Otobüs....

Otobüs....

Bu yolculuklar önce ruhu bilinmeyen bir neşe sonra gittikçe büyüyen ama bazen daralan boşluklar bırakır.

Fatma BAÇARU
Desen ve Foto Rötuş: Kemal GÖKHAN

Yarısı çuvallara yarısı ise fermuar dipleri mor iplikle dikilmiş uzun valizlere doldurulan eşyalar yani yastık ve yorganlar beton gibi ağırlaştığı zaman bütün vedalar tamamlanır. Bu yolculuklar önce ruhu bilinmeyen bir neşe sonra gittikçe büyüyen ama bazen daralan boşluklar bırakır.

Cam kenarına neşeyle geçtim. Annemle aynı koltukta sıkışa sıkışa otursak da ben çok heyecanlıydım. Kapkara bir duman otobüsün arkasından büyümeye başladığında evler de küçülmeye başladı. Ağaçlar yan yatıyor ve sanki evlerin çatısı otobüsün arkasına takılı bir vakumun içine aniden çekiliyordu. Otobüsün hızı artıkça evleri kahverengi topaklar, ağaçları da uzun koyu yeşil çubuklar olarak görmeye başladım. Ben onlara göre kafamı eğip bükerken arkamdaki telaşlı hareketlere daha fazla kayıtsız kalamadım. Döndüm, annem siyah bir poşetin içine eğilip eğilip kalkıyordu. Bu eğilip kalkma oyununa ben de dahil oldukça pencere kenarından yine bir şeyler koşuyordu ve hiç vakit kaybetmeden annemin çıkardığı ayakkabıları üst üste koyup, böylece daha yükselerek hızla geçen tabelaları okumaya başladım. Daha yeni öğrenmiştim okumayı ve bu yüzden ilk heceyi bitirdiğimde zaten çoktan geçmiş oluyordu tabelalar. Afyon’u okuyabildim iki hece olduğu için, bir de kırmızı ışıktayken Ankara’yı.

Otobüs molaları tuhaftı biraz; birileri sigarayı içmez adeta nefesiyle kırıp yanak içleriyle çiğner, birileri de gökyüzüne bakarken yanındakine konuşurdu ve elbette diğerleri en çok naneli cacık yerdi çünkü nane mide bulantısına iyi gelirmiş. Sekiz mola yerinde sekiz kere tuz oranı artan cacıklar yiyecekmişim, bilmiyordum.

İçindeki koku çıksın diye havalandırılan otobüsün cam kenarı çok soğuk olduğunda üzerime hırka atılırdı. Ben kollarını giyerken burnuma gelen temiz kokunun nasıl oluşturulduğunu, hangi sudan geçtiğini hatırlamaya başlıyordum. Tamamen giydiğim haliyle koltuğun kenarına oturduğumda göğsümden yukarıya tekrar aynı koku artıyordu. Oynarken hep göğsümün üstüne düşerdim ve göğsüme kahverengi toprak kokusu sinerdi. Bir daha almayacakmışım ve ben yine bunu da bilmiyordum.

Ellerimi cama üçgen dayayıp kafama ev yaptığımda hemen kilometrelerce geriye gidiyordum. Güneşin battığı dakikalarda, soğuklaşan hava omuz başlarımıza düştüğünde huzurla eve koşardık. Saat çok erkendi ama öyle uyumamız gerekiyordu. Yorganın altına giriyordum ve içeriye giren azıcık havayı dahi kapatıp gizlice oyuna devam ediyordum çünkü burada bulduklarımı yarın diğerlerine anlatacaktım.

Bağırsam ya da kaşları yüzünden sinirli görünen babam bağırsa durmazlar mı diye düşünmedim hiç çünkü hepsi iki kere koltuğuna çivilenmişti. Otobüsün içinde dolaşan silahlı askerler her koltuğun içinde oturana bakıyor ve sonra bir diğerine geçiyordu. Anneme değil babama bakıyor ve yürüyüp arkalara geçiyordu. Otobüsün önünden arkasına doğru artan rahatlamalar camları buğulandıracaktı neredeyse. Uyurken pencere yüzünden sürekli titreyen kafalarımız otobüsün aniden durmasıyla öne fırladığında otobüsün içindeki herkesin tek vücut olduğuna inandım. Bir farkı vardı; bu defa içeriye giren üç silahlı asker yalnızca bütün erkekleri aşağı indirdi. Kimliklerine bakarken üstlerini de aramak istemişler.

Kafamı otobüs camına dayayıp kafa titretme oyunumu tekrar oynadım, sonra geçen tabelaları okumaya başladım tekrar, yine de 24 saatin tamamını dolduramamıştım hâlâ ve bitmek fiili ne zaman gerçekleşir o zaman da bilmiyormuşum.

Her arama noktasında sürekli çıkarılan kimlikleri ilk defa görüyordum. Peki bu kadar çok kimlik var mıydı ya da kimlik var mıydı? Ben ellerimi içeriden otobüs camına dayayıp aşağıdaki telaşlı hareketleri izlerken babam da dışarıdan ellerini dayıyordu otobüse. Sırayla otobüsten indirilip otobüs camına yüzü döndürülen babalara kimlikleri bunun için mi verilmişti ya da kimlik sahibi olmak için baba mı olmak gerekiyordu?

* (@bajarian)

Son Düzenlenme Tarihi: 01 Mayıs 2016 10:03
www.evrensel.net