Gezgin bir mültecinin minyatür ayakkabıları

Gezgin bir mültecinin minyatür ayakkabıları

Bülent Aktaş, tüm Avrupa’yı, ABD, Çin, Hindistan gibi ülkeleri gezer. 1998 yılındaysa Türkiye’ye geri dönmek ister. 20 yaşından sonra hiç evi olmamış.

Adem ERKOÇAK

1961 yılında Iğdır’da dünyaya gelen Bülent Aktaş, henüz 40 günlükken ailesiyle birlikte İstanbul’a göç eder. “Babam öldüğünde ben 9 yaşındaydım. En son pazarda bir şeyler satıyordu, öyle hatırlıyorum. Biraz da bu yüzden çocukluğumu yaşayamadım. Ismarlama ayakkabı üreten Ermeni bir ustanın yanında çıraklığa başladım. Daha o zamanlar parmaklarıma göre ayakkabılar yapıp, onlarla oynardım,” diye anlattığı geçmişinde, en büyük çocukluk anısı olan o minik ayakkabılar sayesinde dünyayı gezeceğini henüz bilmiyordu. 

“Sokaklarda yaşayamadım çocukluğumu. Ama ustam bana, ayakkabıların da bir dili olduğunu ve onlarla konuşabileceğimi söylemişti. O zamandan beri onlarla konuşur, dertleşirim,” diyen Bülent Aktaş, İstanbul Kanarya Mahallesi’nde büyüdüğünü anlatıp, arada neler yaşadığından çok bahsetmeden önemli bir kırılma anına geliyor: 12 Eylül 1980 askeri darbesi. “Herhangi bir siyasi bağlantım yoktu ama kendimi güvende hissetmedim, ülkede mutlu bir gelecek görünmüyordu. Dağların arkasını merak ettim ve daha askerliğimi bile yapmadan Sirkeci’den trene atlayıp Roma’ya vardım. O zamanki gümrükler çok sıkı değildi. Rahatça Paris’e ulaştım ve oturma izni aldım.”

‘KİRALIK KATİLDİM!’

Fakat bundan sonra işler güllük gülistanlık gitmez. Fransızların verdiği cüzi yardım parası ve sığınma evlerinde yaşamaya başlar. Nerede ne kadar süre kalacağına da onlar karar verir. “O günlerde Paris’te 15 gün kadar aç kaldım. Çok kötü bir haldeydim. Yapacak bir şey düşünüyordum. Latin Amerikalılar’ı gördüm. Kendi ürettikleri şeyleri satıyorlardı. Onların yaptığı iplik işlerini beceremedim. Sonra çocukluğumdaki ayakkabıları düşündüm. Bir süpürge sapından kalıp çıkardım. Yolda giderken kapı önüne atılmış koyu mavi bir deri ceket buldum ve ilk ayakkabımı yaptım. O sıralarda beni 9 aylığına Limoges şehrine gönderdiler. Burada işin üzerine eğildim.”

“Aslında bu işi gezebilmek için icat ettim,” diyen Bülent Aktaş, 3 ay sonra çıkan Birleşmiş Milletler mülteci pasaportunu da alınca yeniden Paris’e gelir. Ardından Belçika, İsviçre derken Avrupa’yı dolaşmaya başlar. Bir süre sonra bir yere ait hissetmek ister ve Fransa’ya geri dönüp lejyoner olur; yani paralı asker. “Kiralık katildim. Cahilllik işte. Beni gönderdikleri Afrika’da insanın insana zulmünün şiddetini, boyutlarını görünce çok pişman oldum ve kaçtım oradan,” diye anlatıyor o günleri. 

