarış olan 100 metre serbestte korktuğu başına gelmedi. Ancak bu dünya görüşü uyarınca 1972 Münih sonrası bir daha kazanamama ihtimali olan hiçbir yarışta yer almadı.
Bir başka deyişle, 22 yaşında emekli oldu! Birkaç yıl içinde televizyon dünyası ve Hollywood onu unuttu. Rekorları, kusursuz Olimpiyat performansı 36 yıl dayanabildi.
Ancak onun asıl mirası önemli olanın “spor” değil “kazanmak” olduğunu söyleyen ideolojisiydi. Bu bakış açısı Amerika ve dünya sporunu Spitz’ten sonra çok daha güçlü bir şekilde hakimiyeti altına aldı. Çok az sporcu gerçekten “kazanan” tarafta olsa da her taraf “Kazanamadıktan sonra hiçbir anlamı yok” diyen sporcularla doldu.
***
Yalçın Granit’in ‘İmkânsız Hayatlar: Darüşşafakalıların Anıları’ kitabında verdiği şu örnek üzerine ciddi şekilde düşünülmeli fikrindeyim: “Ben çocuklara bu özgüvenin sporla, özellikle de basketbolla kazandırılabileceği kanaatindeyim. Neden? Çünkü çocuk o sahada kendiyle rekabete giriyor, gelişmeye çalışıyor ve sonunda o topu o potaya sokmaya başladıkça kendine olan güveni de yerine geliyor. Bunun yanında basketbol bir paslaşma oyunu. Önce akşama kadar çocuğa bireysel antrenman yaptırarak özgüvenini, hatta egosunu güçlendiriyorsunuz. Sonra takım idmanı başladığında, bu sefer de o egoyu diğerleriyle paylaşmayı öğretiyorsunuz. Zannediyorum ki, bundan daha iyi bir sistem olamaz.”
“Özgüven”, “ego”, “rekabet” gibi sözcükler sizi korkutmasın.  Bence bu, rekabetçi sporların modern çehresiyle spordan soğuyan ve çareyi dağ tırmanışında bulan Marksist Yazar Harry Cleaver’in aslında epey bireysel ve izole olan çözümünden çok daha kolektif bir “Nasıl bir spor istiyoruz” yanıtı olabilir.
Ancak bu noktada da önümüze çok sayıda sorun çıkıyor. Cleaver’ın ‘Marksizm, Kültürel Çalışmalar ve Spor’ adlı kitabın önsözünde hatırlattığı, “yedek kulübesinde oturmak zorunda kalan çocuğun psikolojisi” bu sorunlardan hafif olanı.
Örneğin şu iki nokta bariz olarak ortada:
1-Problemi aşmak için illa takım sporuna mı ihtiyaç var? 
2-Paylaşmayı çok iyi öğrenen takımın, “kazanmak için” oynarken “adil oyun”a türlü zararlar vermesini ne engelleyecek?
***
Spor ve rekabet, pek çok dalda, pek çok açıdan birbiriyle yoğun etkileşim halinde. “Daha iyiye ulaşma”, “kazanmak isteme” “ilerleme” arzularını kategorik olarak olumsuzlayan görüşleri doğru bulmamakla birlikte rekabetçi sporu, Spitz gibi yalnızca kazanma üzerine kuran bir akıldan nasıl koruyabileceğimiz büyük bir soru işareti. Çünkü bu akıl, kelebek etkisiyle, Arnold Spitz gibi fanatik babaları, ergenleri birer asker gibi yetiştiren çocuk-genç takım koçlarını, dopinge, hileye başvuran sporcuları, şike yapan yöneticileri, hasbelkader tuttuğu takımı hayat gayesi haline getiren irrasyonel taraftarları ve nihayetinde sporcuları bir ulusal gurur üretecine dönüştüren ulusal spor sistemlerini yaratıyor. 
Bu saydıklarım, her kategori ve seviyeden spor dünyasının zincirleme arızaları ve ne yazık ki hepsi bana Spitz’in meşhur pozunu hatırlatıyor.

Son Düzenlenme Tarihi: 14 Ağustos 2016 10:51
www.evrensel.net
ETİKETLER Mark Spitz