Bozuk saat ya da sağcılar Amerikancılıktan vazgeçebilir mi?

Bozuk saat ya da sağcılar Amerikancılıktan vazgeçebilir mi?

İslamcılık da dahil olmak üzere Türk sağcılığı, içinde doğup beslenip büyüdüğü Amerikancı/antikomünist zeminin dışında hayatta kalamaz.

Hakkı ÖZDAL

Avusturyalı edebiyatçı Stefan Zweig, dikkatsiz bir gafla başlayıp korkunç bir felaketle sonuçlanan olaylar silsilesini anlattığı, “Acımak” romanına, “dişlileri yerinden çıkmış bir saati aceleyle onarmaya çalışmak genellikle mekanizmanın tamamen bozulmasına yol açar” sözleriyle başlar. Kanlı 15 Temmuz gecesi de, hem bu kalkışmaya girişen unsurlar ve uluslararası destekçileri hem de onu püskürtmeyi başaranlar açısından böyle bir “saat tamiri”ne tekabül ediyor. Zaten bir süredir “dişlileri yerinden çıkmış bir saat” olan Türkiye, bu girişimin olduğu gece itibariyle “açıldı” ve o gece birbiriyle çatışan yerel ve uluslararası odakların tümü açısından, “tamamen bozulma” noktasında bir mekanizma haline geldi. Şimdi bir yandan yenik darbeyi halen zinde bir tehdit olarak işaret edip toplumsal ve siyasal atmosferi sürekli teyakkuz halinde tutarak, uluslararası alandaki “vazgeçilmişliğini” ulusal bir “vazgeçilmezlik” görüntüsü ile etkisizleştirmeye çalışan Erdoğan yönetimi, diğer yandan, onun varlığından rahatsızlık duyduğunu artık gizlemeyen “Batı sistemi” açısından gelecek yeterince berrak değil.
***
15 Temmuz kalkışması, 40 yıldır devlete “sızdığı” söylenen, oysa 12 Eylül cuntacılarından başlayarak bu 40 yılın hemen tüm iktidar sahiplerince gizli ya da açık olarak desteklenen, devlete sızarak değil, davet ve teşvik edilerek yerleşen bir dinci cemaatin, ilişkide bulunduğu uluslararası güç odaklarının da destek ve yönlendirmeleriyle giriştiği operasyonların en kapsamlısıydı. Bu uluslararası destek ve yönlendirmenin boyutları –şimdiye dek yapılmış diğer operasyonlarda olduğu gibi bu son ölümcül hamle de de– henüz yeterince açığa çıkarılabilmiş değil. Başta ABD olmak üzere Batılı büyük güçlerin, en yumuşak tabirle “darbe girişiminden rahatsızlık duymadıkları”, olayların ilk saatleri itibarıyla açıkça ortadaydı. Türkiye gibi “müttefik” bir ülkedeki bir askeri kalkışma hakkında önceden “haberdar” olmadıklarını düşünmek de pek akıl kârı değil. Kürecik’teki üslerden sadece İran’ı, Rusya’yı “denetliyor” olamazlar!  O halde geriye, bu harekatın “ne kadar içinde” ya da “arkasında/yanında” oldukları sorusu kalıyor ki, 15 Temmuz’un ardında bıraktığı bir yığın “belirsizlik” içinde en önemlilerden biri bu.

Olaylar, üzerlerinden geçen zamanla birlikte daha iyi görülür/anlaşılır hale gelir. Hele bizdeki gibi, “olağanüstü hal” koşullarıyla dört koldan darbe soruşturmaları sürdürülmekte ve tiyatro oyuncuları bile kamudaki görevlerinden bu bahaneyle uzaklaştırılmaktayken, aradan geçen üç haftanın ardından birçok belirsizliğin ortadan kalkması beklenirdi. Ancak 15 Temmuz vakasının ilk günden beri dikkat çeken, belki de en karakteristik özelliği, üzerinden zaman geçtikçe olaya ilişkin soru işaretlerinin ve belirsizliklerin artması. Sadece darbecilerin uluslararası bağlantılarının mahiyeti değil; cuntanın emir-komuta zincirinden güvenlik ve istihbarat bürokrasisinin o geceki pozisyonlarına dek birçok şey net olarak bilinmiyor ve “herkesin farkında olduğu” bu belirsizlikler, “avam meclisi”nde tüm toplum tarafından açıkça konuşulsa da bir darbeyle iktidarına kast edilmiş olan siyasi iktidar ve –birkaç istisna dışında– basın yayın organlarında da sorgulanmıyor.