‘20 YAŞIMDAN SONRA HİÇ EVİM OLMADI’

Neyse ki, bana da öğütlediği gibi “yolda yapacak bir işi vardır” ve kendi deyimiyle “serseriliğe, çingeneliğe” geri döner. Tüm Avrupa’yı, ABD, Çin, Hindistan gibi ülkeleri gezer. 1998 yılındaysa Türkiye’ye geri dönmek ister. “Benliğimi, anadilimi unutuyordum,” diyor “20 yaşımdan sonra hiç evim olmadı. Orada, burada uyudum. Tımarhane de gördüm, hapishane de gördüm, kışlaya da girdim.” Bülent Aktaş’ın hâlâ bir evi yok. “Sabah kalkınca, akşam bıkınca” diye tarif ettiği işiyle geçiniyor. “Hayatımda bir bu iş var, bir de içki,” diyor. 

“Bugüne kadar topluma da karışmadım, siyasete de. Ne bir evim ne de ailem oldu. Yalnızlığımı ve kendimi keşfettim. Ama doğuştan kör değildim. Doğuştan kör bir insan renkleri hiç bilmez. Ama sonradan kör olan insanın hafızasından renkler, yüzler zamanla silinir; geçmişimin de böyle silindiğini hissettim. Gezgin olarak yaşamanın en kötü yanı bu: Tanıştığın yüzlerin hafızandan silinmesi. Bugüne kadar hep yalnızlığıma ve özgürlüğüme güvendim ama bir yerden sonra kendimi bir başıma hissettim ve teselliyi alkolde aradım. Alkol insanın zayıflığını alır, yere vurur. Benim de yalnızlığımı vurdu. İnsanın yalnız yaşamaması gerektiğini anladım,” diye memlekete dönünce düşünmeye başlamış.  

YARI KUTSAL AYAKKABICILAR

Bunda bir gün kalbinin teklemesi de etkili olmuş sanırım, anjiyo yapılmış kendisine. “O günden sonra sandalye aldım. Yoksa yerimde durmayan biriydim!” Ama merak etmeyin, yaşam tarzını değiştirmemiş. Bizler gibi zorunlulukları yok. “Sıkılınca yine giderim bir yerlere. Doğu Ekspresi’ni çok seviyordum. İstanbul’dan binip yaptığın uzun seyahat gibisi yoktur. Belki buraya sabitlendim gibi, ama bu sadece şimdilik,” diye anlatıyor. 

Bülent Aktaş’a bütün insanlar ilgi gösteriyorlar ama Çinliler daha fazla. Çünkü Çin tarihinde, sırtlarında bir heybe ile köy köy dolaşan ayakkabı tamircileri yarı-kutsal olarak görülürlermiş. “Köylüleri mutlu ederlermiş. O yüzden beni de burada görünce o mutluluğu yansıtıyorlar,” diye söylüyor Bülent Aktaş. Bu yüzden Çince bilen birinden yardım isteyip “Bütün atölyem bu işte” dediği küçük tezgahına bir yazı asmış. 

MAHARET, GİTMEK KADAR DÖNMEYİ DE BİLMEKTE

“Hepimizin en sonunda gideceği yer belli,” diyor “O yüzden kendimi üzmemeye gayret ettim. Yaşamın tadına varmaya çalıştım, çalışıyorum. Mutluluğun anahtarı küçük şeylerde bence. Ben bunu ve mutlu olmayı öğrendim. Ve evet fark ettim ki, hepsinin bir bedeli var. Zor şeyler bunlar. Ama hayat bir kere, o da bu kere. Özgürlük bize anlatıldığı gibi uzakta bir yerde değil, yanıbaşımızda aslında.” 

Şimdilik Antalya’da yaşayan ve kendisine orada rastladığım Bülent Abi son olarak diyor ki, “Aslında nerede olduğu çok da önemli değil, ama yine Türkiye’de ölmek isterim.” Onun gibi hayatı boyunca gezgin olan birisinden böyle bir cümle duyunca insan, maharetin gitmek kadar, geri dönebilmek olduğunu da düşünüyor. Çünkü ne kadar kaçsak da içine doğduğumuz ve hep ardımızdan gelen bir coğrafya mevcut. Ve “yaşam” denilen yolculuk, son durağının başladığı yer olmasını istiyor...

Son Düzenlenme Tarihi: 16 Mayıs 2016 11:03
www.evrensel.net