Başkalarının çocuklarını sevdiğimizde savaştan uzaklaşırız

Başkalarının çocuklarını sevdiğimizde savaştan uzaklaşırız

Ahmet Mümtaz Taylan, Evrensel Pazar'da Ayşen Güven'in sorularını yanıtladı.

Ayşen GÜVEN

Su ayarı tutmaz hale gelen ruh halimiz, sabah iyi uyanıp iki saat sonra hayattan nefret eder vaziyette gün sonu raporunun çıktısını alıyor. Sevinmemek güç, sevmemek imkansız ama hep bir huzursuzluk, hep bir suçluluk, fonumuzda hep bir hüzün... Bir taraftan da mesela çiçek açmışsa ağaçlar ne olmuş denir mi! Ya da bir bebeğin gülüşüne kayıtsız kalınır mı! Nasıl kahkaha atılmaz kartopu oynarken hafifçe kayıp düşüşümüze.... Gülme denir mi o an için! Pek çoğumuz bu med cezirin ortasında şimdi. Hüzün ve mizah arasındaki mesafe nedir, kaç arşın tutar. Bir üstatla buluştuk bu hafta, bence bu çelişkinin muhatabı olur kendisi. Çünkü Ahmet Mümtaz Taylan imzasını attığı her işte bu mesafeyi yoğurur bence, sonra siz anlarsınız o makasın aslında ne kadar dar olduğunu hatta akraba bile çıkarlar sonunda. Hep çok istediğim bir söyleşiyi nihayet yapmanın iç huzuru ve Taylan’ın hoşsohbetine hiçbir zaman yetmeyecek vuruşun el sıkılığıyla pazarınıza misafiriz. Dahasını buyursun o anlatsın, hep beraber dinleyelim. Hatta o hep anlatsın. Hayatın kopuş ve bağlarından, tiyatrodan, yarına pek çok şey üzerine efendim. Ahmet Mümtaz Taylan’ın kendi tarifinden bir kahvaltıdan size ayırdıklarım...

Karakteristik bir özelliğiniz olduğunu da düşündüğüm bir yer var: hüzün ve mizahın sizde ve oyunculuğunuzdaki kesişimi. Hayatta ve sizde ikisi arasında nasıl bir bağ var?
Onlar çok yakın akrabadır. Birbirinden ayrılmayan, ayrılamayacak kadar yakın olan hem de... Aslında göbekten bağlıdır hüzün ve mizah. Bir şey gerçek değilse komik değildir. Komik değilse zaten gerçek değildir. İşte o aradaki göbek bağı da gerçektir. Mizah yeter miktarda gerçek içermiyorsa mizah falan değildir. Gülmek değerli bir şeydir ama akılla gülmek daha değerli bir şeydir. Akıldan bahsettiğimiz anda mizahın bir sürü olmazsa olmazını da söylemek gerekir. Onlardan biri de hüzündür. Öyle ağzınızı ayırarak saatlerce gülemezsiniz. Yasak anlamında değil, mümkün değildir. Muhakkak şakanın, mizahın, komiğin bir yerinde insanın canını yakan bir şey vardır. Bazı insanlarda onu fark etme geni var, bazılarında yok. Genetik bir şeydir yani (Gülüyor). Mesela bizim geçmiş büyük komiklerimizi düşünün: Dümbüllü’nün yüzüne baktığınız zaman hemen gülemezsin. Onda o derin çizgilerinde nakşedilmiş hüzün ve acı falan da vardır. Bunda bir tuhaflık da yok zaten, hayat böyle bir şey. Çok kalabalık bir şey. Sizin karakterinizi daha çok o kalabalıktan seçtiğiniz parçalar belirliyor zaten. Benimki de öyle oldu. Ben yapmadım aslında biraz genlerden geldi biraz da hayat yaptı.

Sanki bunlar kültürel yapımızda da var. Yani düğünde ayrı, cenazede ayrı gülme krizleri geçiren insanlarız...
Aynı şey tabiî ki. Bak Cem’e kızdılar, “Vay cenazede nasıl gülersin!” diye. Yahu niye gülmeyeceksin. Biz ölmedik ki, biz kaybettiğimiz bir arkadaşımızı, büyüğümüzü uğurlamaya geldik. Biz devam edeceğiz. Gülmek, gülümsemek devam etme gücüdür. Düğünler için de öyle. “Hem ağlarım hem giderim” ne demek? O biraz da hem ağlarım hem gülerimdir. Annesinden, ailesinden ayrılıyor ağlıyor, sevdiğine kavuşacak diye gülüyor. Niye gülünmeyecekmiş, hepsinde gülünür. Ben cenazelerde de gülerim. Saygısızlık olsun diye değil elbette; yaşamaya, ayakta kalmaya devam etmeye bir saygı duruşu o.

