İliştirilmiş ünlülük-Bir Gülben Ergen tartışması

İliştirilmiş ünlülük-Bir Gülben Ergen tartışması

Nusaybin’e gönderilen Ergen, Doğan grubunun AKP’yle ilişkilerini düzeltme çabasına iliştirilmiş ünlülükle gazeteciliği harmanlayarak katkı verdi.

Faruk AYYILDIZ

“Hükümetin propaganda kolu olmuştuk. Başlangıçta hükümet yetkilileri bizi yönlendiriyordu. Kısa süre sonra hepimiz birer tribün amigosuyduk artık.”

İtiraf niteliğindeki bu sözler, uluslararası haber ajansı Reuters adına 2. Dünya Savaşını takip eden gazeteci Charles Lynch’e ait. “İliştirilmiş gazetecilik” (Embedded Journalism), ABD’nin Irak işgaliyle beraber daha yoğun konuşulmaya başlanmış olsa da pratiği hayli eski.
İliştirilmiş gazetecilik için şöyle bir tanım yapılır: “Savaş ve sıcak çatışma alanlarında, çatışmanın bir tarafındaki askerlerle beraber hareket eden ve savaşı onların açısından görüp yansıtan muhabirler için kullanılan terim.”
Bu gazetecilik hali, Türkiye’de özellikle de devletin, Kürtlere karşı savaşında kendisini sıkça gösterdi ve tekrar etti. 35 yıllık savaş sürecinin son 11 ayında ise tüm aktörler için koşullar değişti. Farklılaşan öznellikler, başkalaşan mekanlar ve yeni biçimiyle Kürt kentlerinde devam eden çatışma, 35 yıllık savaşta devletin yanında yer alan ana akım medyayı da farklılaştırmak ya da ileriye taşımak zorunda kaldı. Çünkü savaş artık sadece kırsal alanda, “öldürülmeleri her koşulda normal sayılabilecek” gerillalara karşı değil, sivil yerleşim yerlerindeydi ve devlet, “savaş hukuku”nu hiç olmadığı kadar ayaklar altına almıştı. İmhası için uğraşılan Kürt kentleri ve kasabalarında yüzlerce kadın, genç, çocuk da öldürülmüştü. Öyle basit ölümler de değildi: bodrumlarda insan yakmalar, kurşuna dizme iddiaları, öldürülenleri panzer arkasında sürüklemeler, ölü bedenlerin çıplak teşhirleri vb. uygulamalarla “savaş suçları” işleniyordu. Durum böyle olunca devlet cephesinde enformasyon gittikçe daha büyük önem kazandı. Çünkü Kürt kentlerinin yıkımı, sivil ölümlerin aklanması ve ahlaki çerçevenin dışındaki her edim için daha yoğun propaganda ve (dez)enformasyon gerekiyordu. Devlet cephesinde yer alsa da, hâlâ “haber” yapabilme yetisine sahip medya organlarına da müdahaleler yapıldı tabii ki. Kürtlere karşı verdiği savaşta milliyetçi cepheyi tamamen kendisine yedeklemeyi başaran AKP, enformasyon konusunda da Surlarda “gedik” bırakmamaya özen gösterdi ve bunu başardı da. İktidar ve yandaşları tarafından “terörist”, “bölücü” diye hedef gösterilen birkaç muhalif yayın organını saymazsak, “devletin yanında ama haber de yapabiliyor” pozisyonunda ana akım gazete, televizyon kalmadı. Ana akım hiç olmadığı kadar tek tipleşti ve birbirlerinden ayırt edilemez noktaya geldi. Yeni Şafak, Akit, Sabah ya da Hürriyet’i birbirinden ayırt ettiremeyecek haberler silsilesi de tek tipleşmişti: “25 terörist daha öldürüldü”, “Ele geçirilen telsiz konuşmaları”, “Son operasyonla öldürülen terörist sayısı 3500” vb... Devletin her söylediği sorgusuz, koşulsuz “gerçek” olarak ajansların, haber bültenlerinin manşetlerini süsledi. Haber bültenlerine operasyon ve çatışmaların sürdüğü ilçelerden yapılan 3G’li muhabir bağlantılarına bile ayar verilmişti. Ajans ya da kanalların bu kentlerde çalışan ve Kürt olduğu bilinen tecrübeli muhabirleri de ekranlardan uzaklaştırılmış, “Öldürülen terörist sayısı 3500” oldu derken, hayatının en mutlu anonsunu yaptığını düşünen muhabir, spikerler ekranları kaplamıştı.    
