Hayatının iplerini kimseye vermeyen bir Şahika

Hayatının iplerini kimseye vermeyen bir Şahika

İlk randevusuna gecikmiş olmanın verdiği telaşla, gürültüyle açtığı asansör kapısının önünde tanıştık onunla.

Meltem TEKER

Ahhh Şahika… Bilindik baskı ve şiddeti günahlarına siper eden acımasız bir babadan olma, onun ikinci eşinden doğma, çocukluğundan beri sığındığı her kapıdan kovula kovula bugünlere gelen Şahika… 
60 yaş görüntüsünün ardında son derece kırılgan bir kız çocuğunun hassasiyetini taşıyan bu kadın, hayat hikâyesiyle de, hala sürmekte olan mücadelesiyle de “Olmaz bu kadar” dedirten cinstendi…  
İlk randevusuna gecikmiş olmanın verdiği telaşla, gürültüyle açtığı asansör kapısının önünde tanıştık onunla. Benimle birlikte salondaki herkesi şaşırtan, ürküten, duygulandıran, kısacası “insan” olanın asla kayıtsız kalamayacağı tanışma… Şahika’nın elinde uzun bir ip, ipin sıkıca bağlı olduğu kelepçe ve kelepçeden ellerini kurtarmak için debelenen dünya tatlısı bir erkek çocuğu… 
“Merhabalar, çok geç kalmadık umarım. Ben Şahika, siz de Meltem Hanımsınız değil mi?” Bir eliyle ağrılı belini kavramış diğer eliyle ipi çekiştirerek,  kendisine yöneltilmiş soran bakışları yara yara ağır aksak yürümeye başladı koridorda. Oturmaları için yer gösterilince telaşı da azalmış oldu. Onun nazarında artık klasikleşmiş muhabbete başlamıştı bile. “Birazdan sakinleşir amcası. Ortamı yabancıladı şimdi. Ağır otistik teşhisi koydular. 19 yıldır çekiyoruz böyle…” 
Diksiyonundan, davranışlarından, saçının teline varıncaya kadar taşıdığı asaletin izlerini, onu dinleyen herkese, tek tek sergilemekteydi… Kendisine sıra geldiğinde oğlunu kalorifer borusuna sıkıca bağlayıp, daha çok etraftakileri rahatlatan tembihler sıraladıktan sonra tedavi odasına aldık onu. Bütün gücünü kapının önünde bırakıp, yorgun bedenini sedyeye uzatırken mücadele dolu bakışlarını söndürmüş, tüm yaşantısını beklemeye almıştı adeta… Gayri ihtiyari sarf ettiği “Bana ötenazi yapın” cümlesi bizi de olduğumuz yere çakmayı, yapmakta olduğumuz işleri, kısacası akıp giden her şeyi dondurmayı başarmıştı.
Gözyaşlarıyla geçen ilk seans, onun çileli yaşantısına ilk dokunuşlar, teselli veren cümleler, aramızda düzeyli bir dostluğun perdesini de aralamaya başlatmıştı aslında... Olgun tavırlarıyla verdiği kimlik bilgileri, formalite yazışmalar, imzaların ardından gittikçe ısınan, kâh güldüren, kâh sızlatan sohbetlerimiz başlamıştı bile. Neresinden bakarsanız bakın, gerçek bir kadın mücadelesinin dehşet verici manzarasını resmediyorduk artık. 
 

KÜÇÜKTÜM, ANLAMAMIŞIM DEMEK Kİ…
“Çocukluğumda ilk hatırladığım anım annemden ayrılışımızdır. Sanırım 3 yaşındaydım. Köylüler toplanmıştı bize.  Ağlayanlar, bağıranlar… Kardeşlerimle toprak yola savruluyoruz. Annemizin eteklerine yapışmışız, bizi bırakmasın diye yalvarıyoruz. Erkek kardeşlerim yetiştirme yurduna verildi. Kız kardeşlerimle ayrı ayrı akrabaların yanlarına dağıtıldık. Ben, annemin kuzeninin evine düşmüştüm. Disiplinli bir askeri doktordu kendisi. Çok odalı, bana göre dünyanın en büyük evinde üç kuzenle yaşamaya başlamıştım.” 
Karadeniz’in küçük bir köyünden getirilmiş Şahika, bu çok odalı evde “çok”ları sığdırmaya başlamıştı minik yüreğine. Yasaklar çoktu; pencereden dışarıyı seyretmek yasak, üstünü kirletmek yasak, oyunda kazanmak hatta oyuna dalmak bile yasaktı. Zihninde bulduğu anı kırıntılarıyla gözleri doluyor; “Benden sofrayı kurmam istenmişti. Küçüktüm anlamamışım demek ki… Kapının arkasına sinmiş beklerken sırtıma, kafama indirdikleri oklava ve tepsiyle öğrettiler bana sofra kurmayı.” Evin sakinleri, kendilerine göre neyin hata, neyin doğru davranış olduğunu öğretene kadar hırpalanmadık yer bırakmamışlardı minik kızda… 

