Hayata sahip çıkalım ya da  havuzun tıpasını çekelim!

Hayata sahip çıkalım ya da havuzun tıpasını çekelim!

Hayatın Sesi TV Program Koordinatörü Arif Koşar, hükümetin cezalarla baskı altına almaya çalıştığı Hayatın Sesi’ne sahip çıkmanın önemini yazdı.

Arif KOŞAR*

Bir süredir ismini değiştirmek zorunda kalmış Hayatın Sesi Televizyonu’na art arda gelen cezaları konuşuyoruz. Tabii ölüm ve katliamların fışkırdığı, 80 ilde IŞİD hücrelerinin kaynadığı, ramazanda sigara içenin bile ağzının ortasına yumruğu yediği, yoksulluğun işsizliğin sırtında dörtnala gittiği, adaletsizliğin arşa vardığı bir ülkede bir televizyon kanalının aldığı 3-5 ceza ne kadar önemli olabilir ki?
Maalesef epeyce önemli...
İki sebepten...
Birincisi; normalde üç kuruşluk habercilik değerine sahip olmayan havuz gazete ve televizyonlarının kanal listesi ve gazete bayilerini doldurduğu şu günlerde gerçeğin ortaya çıkarılması açısından muhalif seslerin yaşaması, yaşatılması en önemli işlerden birisi. Aksi halde memlekette olup bitenlerin bir biçimde ortaya çıkarılması, bireysel katkılar dışında söz konusu olamayacak.
İkincisi; havuz medyasının dışında olduğu düşünülen eskinin “anaakım” haber kanallarının, koca koca “laik” medya patronlarının kendi meşreplerine uygun bir biçimde nasıl hizaya geldiğini hep birlikte gördük. Hükümet ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ne dediyse “leblebi”yi anladılar, sınırları aşmadılar, paşa paşa kapalı yüzme havuzu oldular. Dolayısıyla TÜRKSAT’ta kalmış, bir elin parmaklarını kesinlikle geçmeyen muhalif televizyonların bu çamur havuzunun karşısında ayrı bir anlamı var.
Hayatın Sesi’ne gelen 5 cezanın ardından söylenen şu: aynı suçu işlerseniz 10 güne kadar yayın durdurma, tekrarı halinde yayın lisansının iptali yani kapatılma...
Her tipik faşizmin ve otoriter/baskıcı yönetimin en önemli göstergelerinden birisi medyanın “tek ses”e indirgenmesidir. Suudi Arabistan’dan Rusya’ya bütün örneklerde bunu görmek mümkündür. Tam da bu nedenle demokratik hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırıldığı muhafazakar, gerici, faşist bir rejime doğru sürüklenirken “basın özgürlüğü” yine merkezi gündemlerden birisi haline gelmiştir.

BİR DE HAYATIN SESİ

Şimdi... Bu genel tabloda Hayatın Sesi için de ayrıca söylenecekler, söylenmesi gerekenler, elbette var:
* Hayatın Sesi, kuruluşundan bugüne, açıkça, taraf olduğunu ilan etti. Ülke; bir yanda rantiyeciler, para babaları, kapitalistler, sosyete takımı ve tecavüzcüler; diğer yanda alnının teri ile geçinenler, işçi sınıfı ve emekçiler olarak bölünmüşken; bu bölünme iyice net olsun dedi. Yerini işçi, emekçi ve onların aydınlarından yana belirledi.
* Fabrikalarda, işyerlerinde, mahallelerde kumbaralara atılan birer liralık dayanışma ve katkılarla, evlilik yüzüklerinin satılmasıyla, emekle, umutla kuruldu.
* Holding bünyesinde HES, termik santral, inşaat işinin yanında bir de televizyon işi yapılan bir kurum olmadı. Ticari amaçları benimsemedi, her türlü yalanı söyleten kâr güdüsüyle hareket etmedi. Hiçbir sermaye grubuna teslim olmadı.
n Sadece Soma, Ermenek, Esenyurt’taki iş cinayetlerini değil nerede bir baskı, bir grev, bir hak arama mücadelesi varsa işçileri ekranlarına taşıdı. Onların hayatlarının ve mücadelelerinin sesi oldu. Kapitalizme karşı sınıf mücadelesini güçlendirmeyi ilke edindi.
* Kararlar, tüm çalışanların katıldığı toplantılarla alındı. Demokratik ve kolektif bir organizasyon yapısı hakim kılındı.
* Kadını ikincilleştiren dil, üslup ve içeriğe karşı yaşamın her alanındaki cinsiyet ayrımcılığını reddetti. “Kadın televizyonu” oldu.
* Televizyonlardan adım adım çıkartılan ve neredeyse kalmayan kültür-sanat programlarına özel bir önem verdi. Sinema, tiyatro, edebiyat, kültür programlarını eksik etmedi.

HATIRLAYALIM...

Soma’da, henüz katliamın gizlenmeye çalışıldığı günlerdi... Yani hükümet, çok değerli, bol bol ödül dağıttığı patronunu gözden çıkarmamıştı. Elbette Soma madenciliğinin patronunun da gönlü hükümet sevgisiyle doluydu. İşçiler uzatılan mikrofonlara adım adım katliama gidişi gösteren çalışma koşullarını anlatıyor ama bunları göremiyordu. Gösterilen “acı bir kader”, “fıtrat”, sebebi belirsiz bir “felaket”ti.
Peki, alınmayan önlemler, cinayet, sermayenin kâr hırsı, hükümetin görmezden gelmesi ve teşvikleri... Bunların esamesi okunmuyordu.
O dönemde henüz 3G’miz olmadığı için sağdan soldan toparlayarak günlüğü 750 liradan kiraladığımız 3G ile Soma’ya giden ekibimiz günlerce kesintisiz canlı yayın yaptı. Soma gerçeğini Türkiye Hayat TV’den öğrendi. İşçilerin holding medyasına tepkiyle söyledikleri; “Bunları da yayınlamayacaksanız biz hiç konuşmayalım” haykırışı da dahil gerçek tüm çıplaklığıyla yayınlandı. Kimisi hükümeti kimisi patronu korurken, gerçekler ikisini de gömdü.
Diğerleri penguen belgeseli verirken Gezi’yi direnişi, coşkusu ve isyanıyla günlerce kesintisiz yayınladı.
Roboski’de herkes susarken konuştu... Hükümetin askeri operasyonlarına, katliamlarına karşı yılmadan “barış” dedi.
Benzer örnekler Ermenek, Kobanê, Cizre, MİT TIR’ları ve gizlenmek istenen ne varsa onun için de geçerlidir.
Baskılar artıyor. Dört bir yanımız havuz... Sadece bize değil, tüm muhalif medyaya... Tutuklama, kapatma, para cezası, tehditler...
Ancak.. Devrilmeyen, gitmeyen hiçbir gericilik yoktur. Ama gazetesiyle, televizyonuyla emekçilerin ve halkın sesi olmazsa, bu derdi, daha fazla çekeceğimiz de kesin. Bu yüzden havuzun tıpasını hep birlikte çekelim...

* Hayatın Sesi Program Koordinatörü

Son Düzenlenme Tarihi: 17 Temmuz 2016 09:04
www.evrensel.net
ETİKETLER Arif Koşar