Tek tip haberler dışında daha somut tartışılan “iliştirilmiş gazetecilik” örnekleri de oldu. Kabataş ünlüsü İsmet Berkan’ın zırhlı araçla Diyarbakır - Sur gezisi, haber sunumu esnasında her an Onuncu Yıl Marşı okumaya başlayacak hissiyatı yaratan Star TV Spikeri Nazlı Çelik’in Yüksekova’da askerlerle beraber katıldığı ve “mizansen”, “kurgu” olduğu tartışılan operasyonlar ve son olarak da şarkıcı Gülben Ergen’in Hürriyet gazetesi adına Nusaybin’e gitmesi. İlk iki örnek fazlasıyla tartışıldı, üçüncüsü yeni.
Ünlülerin devlet tarafından savaş cephelerine “gönderilmeleri” yeni değil. Marilyn Monroe’nun “askerlere moral olur” diye ABD hükümeti tarafından Kore’ye gönderilmesi ya da ABD’nin birçok Hollywood oyuncusunu işgal ettiği ülkelerdeki askeri cephelere taşıması... Askeri cephelere götürülen “ünlü”ler daha çok “ünlü” ve “güzel” kadınlardan seçilir ve eril/erkek devletlerin mantığına bu durum savaştan bunalan askerlere moral olurdu. Gülben Ergen meselesinin elbette farklı yanları da var. İlki, Gülben Ergen ekstra bir iş yapıyor; gazetecilik. Ünlü bir kadın olma durumu, iliştirilmişlik gazetecilikle birleşiyor. Diğer önemli detay ise Gülben Ergen’in, Doğan grubunun medya yüzlerinden birisi haline gelmesi (ör. Hepsiburada’nın da reklam filminde oynaması) ve Doğan grubunun, AKP ile olan ilişkileri. Doğan grubu, “medya yüzü”nü devletin PR çalışmasına ihtiyaç duyduğu Nusaybin’e göndererek hem kendi imaj çalışmasını yapıyor, hem de savaş konusunda AKP’ye, devlete “entegrasyon”, “uyum” mesajı veriyor. Yani Gülben Ergen, kendisinden çok görüntüsüyle, ismiyle Doğan grubunun ve ordunun işine yarayan bir duruma geliyor.
***
Diğer yandan savaş koşullarında taraflar açısından ruh hali ve psikoloji önemli detaylar arasında. Savaşın bir tarafı, moral yükseltebilmek için savaş dışı unsurları sahaya sürmeye başlamışsa, orada işler istenildiği gibi gitmiyordur demektir. Nusaybin, devlet açısından tam da böyle bir durumda. İlçede 3 ayı aşkın süredir devam eden sokağa çıkma yasağı ve abluka sırasında devlet, istediği ilerlemeyi kaydedemediği gibi, “şehir savaşları” esnasında ciddi kayıp yaşadığı ilçelerden birisiyle karşı karşıya. Öyle ki, Nusaybin’in havadan bombalanması dahi uzunca gündemde kalmış, Valisi, komutanı hepsi tartışma konusu olmuştu. Medyada çıkan rakamlardan derleyebildiğim, Nusaybin’de 70 JÖH-PÖH yaşamını yitirirken, 358 de yaralı vardı. (Bu rakamlar yazının yazıldığı Cuma gününe ait)
***
İşin gazetecilik detayında ise hem Hürriyet, hem de devlet-asker cephesi, bu kadar inançsızlık yaymışken, hiçbir ana akım gazetecinin itibarının ve inandırıcılığının kalmadığını da iyi biliyor. Hal böyleyken tecrübe sahibi ana akım gazeteciler üzerinden yapılacak PR çalışması yerine, Gülben Ergen tercih ediliyor.
İşin vicdani kısmına gelecek olursak da Kürtler, öfke biriktirmeye devam ediyor. Klişe değil, son savaş sürecinden Kürtlerin unutamayacağı, hafızalarından sil(e)meyeceği çok ayrıntı birikti. Nazlı Çelik, İsmet Berkan ya da Gülben Ergen unutulmayacak kadar önemli isimler ya da detaylar oldular. Yakılan, bombalanan, duvarlarına ırkçı yazılar yazılan Kürt evlerinin önünde gururla anons yapanlar, yıkılan Kürt kentlerinin tabelaları önünde asker yeşili gömlekleri ve afili gözlükleriyle fotoğraf çektirenler unutulmayacak şüphesiz. Mücadele edenlerin tarihi ile de sabittir; kan üzerinde yapılan gösterişler bu kişilerin bir ömür karşılarına çıkacak, yakalarını bırakmayacaktır.

www.evrensel.net