Yine de iktidara yakın medya organlarının yayınlarından, yönetimin 15 Temmuz girişimiyle ilgili olarak ABD/Batı bağlantısına dair işaretlere (hiç değilse sezgilere) sahip olduğunu anlıyoruz. Özellikle Erdoğan’ın ABD’li yetkililere yönelik sert çıkışlarında da bu bilginin/sezginin öfkesine dair izler görülüyor. Ancak bu nihai bir restleşmeye, Cumhurbaşkanının önümüzdeki salı günü yapması planlanan Rusya ziyareti ve Putin görüşmesi nedeniyle gündeme getirilen “eksen değişimi” hamlesine varır mı? New York Times gazetesinde perşembe günü yayınlanan ve “Türkiye’nin güvenilir bir müttefik olup-olmadığını, Batı’nın ilke ve uygulamalarını ne derecede kapsadığını, NATO olmadan sürekli gelişimini ve güvenliğini nasıl sağlayacağını görmek zor”sözleriyle sona eren zehir zemberek başyazısı böylesi bir maceraya verilecek “tepki”nin şiddetini gösteren bir tehdit gibi okunabilir. Aynı yazıda “Washington, Türkiye’nin Rusya ile daha yakınlaşabileceğini düşünüyor” denmesi de Türkiye’deki yönetimin böyle bir eğilim gösterebileceğini teyit ediyor. Bu, “kendisinden vazgeçildiğini” düşünen/anlayan bir iktidarın, ümitsizce bir “son şans” denemesi olarak gerçekleşebilir mi? Böylesi bir macera bir tür “ontolojik zıtlık” doğuracak ve “varlığın tabiatına aykırı” olacağından ömrü sınırlı kalacaktır. Zira, şimdi Erdoğan/AKP liderliğinde konsolide olmuş bulunan Türk sağcılığının tüm fraksiyonları, İkinci Dünya Savaşı sonrası “Batı bloku” içinde yer alan ülkelere dayatılan antikomünist özden türemiştir. İslamcılık da dahil olmak üzere Türk sağcılığı, içinde doğup beslenip büyüdüğü Amerikancı/antikomünist zeminin dışında hayatta kalamaz.
***
İkinci Dünya Savaşı sona ermekteyken sosyalist ülkeler dışındaki 44 BM üyesi tarafından imzalanan BrettonWoods anlaşması dünya kapitalist sisteminin para-kambiyo standartlarını imzacılar için “kıble” haline getiriyordu. Türkiye, bu anlaşma uyarınca 7 Eylül 1946’da parasını dolar karşısında devalüe etti ve artık ABD öncülüğündeki uluslararası kapitalist sistemin yörüngesine oturdu. “Çok partili” yaşama geçişin ve tüm ülkeyi kasıp kavuran bir antikomünizm fırtınasının da aynı yıl başlaması tesadüf değildir. Türkiye’de sağcı siyasetin ikiyüzlülüğünün bir büyük nişanesi olarak 1946-47, hem “hürriyet, demokrasi” nidalarıyla çok partili yaşama geçişin hem de McCarthyci bir komünist cadı avının eş zamanlı yürütüldüğü yıllar oldu. Eylülde parasını dolar karşısında diz çöktüren Türkiye’nin aralık ayında “çok partili hayat” vesilesiyle kurulmuş Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi ile Türkiye Sosyalist Partisi’nin kapısına kilit vurması şaşırtıcı olmasa gerek. DP ve CHP’li yetkililerin birbirlerine en ağır hakaret olarak “komünist” ya da “komünist yatakçısı” sözlerini kullandıkları bu dönem, bir ABD/IMF/NATO peyki olarak Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu gerici, dinci, işbirlikçi sağın “yeni” bir motivasyonla imal edildiği dönemdir. Mevcut burjuva sınıfların ve yüksek bürokrasinin de açıktan desteğiyle, solcular, komünizm ve “Moskof”un şeytanlaştırıldığı, Amerikancı bir yeni irtica! 6. Filo’yu protesto eden solcu gençlere baltalarla saldırıp filonun firkateynlerine karşı namaza duran modern Türk İslamcılığında Amerikan yanlılığı, “ölene dek” taşınacak bir doğum lekesidir. Bugün başlarına gelenlerin de bu Amerikancılıktan kaynaklandığını, yıllarca devletin içine içine taşıdıkları ve şimdi kanlı bıçaklı oldukları “din kardeşlerinin” de o Amerikancı antikomünist havuzun bir mutantı olduğunu artık can havliyle anlasalar bile yazgılarını değiştirmek için yeterli donanıma sahip değiller. “Düvel-i Muazzama ile arayı bozmamak” için 31 Mart Ayaklanmasının arkasındaki dış güçler hakkında soruşturmaya izin vermeyen İttihatçı Mahmut Şevket Paşa’dan daha fazlasını yapamazlar.

www.evrensel.net
ETİKETLER Hakkı Özdal