Caroline, Susannah, Millicent ve bizim hikâyemiz

Caroline, Susannah, Millicent ve bizim hikâyemiz

Düşünün bir, evli ve çocuklu bir kadınsınız, eşiniz size kötü davranıyor… Ne yaparsınız? “Boşarım o kocayı” dediğinizi duyar gibiyim.

Müslime KARABATAK

Düşünün bir, evli ve çocuklu bir kadınsınız, eşiniz size kötü davranıyor… Ne yaparsınız? “Boşarım o kocayı” dediğinizi duyar gibiyim. Peki, biraz daha ayrıntıya girelim. Evli olduğunuz adam çalışmanızı istemedi, zaten siz de işyerlerindeki düşük ücretler, taciz, mobbing gibi sıkıntılar yüzünden zorluk çekiyordunuz. E bir de çocuklar olunca, onların bakımı sizin üzerinizde kaldı. Artık çalışmak isteseniz bile kreşlerin ücretleri sizin alacağınız ücret kadar olunca, mecburen evde çocuk bakmak zorunda kalan işsiz bir kadın oluverdiniz.
Düşünceler gelip gidiyor; “Boşanırsam rahat ederim, kurtulurum o adamdan…”, “Ama çocuklar küçük, bir başıma nasıl bakarım onlara”, “Hem işsizim, nasıl olacak?”, “Aman, bana şimdiye kadar ettiklerini çeksin, açarım davayı, nafakayla da çocuklarıma bakarım. Hem daha iyi bakarım”… Yüzyılların düşünceleri, stresi bunlar. Yüzyıllardır kadınlar gerek evde, gerek sokakta, gerekse mahkemelerde ya da meclislerde daha iyi bir evlilik, daha iyi bir yaşam için bir araya gelmişler. O streslere antidepresan olarak birlikte mücadele yolunu seçmişler. 

BİR KÖLE, SAHİBİ İÇİN NEYSE…
Yaklaşık 150 yıl önce Englishwoman’s Review dergisinin editörü “Amerika’daki köle, sahibi için neyse, bu yasa evli bir kadını da kocası için öyle kılıyor” diye yazdığında İngiltere’de evlilik kadınlar için şu demekti:
- Evlenirken bir kadın tanrının huzurunda kocasına ne olursa olsun sadık kalacağına yemin etmek zorundaydı.
- Kadının sahip olduğu her ne varsa (ister kazanmış olduğu ister mirasla geçen mülk olsun) evlendiği andan itibaren kocasının malı sayılıyordu ve erkek ölse dahi kadın o mülkte hak iddia edemiyordu.
- Erkeğin kadın üzerinde sahip olma hakkı bulunduğu için isterse şiddet uygulayabilirdi ve elbette bu suç olarak görülmüyordu. Hatta evlilikle ilgili bu yasa evlilik içinde tecavüzü de suç olarak görmüyordu.
- Eğer bir erkek karısını aldatırsa bu boşanma sebebi sayılmıyordu, ancak boşanmaya karar veren bir erkek kadının aldattığını ileri sürerek bunu gerçekleştirebiliyordu.
- Evli kadınların mülklerine dair hiçbir hakkı olmadığı gibi çocukları üzerinde de hak iddia edemiyorlardı. Bütün çocuklar babaya “ait” olarak doğuyordu. Eğer boşanma gerçekleşirse (bu her ne kadar erkeğin yüzünden olsa bile) çocukların vekâleti doğrudan babaya geçiyordu ve kadına çocuklarını bir daha göstermeme hakkına sahipti.
- Evlilik içinde bir hakkı olmadığı gibi yaşamın her alanında da kadının her davranışı, parası, borcu ya da her ne olursa olsun, yasal olarak erkeğin sorumluluğundaydı. 
Bir kadının evlenmemeyi seçmesi de düşünülemiyordu çünkü evli olmayan ya da boşanmış bir kadın toplum tarafından dışlanıyordu. 

