Ve Darülbedâyi ve Biz’den hepimiz...

Ve Darülbedâyi ve Biz’den hepimiz...

İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda kadrolu 6 oyuncu açığa alındı, taşeron 20 oyuncuysa 'performans düşüklüğü' gerekçesiyle işten çıkarıldı.

Gizem İBAK

Ahengi, tarihin yüz yıllarlık akışından mirasmışçasına gelip konan iki dudağımızın arasına ve tüm seslerden evlâ olan bir cümle dökülüyor kalbimizden dilimize: “İnsan kalk, anlat”
Bir salondayım, henüz yetmiyor boyum yere değmesine ayaklarımın. Fakat kalbim sanki yanımdaki koltukta oturuyor. Daha demincek heyecandan kanatlanıp uçtum ve perdenin devamını merak ettiğimden gelip yerime geri kondum. Çünkü az evvel aşık oldum. Evet o, o ilk aşkım. O da, hatta bir girip iki replik sonra geri çıkan da. Ve diğeri, hani daha sonra giren ve ondan sonra söze devam eden. Üzgünüm, hepsine aynı anda aşık oldum ve tiyatronun; hava, ekmek, su gibi olduğunu düşünüyorum.
Kendime dalıp gittiğimde, hâlâ sıcaklığını kalbimde hissettiğim o ana ulaşıyorum. Henüz ömrümün ilk yıllarında girdiğim o kapıdan “ben tiyatrocu olacağım” diyerek çıkışımı hatırlıyorum. Ve annemle babamın o an anlayamadığım kaygılı yüzlerini de yıllar geçtikçe çok daha iyi kavrıyorum.

İNSAN KALK, ANLAT

Bütün sanat disiplinleri gibi tiyatro da ana halkasında; “insan kalk, anlat” duygu durumunu barındırır ve bu, kendini arzulu bir hâle dönüştürmeyi iyi başarır. Bu arzulu hâl insanın kendisinden başlayan ve sahnenin tozuna ulaşan bir kordon bağıdır.
Bu gün kesiyorlar.
Her “perde” deyişte kendini ana rahmine kavuşturan ve her defasında kendini yeniden yaratan insanların kordon bağını bir gecede, havsalamızın alamayacağı bir manâsızlıkla kesiyorlar.
Bir kâğıdın, hükmü baştan yanlış bir kararın, tarih kadar eski o arzulu hâli yok edebileceğini sanıyorlar. Onlar, çağlar boyunca hep hükmeden gibi dursalar da bir derinliğinde boğulmuşlardır insanlığın. Ve tarih bu günden yarınlara bırakırken “insan kalk, anlat” diyenleri; okunmamıştır esamesi “dur, anlatmazsın” diyenlerin.
Evvelki yıl bu vakitler Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi’nde pazarı pazartesine devredip durmaksızın prova alınıyordu. İstanbul’un sıcağına, 1905 Rusya’sının soğuğu karışıyordu ve bir “of ” duyulmadan, Ayaktakımı Arasında, bir oyun vücut buluyordu.
Ve bugün gözlerinde dünyanın bütün sahnelerine ışık yayabilecek parıltıyı taşıyan o insanlar nereden hâsıl olduğu belli bir kararla uzaklaştırıldılar tiyatrodan.
Ayaktakımı Arasında’nın dramaturgu, Darülbedayi’de bir sezonda beş farklı oyunun dramaturgluğunu yapan Sinem Özlek; şuan repertuarda üç oyunu olan provaları gecelerce süren henüz iki defa sahnelenmiş olan Martı’yı kanatlandıran Yeşim Koçak; her sezon repertuara kazandırdığı oyunları kapalı gişe oynanan yönetmen Ragıp Yavuz; yine sezonda birden fazla oyunda oynayan Ümit Bülent Dinçer ve alnındaki ter Darülbedayi’nin bütün sahnelerine karışan; Ada Alize Ertem, Ahmet Saraçoğlu, Berna Adıgüzel, Burçak Çöllü, Cem Baza, Ceren Hacımuratoğlu, Destan Batmaz, Edip Tepeli, Gürkan Başbuğ, Irmak Örnek, Lale Kâbul, Mert Aykul, Nilay Yazıcıoğlu, Özgün Akakça, Pervin Bağdat, Selin Türkmen, Senem Oluz, Mahperi Mertoğlu, Sevinç Erbulak, Kemal Kocatürk, Arda Aydın, İrem Arslan, Hüseyin Sorgun hikâyesi birbirinden parlak yirmi altı sanat insanı …
Bizim kapısından içeri girdiğimiz anda değerini bütün hücrelerimizde hissettiğimiz Darülbedayi’yi, o ihtiyar delikanlıyı, ayakta tutanlardan sezonda birden çok oyunda kapalı gişe oynayan sanatçılardan yirmi altısı bugün “performans yetersizliği” ve “FETÖ soruşturması” kapsamında uzaklaştırılıyor evinden.
Ve neden, niçinlerle boğuşurlarken her şeyin dışında birkaç soru kalıyor akıllarında; ilmek ilmek emekle işledikleri oyunları, oyunlarının yolunu gözleyen seyircileri, bir alkışla geçip gidecek yorgunlukların o alkışı duyamayınca neye dönüşeceği?
Dünya paylaşım savaşlarında dahi tiyatroların perde kapatmadığı bir çağdan, repertuarda oyunları olan sanatçıları tamamı uydurma gerekçelerle sahneden indiren ve 102 yıllık bir kurumu perde açamayacak konuma getirenlerin çağına ulaşırken biz ekmeğini sanattan kazananlar “rağmen” üretebilmenin hiç bitmeyen mücadelesini sürdürüyoruz yine.
Bu gün yolu doğrudan şaşmayanların sonsuz sorun yaşadığı bu çağda “hep birlikte”liğin güzelliği bize bir soluk armağan edebilir belki. “İnsan kalk, anlat” diyen ses, o arzulu hâl ve o kordon bağının karşısında ezbere dizilmiş birkaç cümleyi içeren o kağıtların ne hükmü olabilir ki?
Ve son söz yerine; dokunmadan bin yıl yaşaması temenni edilen yılanlar bin yıl yaşarsa dokunacak kimse kalmayınca elbet o temenninin sahibinine de dokunurlar. Hatırlayarak birlikteliği ve bilerek bu gün evlerinden uzaklaştırılanların Darülbedayi’ye tertemiz bir nefes olabildiğini ve birleşerek Darülbedayi’den, biz’den, hepimize. Ve sorarak ferman eyleyenlere “siz kimsiniz?” diye, bu karanlığı aşabiliriz belki, mümkün mü? Her yeni felâketin ardından soruyorum, mümkün diyor hocam, Türkiye hâlâ mümkün.

*İlk olarak Gazete Müstehak’ta yayınlanmıştır.

Son Düzenlenme Tarihi: 14 Ağustos 2016 11:58
www.evrensel.net
ETİKETLER Şehir Tiyatroları