Bir de memleket şimdi olduğu gibi ağır ve acı gündemlerle kaynarken insan nasıl davranacağını bilemiyor. Gülmek suç gibi geliyor...
Güleceksen gündemin ortasında güleceksin bence. Doğrusu budur.

KİMSE TEK BİR SIFATLA ANILMAYI HAK EDECEK KADAR RENKSİZ DEĞİL

Dizideki karakteriniz yine çok sempatik ama biraz kafa karıştırıcı. Takip eden bütün arkadaşlarım aynı şeyi soruyor: “İyi bir baba mı kötü bir baba mı?”
Böyle düşünülmesine çok sevindim. Çünkü ben de kafa karıştırmaya çalışıyorum. Çünkü kafa karışıklığı da çok gerçektir ve bu nedenle de komiktir.
Bayram Cevher karakteri Mahinur Ergun’un deneyimli, usta ve kıvrak kalemi ile benim naçizane oyunculuğumun birleşiminden doğan biri. Ben şöyle diyorum; iyi ve kötü bir adam. Ve başka şeyler de... Doğru ve yanlış, güzel ve çirkin... Dualiteyle biraz kafa bulan bir karakter. Çok beğendiğiniz bir anda son derece fevri ve sıkıntılı bir çıkış yapabilir. İçinden çıkılamaz bir belanın içindeyken birdenbire tereyağından kıl çeker gibi sıyrılabilir, denizi geçip derede boğulabilir bir karakter. Aslında çoğumuz gibi. Hiç kimse tek bir sıfatla anılmayı hak edecek kadar renksiz değildir. Benim oynadığım, oynamaya çalıştığım karakterlere de o haksızlığı hiç yapmıyorum. Bayram Cevher de hakkını vermeye çalıştığımız bir karakter işte.

Ben neredeyse hiç kötü karakter oynadığınızı hatırlamıyorum. Yanılıyor muyum?
Yok, doğru. Hemen hemen hiç kötü karakter oynamadım. Klişe anlamda kötü karakter tanımı için geçerli bu. Yoksa oynadığım bütün karakterlerde iyi ve kötü yanlar vardı. Oyunculuk bir tür rolünüzün avukatlığını yapmak gibi. Bir anlamda savunma sanatı da diyebiliriz. Doğrusunu yanlışını onu yargılamadan, içinde bulunduğu durumu da göz önünde bulundurarak dramaturjinin ışığında sergilemek. İyi ve kötü her an yerde değiştirebilir. Hayat kıyasla yürümüyor ya! Halbuki hem bireysel olarak hem sosyolojik açıdan biz kıyas kafasıyla yürüyoruz. Hayat böyle değil oysa. Onunla o, ötekiyle beriki hep bir arada; karmaşık, sataşık bazen barışık biçimde yan yana oluyor veya birbirini itebiliyor. Ben de bulduğum her fırsatta oynadığım karakterde, şaşırtıcı şeyler yapmaya dikkat ederim. Bu, tutarsızlık anlamına gelmez. Dramaturjik bütünlüğünü bozmadan, omurgasını kırmadan, karakterin çatısını başına geçirmeden insanın taşıdığı bütün çelişik halleri sergilemeye çalışırım. Benim için oyunculuğun eğlenceli yanı burası.

SOKAKTA İŞLER İYİ GİTMİYORSA DEMEK...

Bir dönem acılı, ağlatmalı velhasıl dram dizi furyası vardı. Yavaş yavaş “diziler tutmuyor” günleri geldi. Şimdi de sanki yeniden güldürüsü kuvvetli işler parlıyor gibi. Sizce bu neyle ilgili olabilir?
Sokakta işler iyi gitmiyorsa demek! Ben bilmiyorum da yani belki işte, evde, okulda yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. O zaman insan akşam eve dönüp de oyalanma kutusunu açtığı zaman biraz eğlenceli şeyler arıyor olabilir. Bütün gününüz dramla geçtiyse akşam da ağır dram seyretmek istemeyebilirsiniz.

VENEDİK TACİRİ HİÇ BU KADAR GÜNCEL OLMAMIŞTI

Gelirsek tiyatroya... Sizi sahnede görebilecek miyiz?
Ben en son 2000 yılında sahneye çıktım ama oyun yöneterek tiyatroya hep devam ettim, ediyorum da. En son iki üç yıl önce Keşanlı Ali’yi yaptım. Önümüzdeki yıl da projeler var. Bir veya vakit olursa iki oyun sahnelemek istiyorum. Erken olur anlatmak için ama ucundan söyleyeyim. Mert Fırat’la bir şey olacak. Detaylarını hayata geçtiği zaman konuşalım.