CAROLİNE’İN MÜCADELESİ
Caroline Norton, kocası tarafından şiddet gören ve aldatılan bir kadındı. Kocası çocuklarını görmesini engellemişti ve boşanabilmek için Caroline’in babasının arkadaşına Caroline ile ilişkisi olduğuna dair dava açtı. Caroline’in yasalar karşısında kendini savunması imkânsızdı, çünkü evli bir kadın yasalar karşısında kocası tarafından temsil edilebilirdi ancak. Dava kabul edilmedi ama Caroline toplum önünde küçük düşmüştü. Bu sefer Caroline boşanmak istedi ama onun böyle bir hakkı olmadığı için boşanmalarına izin verilmedi. Çocuklarının vekâletini alabilmek için ve kendisine her türlü kötülüğü yapan kocasından boşanabilmek için yılmadan uğraştı Caroline. Aklına gelen her türlü yolu denedi, politikacılara ulaştı, dilekçeler yazdı, bildiriler kaleme alarak boşanma arzusunu bir kampanyaya dönüştürdü.
Onun sayesinde her ne kadar yetersiz olsa da boşanma konusunda bazı değişiklikler yapıldı yıllar içinde. 1839’da ilk defa kadınlara 7 yaşından küçük çocuklarının velayetini alma hakkı verilmişti, o da ancak döneminin Adalet Bakanı (Lord Chancellor) izin verirse ve eğer kadın “iyi” bir karaktere sahipse! Boşanma 1857 yılında Evlilik Davaları Yasası’yla daha “ucuz” oldu. Ondan önce boşanmak isteyen eş (yani erkek olanı) kendi evliliğini sonlandırabilmek için yüklü bir para ödeyip özel bir yasal izin alarak boşanabiliyordu. Bu yasayla boşanma masrafları daha azalmış oldu, fakat kadınların eşitliğe ulaşmasında pek de etkili olmadı. Çünkü bir erkek kadının onu aldattığını ileri sürdüğünde boşanma isteği kabul edilirken, kadının kocasının aldattığını ve ayrıca “kötü bir eş olduğunu” kanıtlaması gerekiyordu. 

KENDİ CÜZDANI ÜZERİNDE BİLE… 
Caroline’in ve onun gibi mücadele edenler sayesinde bazı değişiklikler olsa da kadınlar hala evlilikleri içinde eşit değillerdi. Susannah Palmer 1969 yılında kocasını bıçakladığı için yargı karşısına çıkarıldı. Kendisine sürekli şiddet uygulayan kocası onu ve çocuklarını terk edip gittiği halde, sürekli gelip kadıncağızın zar zor kazandığı neyi var neyi yoksa alıyordu. Susannah bu duruma artık dayanamadığı için kocası sarhoş bir halde gelip tekrar dövmeye kalktığında onu bıçaklamıştı. Susannah suçlu bulunarak hapse gönderildi. Kocası ise cezasız kaldı, çünkü karısının sahip olduğu her şey aslında yasal olarak onun olduğu için suçlu değildi! 
Başka bir hikâye de İngiltere’nin ünlü oy hakkı savunucularından Millicent Fawcett’e ait. Millicent zaten bir kadın hakları savunucusu olduğu için kadınların nelerle uğraştığını iyi biliyordu ve bunu değiştirmek için verilen mücadelenin içindeydi. Bir gün yolda yürürken cüzdanını çaldırdı. Hırsız yakalanıp mahkemeye çıkarıldığında, Millicent, hırsızdan daha kötü durumda olduğunu fark etti. Çünkü hırsız “Millicent Fawcett adlı şahıstan Henry Fawcett’e ait olan cüzdanı çalmaktan” suçlanıyordu. Öyle bir durum ki kendi cüzdanı üzerinde bile hak sahibi olamıyordu bir kadın. 

ANLATILAN BİZİM HİKÂYEMİZ 
Verilen mücadelelerle kadınlar zamanla yasalarda değişiklik yaptırmayı başarabildiler. Evli Kadınların Mülkiyet Komitesi, yaptığı çalışmaların ilk meyvesini 1870’te Evli Kadınların Mülkiyet Yasası ile aldı. Artık kadınlar kendi mal varlıkları üzerinde hak iddia edebiliyorlardı, yalnız kadın hala kocasına dava açma hakkına sahip değildi. 1882’de çıkan yasa ise kadına bu hakkı da tanıyordu artık. 1893 yılında çıkan yasa daha tamamlayıcı oldu. Evli bir kadın bekâr bir kadınla aynı haklara sahipti ve ailesinden kalan miras üzerinde kendisinden başka kimse hak talep edemezdi.
Bu anlattıklarımız 150 yıl öncesinin hikâyeleri. Bizim hikâyelerimiz de bu derginin diğer yazılarında. Farkını benzerliğini konuşup değerlendirme yapabiliriz. Ama yapmamız gereken en önemli iş, bugüne de, 150 yıl öncesine geri dönmeye razı olmamak. 


 

www.evrensel.net