SENİ BESLEDİĞİM YETMİYOR MU!
Mahkûm edildiği karanlık açmazlara inat, içinde başlayan “okuma aşkı” onun tüm hayatına ışık tutacak kıvılcımı tutuşturmuştu bile. Evin hemen yakınındaki ilkokula kayıt edilmişti. Başı önünde yürüyerek gitme şartıyla da olsa, evet gidiyordu okuluna… Kalbini pır pır yerinden oynatan, umutlarını filizlendiren, çiçek çiçek çoğaltan okuluna. Elbette başarılı bir ilkokul mezuniyetinden sonra ortaokula yazılma, artık ergenlik çağını yaşama mücadelesi başladı sonra. 12 yaşındaydı ve hayatında istediği, istemediği her şeyin ayırdına varmaya başlamıştı artık. Evin hanımının “Seni beslediğim yetmiyor mu? Üstüne okutacak mıyım?” cümlesi kendi deyimiyle “hala kulaklarında çınlıyor.” Kuzenleri tartışmasız en seçkin okullara gönderildiler. Bu oldukça doğaldı. Doğal olan başka bir şey vardı ki artık Şahika genç kız oluyordu ve bir an önce evlendirilmeliydi.
“Bir gün eve telefon geldi. Yanılmıyorsam adının Muzaffer olduğunu söyleyen biriydi telefon eden. Şule adında arkadaşını arıyormuş. Yanlışlıkla bizim evi aramış. Ben de kendimi Şule olarak tanıttım. Pastanede buluşmaya kadar vardı iş. Bir de baktım ne göreyim? Karşımda Siyasal Bilimler Fakültesi öğrencisi genç. Ben ise karşısında küçücük bir kız. Hiç hesap sormadığı, incitip kırmadığı birkaç sohbetle kaldı arkadaşlığımız.”
Ev halkının, Şahika’yı evlendirme daha doğrusu başından atma mücadelesiyle birlikte olaylar dramatik boyuta gelmeye başlamıştı. Her ne kadar şehir hayatı yaşasalar da dedikodu, ev ziyaretlerinin komşu sohbetlerinin, konken partilerinin vazgeçilmeziydi. Evin hanımı olsun, Doktor Bey olsun, onlar için artık ortada “namus” meselesi vardı. Hesabı, günahı, vebali ne varsa bu gençlerden sorulacaktı. Önce kemikleri kırılıncaya kadar dövüldü Şahika. Kaldırıldığı hastanede devam etti dayak faslı. Kızlık muayenesi, teşhir edilmesi, onur kırıcı ne varsa yaşatıldı o küçücük bedenine. Olanlara tanıklık eden diğer hekimler,  “Dostluğumuzun bozulmasını istemiyorsanız karışmayın” denilerek bertaraf edilmişlerdi. Kısacası, kocaman insanlar küçük bir çocuğun yanında olamıyorlardı. Askeri darbe dönemi işte… 
Hastanede temizlik personeli olarak çalışan, yenge dediği, akrabası olan bir kadın, kol kanat gerer Şahika’ya. Tek göz evinde bakar yaralarına, ortak olur bir türlü uyutmayan kırık acılarına. Muzaffer Bey de unutulmamıştır elbette. Atıldığı hücrede falaka cezasına çarptırılmıştır günlerce.
Artık karar verme zamanı gelmişti. Şahika, ya kaldığı yerden devam edecek ya da yeni bir hayata “merhaba” diyecekti. Yanında kaldığı kadının desteğiyle aldığı yeni karar, son gece uyutmadı onları. İstanbul’da yaşayan kız kardeşinin yanına gidecekti. Hatta orada, çok istediği okul hayatına bile kavuşacaktı. Elinde, kız kardeşine ait bir fotoğraf, adresin yazılı olduğu kâğıt parçası, yengesiyle birlikte biriktirdiği üç beş kuruş para, “Büyük İstanbul Yolculuğu”nda yoldaşlık etmişti ona. 