Sizin de yakından takip ettiğinizi biliyorum. Özellikle alternatif tiyatrolarla bu anlamda hem içerik hem biçim adına çok güçlü, geliştirici tartışmalar, yeni anlayışlar, eskilerin revizesi konuşulur oldu. Peki Ahmet Mümtaz Taylan bugün nasıl bir tiyatro anlayışı olması gerektiğini düşünüyor?
Ben üsluba bakarım tiyatroda. Metnin eskisi yenisi yoktur. Okumanın eskisi yenisi olur. Yani William Shakespeare’e nicel kafayla bakarsan çok eskidir, dört yüz yıllık tiyatro işte. Ama meselesine baktığımız zaman Venedik Taciri eskidi mi?

Nerde...
Tabiî. Venedik Taciri hiç bu kadar güncel olmamıştı. Hamlet’in meselesi mi eskidi? Hamlet hiç bu kadar güncel olmamıştı. Çehov... Ki rahmetli bağıra bağıra öldü “Ben komedi yazıyorum, anlamıyorlar” diye. İşte komedi o Slav hüznüyle akrabadır. Onlar eskidi mi? Hayır! Daha eskiye gidelim, Sophokles eskidi mi? Antigone eski midir? Bunları yeni metinlere karşı olduğum için söylemiyorum. Ama daha çok bizim konverzasyon teksti, konuşma teksti dediğimiz yeni işler aslında çok da yeni değil. Onların hepsi eski metinlerde ziyadesiyle var. Onu öyle okumak meselesi yani. Örneğin Macbeth’i Londra’daki bir turistik tiyatroda ya da Amerikada Broadway’de yapacaksanız başka bir şeydir, 2015-2016 senesinde Diyarbakır’da yapacaksanız başka bir şey. Ondan sonrası metnin kabahati değildir, okuyanın sorumluluğunda olan bir şeydir. Dolayısı ile bütün metinler tazedir. Ve hepsinin yeniden yeniden okunup yorumlanmaya ihtiyacı vardır. Ben bu anlayışa uygun olarak tiyatro yapıyorum.

HAYATIMA YAZARAK DEVAM ETMEK İSTİYORUM

Hem yazılarınız hem twitter’daki cümleleriniz ışığında soruyorum, şairlik var mı acaba?  
Yok efendim (Gülüyor). Dile düşkünüm diyelim o kadar.

Hürriyet, Radikal ve Ot Dergi’de bugüne kadar yayınlanan yazılarınızdan bir kitap yapma fikri var mı?
Yazılarından kitap yapan arkadaşlarla ilgili yaptığım şakalar nedeniyle artık yazılarımı kitap yapma şansım yok. Çünkü o konuda ağır şakalar yaptım. Üstelik o şakaların bir kısmı bazı arkadaşlar için haksızlık da içeriyordu. Çünkü şahane yazarlar var mesela Ercan (Kesal) gibi. Şaka bir yana Hürriyet’te, Radikal’de, Ot’da yayınlanan yazılarım bence okuyucusu tarafından tüketildi. Onu tekrar kitap olarak basmak bana ikinci baskı gibi geliyor. Doğrusu budur demiyorum ben böyle düşünüyorum. Belki okuyucunun karşısına sıfır kilometre bir kitapla çıkmak daha iyi olur. En çok istediğim şey hayatımı yazarak sürdürebilmek. Oynayarak, yöneterek falan değil. Tabiî koşullarını sağladığım zaman.

Burası epey şaşırtıcı oldu.
Eskiden rüyan nedir diye sorduklarında “Kendi filmimi çekmek” derdim. Somut koşullar nedeniyle o, giderek uzaklaşan bir hayale dönüştü. Şimdi sakince, daha az gürültülü bir sosyal çevrede, fizikî koşullar oluşursa yazarak yaşamaya devam etmek diyorum.

Yazarı olduğunuz Ot Dergi ve emsalleri üzerinden birtakım tartışmalar sürüyor. Fazla karamsar bulanlar, edebiyata katkısını olumlu bulanlar/olumsuz bulanlar ya da ölmüşleri suistimal ettikleri gibi öte yandan gençleri okumaya teşvik konusunda değerli oldukları gibi gibi... Siz bu tartışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?
O eleştirilerin çıkış noktası dikkate alındığı zaman mutlaka bir haklılık payı vardır. Ancak ben bütün bu yayınların seyrini son derece olumlu buluyorum. Karamsarlık enstrümanın değil, dönemin karamsarlığı. Zor bir zamandan geçiyoruz. Mutsuz yığınlar, mutlu azınlıklar var. Bunların olduğu yerlerde bu ürünlerin de karakteri biraz bu gelişmelere göre şekilleniyor. Ama bu dergilerin edebiyatı kışkırttığını düşünüyorum. Tabiî her yazılan şeyin değerli olması mümkün değil. Ne dergicilik ne romancılıkta, öykücülükte, ne de şiirde yazılan her şey bir inci tanesi oluyor. Dünyanın her yerinde bu böyle. Ama yazının bu kadar konuşulması bile az şey mi!

BİR ÜLKE, BİR PARTİ KONUSUNDA % 70 ANLAŞIYORSA O ÜLKE BERBAT BİR YERDİR

Kendini ifade etmek giderek zorlaşıyor. Sanatçılar için ise artık memlekete dair yazılan, söylenen bir cümle sıkça linçle sonuçlanıyor. Zaten herkes herkese atar gider halde. Ve bu giderek büyüyen bir sessizliği de getiriyor. Sosyal medyayı aktif kullanan, pek çok yerde sözünü söyleyen birisiniz. Bu halet-i ruhuyiyeyi nasıl görüyorsunuz?
Bir kriz anında ağır üslüp sorunumuz var. Cumhurbaşkınından, tüccarından esnafına kadar bu böyle. Bir ilişkide ayrılırken nasıl davrandığın önemli. Birisiyle birlikte olmak için hevesli söylediklerin değil, kopmamak için sarf ettiğin çaba önemli. Bunlar üslüp. Toplumsal ya da dar çerveçevedeki tansiyonu belirleyen şey, dil. Üzüm mü yemek istiyorsun bağcıyı mı dövmek istiyorsun? Bizde dayak yemeyen bağcı kalmadı. Hani bütün tribünler var ya onlar, ötekiler, berikiler... Herkes payına düşeni aldı. Bu kadar dayak arsızlığı tuhaf değil mi? Bunları aşmak zorundayız.

Öyleyse “Nasıl aşarız?” demek farz oldu.
Birbirimizle çelişmeyi, konuşmayı üsluplu şekilde yapmak zorundayız. Birini sevmek, benimsemek zorunda değiliz evet, ama yaşam hakkına saygı göstermeliyiz. Tahammülden bahsetmiyorum. Tahammül burnu büyüklüktür. Bu konuda nötr olabilmek... Hep beraber buradayız işte. Düşünsenize, herkesin birbirine benzediği bir ortam kadar sıkıcı bir şey olabilir mi? Bir ülke, bir parti konusunda % 70 anlaşıyorsa o ülke berbat bir yerdir. “Aa ne güzel birlik içindeler” değil. İşte sanatın da yaşama bu anlamda katkısı mühimdir. Yoksa Mozart’ın 40. Senfonisi’nin bize faydası nedir? Günde yarım saat, kırk beş dakika dinle; seni daha iyi bir insan yapar. Ruh dengesi için sinemayı, tiyatroyu seyredecek, müzik dinleyeceksin. Bunlar dünyanın en önemli şeyleri değil ama bunlarsız dünya önemsiz bir yerdir. Mesela ben, bugün Hamlet oyununu sahneye koyarken bir rezalet sergilesem, kimseye bir zararı olmaz bunun. Harika bir şey sergilesem yarın Filistin’de canını kaybedecek bir çocuğun hayatını kurtarmaya da yetmez. Ama geleceği kurtarır. Zenginlikleri daha iyi paylaşırlar. Bizim kadar paylaşımdan yoksun bir memleket, bir coğrafya azdır. “Biz bir tek yoksulluğu paylaşmasını biliyoruz diyorlar”, hayır yoksulluğu da paylaşmasını bilmiyoruz. Yoksulluğu da zenginliği de paylaşmasını bilmiyoruz. Onun için Türkiye’de her şey dengesiz.

Paylaşsak işte mülteciler böyle olmazdı. Ya da Cizre, Sur...
Mülteciler için nutuklar atıyoruz. Ama filanca kampında tacize uğrayan Suriyeli yavruların hikâyeleri sansürleniyor. Onlarca insan öldü. Ülkenin bir yerinde savaş  var. Ne yok! Var! Bu, “Füze düşerse ne yapılmalı” broşürüyle halledilebilecek bir şey değil! Ayıptır yani. Bunları ancak birlikte yaşam kültürüyle aşarız. Bütün çocuklar için kaygılandığımızda aşarız mesela. Yani başkalarının çocuklarını da kendi çocuğumuz gibi sevdiğimizde savaştan uzaklaşabiliriz. Onun için yazım vardır Hürriyet’te. Başkalarının savaşı diye bir şey yoktur.

www.evrensel.net