HER ŞEY ÇOK KÖTÜYKEN OKUMAK ÇOK GÜZELDİ
“Eskiden şehirlerarası otobüsler, Mecidiyeköy’den geçerdi Meltem Hanım. İndim orada. Elimdeki adrese güveniyorum bir tek. O da yanlış çıkmaz mı? Kaldım fotoğrafla baş başa. Ama umudumu hiç yitirmiyorum. Hiç kimsenin evine girmiyorum. İkram kabul etmiyorum. Tek isteğim var; kız kardeşimi bulmak. İnanılmaz bir şey oldu. Kardeşimin eşini tanıyan biri çıktı karşıma. Para karşılığı ona götürebileceğini söyledi. Öyle de yaptı. Beyoğlu’nun arka sokaklarında buluştum onlarla. Dünyalar benim olmuştu. Kardeşimi bulmuştum.”
Bir yıl kadar kardeşi ve onun madde bağımlısı eşiyle “çok kötü semtlerin, çok kötü evlerinde, çok kötü hayatlarla” bir arada yaşamış Şahika. “Her şey çok kötüyken okumak çok güzeldi” demeden edemiyor. Durumunu düzeltir düzeltmez arkadaşlarıyla ev tutup ayrılmış Beyoğlu’ndan. Öğrenciliğin yanında, eli ekmek tutan cevval bir genç kızdı artık. Beyazıt’ta işportacılık yapan, akşamları Pertevniyal Lisesi’nde öğrenim gören, bununla yetinmeyip İngilizce kursuna bile giden güzeller güzeli Şahika… Çok şey görmüştü, çok insan tanımıştı. Düşmek nedir iyi biliyordu artık. Kalkabilmeyi de… 
Yaşadıklarını kaleme aldığımı söyleyince, dirilen ses tonuyla o kadim cümlelerini de döküverdi dudaklarından. “Birlikten güç doğar Hocam. Birlik olamazsan mücadele edemezsin. Çok değerli arkadaşlarım oldu. Emeğiyle yaşayan insanlardı. Zor günlerde destek olduk birbirimize. Bakkaldan ekmek alamadığımız, susuz, tüpsüz kaldığımız günler. Ev sahibi elektriğimizi kesmişti. Pazar yeri tahtalarını toplar yakardık ısınmak için. Beş altı arkadaş bir evde yaşadık. İşportacıydık. Onlar yakalanırdı zabıtaya, ben yakalanmazdım.” Bir gün kızmış amirleri. “Onu neden yakalamıyorsunuz?” diye sormuş. “Amirim” demiş zabıtalar, “Çok hızlı kaçıyor, tutamıyoruz.” Zabıtadan kaçtığı bir gün, elektrik direğini insan zannetmiş Şahika. Vurur geçerim diye hesap yapmış ve kafasını direğe vurarak bayılmış oracıkta. Kaldırıldığı hastanede bile namına laf getirtmemiş elbette… Zabıtanın asla yakalayamadığı işportacı Şahika…
Okul ve kurs çevresiyle birlikte hayatı, çevresi de şekillenmeye başlamıştı zamanla. Valilikte memur olmayı da başarmıştı, entelektüel ortamlarda yer almayı da… Hatta girdiği her yerde, hangi engelle karşılaşırsa karşılaşsın kadın haklarını savunan, kazanan Şahikaydı o. Bir sabah işyerinde makam odasına çağırılır. Kendisine, giymiş olduğu diz hizası eteğinin, merdivenden çıkarken yüksek sesle gülmesinin hesabı sorulur. O anda gülme tuttu ikimizi de. Günümüzde mevcut iktidarın en büyük sorunu da bu diye… Ne giyeceğine, nerede nasıl güleceğine karar verebilen kadın… 
Arada bir hatırı sayılır kısmetler çıkmış karşısına. Mesela, iyi aile çocuğu Üsteğmen Çetin Bey. Feodal değerleri, kadını yıpratan tavırları, sunmadığı saygıyı karşısından beklemesi, uymamış kafasına. Bir yemek masasında bırakıp çıkmış, terk etmiş oracıkta. “Dişimle tırnağımla kazandığım özgürlüğümü teslim edemezdim” diye açıklıyor sebebini.
 

‘MERHAMETİNDEN ETKİLENDİM’ 
Çok sonra tanışmış eşiyle. Hukuk Fakültesinde öğrenci, Antepli, orta halli muhafazakâr aile çocuğu Ömer Bey. “Merhametinden etkilendim” diye açıklamaya çalıştı bu kez. Hayatı boyunca yerini dolduramadığı  “güven” eksikliği çıkmıştı şimdi ortaya. Hiç olmayan babanın, hiç sağlayamadığı güven duygusu... Hayatı boyunca, tek başına, kendi güvenliğini sağlayabilmiş bu kadın, ilk kez güvenmek ihtiyacını karşılayacak bir erkeğe “evet” demişti.
Mutlu bir beraberliğe adım attıkları yıllarda Şahika, üniversite hayatına “Merhaba” demişti bile. Hayatın ona ördüğü tüm tuzakları alt etmiş, feleğin çemberinden geçmiş, aydın, idealist bir öğretmendi artık. Başka ne isterdi hayattan? Hele de dünya tatlısı oğlunu kucağına almışken… Almıştı almasına da yolunda gitmeyen bir şey vardı. Oğlu ile göz teması kuramıyordu bir türlü. Sebepsiz ağlamalar, huysuzluklar, bitmeyen tahliller, araştırmalar, “Allah’ım yavrumla sınanmayayım” yakarışları…
“Evlat bu Hocam. Ciğerin parçası. Önce malulen emekli olmak zorunda kaldım. Sonra da eşimden…” cümlesinin sonunu getiremiyor...  Hayatının iplerini kimseye vermeyen Şahika yavaş yavaş doğruluyor, salona geçiyor, 19 yaşındaki oğlunun ipini eline doluyor. Aynı yumuşak edayla bizlere dönüp soruyor; “Buradan Mecidiyeköy’e otobüs var mıdır?

www.evrensel.net